Salı , 27 Haziran 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 10. Ders: Tespih, Allah’ı Tenzih ve Tahmit Etmektir
10. Ders: Tespih, Allah’ı Tenzih ve Tahmit Etmektir

10. Ders: Tespih, Allah’ı Tenzih ve Tahmit Etmektir

10. Ders

Bismillahirrahmanirrahim

”Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi O’nu noksan sıfatlardan tenzih eder ve hiçbir şey yoktur ki, O’na hamdederek O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmesin. Yalnız siz onların tespih edişlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki O, azap etmede acele etmez, halimdir ve suçları örter.” (İsrâ/44)

Tespih, Allah’ı Tenzih ve Tahmit Etmektir

Önceki derste, âlemlerin Rabbini tespih ve O’na hamdetmek hususunda sohbet ettik. Arz edildiği gibi tespih, âlemlerin Rabbini her türlü ayıp ve noksandan münezzeh bilmektir. Zat açısından Allah hüdustan ve ezelî olmayıp sonradan vücuda gelmekten münezzehtir. Sıfat açısından ise Allah’ın sıfatları zatına zait ve arız olan bir şey değildir. Yani arız değildir. Fiil açısından da yaptıkları ve yapmakta olduğu şeylerin hepsi hikmet ve maslahat üzeredir. “Suphanallah”ın manası da budur.

Elhamdulillah’ın manasına gelince… Elhamdülillah, var olan tüm kemaller Allah’a aittir demektir. Bütün varlık ve nimetler Allah’ındır. Bu tespih ve tahmit (hamdetmek) de iki kısımdır. Tekvinî ve teşriî (teklifî tespih).

Tekvinî tespih Kur’ân’ın birçok ayetinde yer alan “Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi onu noksan sıfatlardan tenzih eder.” diye buyrulan tespihtir. Sözümüzün başında tilavet ettiğimiz ayette de bütün varlıkların Allah’ı tespih ettiği hakikati beyan edilmektedir.

Araz ve cevher silsilesinden olan bütün varlıklar, Allah’ı tespih etmektedirler. Ama nasıl ve neyle tespih ve tahmit ettiklerine gelince; bu hususta iki görüş vardır. Âlim ve araştırmacılar tahkik sonunda bu neticelere varmışlardır.

Birinci görüş çoğu araştırmacıların görüşüdür. Bunlara göre tespihten maksat hâl diliyledir. Yani her mevcut hâl diliyle “suphanallah” ve “elhamdülillah” diye feryat etmektedir. Vücut ve tüm özelliğiyle bütün yapılar, yapıcıyı tenzih etmekte ve O’nun hikmet ve kudretini göstermektedir. Sivrisinekten file kadar bütün canlı varlıklar yaratıcısını tespih etmektedir. Sivrisinek sahip olduğu letafet ve zarafetle, “suphanallah, âlemlerin yaratıcısının hiçbir eksikliği yoktur, cimrilik ve kusur diye bir şey yoktur O’nda” diye feryat etmektedir. “Var edenim ve yaratıcım bütün kemallere sahiptir” diye haykırmaktadır.

Allah’ın kudret, hikmet ve kemalini tanımak için hiçbir ağırlığı olmayan şu zayıf ve cılız sivrisineğin vücudunu mütalaa etmek yeterlidir aslında. Sivrisineğin de hem ağzı, hem gözleri vardır. Sindirim ve tenasül organı da vardır. Bundan da ilginç olanı fil gibi bir de hortumunun olmasıdır. Bir üfleme ve hafif bir rüzgârla yerinden hareket eden sivrisineğin hortum şeklindeki iğnesi o kadar sivridir ki, süratle insanın bedenini sokmakta ve kanını emmektedir. Sivrisineğin hortumu bir kıldan daha zariftir. Ama insanın bedenini öyle bir şekilde sokmaktadır ki, insanın kendisi de anlamamaktadır. Anladığında ise o kaçıp kurtulmuştur. Böyle zarif bir hortumun, ortası da deliktir. Allah’ın kudretine bak, nasıl da kıldan ince bir şeyin ortasını delmiş ve boru şeklinde yaratmıştır. Böylece insan ve hayvanın bedenine konmakta ve bu hortumun deliğinden kanı bir pompa gibi yukarı çekmektedir. Ne kadar da akıllıdır! Ve ne de ilginç bir hissi vardır! Ona elini kaldırdığını fark etmekte, elinin hareketinin sesini dahi işitmekte ve firar etmektedir. İşte Sivrisinek ve benzeri hayvanlar, hâl diliyle yaratıcılarının noksanlık ve ayıbının olmadığını ve bütün kemallere sahip bulunduğunu feryat etmektedir.

Bütün ağaçlar da böyledir. Uçan ve otlayan hayvanların bedenleri de böyledir. Kuşların kanatlarındaki her tüy hâl diliyle “suphanallah” ve “elhamdülillah” demektedir. Allah’ı hamt ve tespih eden bir dilleri vardır.

Hâl diliyle tüm mevcudatın Allah’ı hamt ve tespih ettiğini anlamak için çok dikkatli olmalıyız. Hattatın yazdığı bir satır yazı, onu yazanın güzel yazısı olan bir kimse olduğuna şahadette bulunmaktadır. Onun bu hususta noksanlığı olmadığına tanıklık etmektedir. Acaba şu yüz, göz, kulak, burun, kaş, ağız ve sair organların da yaratıcının ilim, kudret ve kemali ile bütün noksanlıklardan münezzeh olduğuna tanıklık etmediği düşünülebilir mi?

Bir grup marifet ehli ise, bundan daha üstün bir manaya inanmışlardır. Onlar diyorlar ki:

Biz Kur’ân-ı Mecid’in ayetleri, Ehlibeyt’ten nakledilen mütevatir rivayetler ve dış şahitlerden de bütün varlık ve mevcudatın belli bir şuurunun olduğunu anlamaktayız. Bütün melekût Allah’ın zikriyle doludur.

Melekût, batın manasındadır. Mevcudatın zahirine mülk âlemi diyorlar. Bu âlemin sırrına ve batınına ise melekût diyorlar. Bizlere görünmeyen ve gizli olan âlem, melekût âlemi olarak adlandırılmaktadır.

Yücedir, münezzehtir O mabut ki, her şeyin melekûtu O’nun elindedir ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.[1]

Zayıf karıncanın bile melekûtu vardır. Gaybı onun melekûtudur. “Subhanallah” ve “elhamdülillah” onların melekûtudur. Gerçi onların mülkü sessizdir. Zahiri sessizdir. Ama batınında bir velvele, kaynaşma ve fısıltılar vardır. Hepsi “elhamdülillah” ve “subhanallah” zikrini söylemektedirler.

İnsan melekût âlemini görebilecek olursa, hayret ve şaşkınlık içinde kalır. Bütün çöl çakıllarının, taşların ve mevcudatın Allah’ı tespih ve tahmit ettiğini görür. Bütün ağaçların yapraklarının melekûtu “suphanallah” ve “elhamdülillah” demektedir. Bu, lisan-ı hâl ile değildir; hepsi de zikretmektedirler. Ama bizler anlamıyoruz. Yüce Allah Kur’ân’ın birçok yerinde bu hakikati beyan etmiştir. İnsanın mülk diliyle de melekût lisanı gibi daima gece gündüz tespih etmesi gerekir.[2] Nitekim bütün mevcudatın batın ve melekûtu zikir hâlindedir. Siz insanlar da vücudunuzun melekût zikrini aşikâr kılmalısınız. Dilinizle de zikrederek onu melekûtunuza mutabık hâle getirmelisiniz…

Eşyanın melekût şuuru ve hayvan, nebat ve cemat (cansız) âleminde olan bilinç hakkında Kur’ân ve rivayetlerden birtakım örnekler arz edeyim ki, madde ötesinde bir takım hakikatlerin gizli olduğu açıkça anlaşılmış olsun. Gerçi madde âleminde birçok şey sessiz ve suskundur. Zilzâl Suresi’nde sarih bir şekilde şöyle buyrulmaktadır:

O gün (yeryüzü) bütün haberlerini anlatınca…’[3]

Yeryüzünün zahiri sessiz ve suskundur. Ama Allah-u Teâlâ melekûtunun şuurlu olduğundan ve kıyamet gününde şahadette bulunacağından haber veriyor. Üzerine oturduğun ve Kur’ân okuduğun yeryüzü tanıklık edecektir. Üzerine oturup da günah işlediğin yeryüzü de tanıklık edecektir. Sünnî ve Şiî muhaddislerince nakledilen bir rivayette yer aldığı üzere Hazremut’tan bir grup insan Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna vararak ondan mucize talebinde bulundular. Peygamber, mescitteki çakıl taşlarından bir avuç alarak şahadette bulunmalarını emretti. O anda taşların, “Allah’tan başka bir ilâhın olmadığına şahadet ederim ve şahadet ederim ki Muhammed O’nun resulüdür.” dediğini oradakilerin hepsi işitti. Daha sonra da Resulullah’ın elindeki bu çakıl taşlar “elhamdülillah” ve “subhanallah” dediler.

Bu kıssada taşların tespihini diğerlerine duyurmak, Peygamber’in mucizesi idi. Aksi takdirde sıradan insanlar melekûtî tespihi duyamazlar. Zahire çakılıp kalan bir insan, nasıl olur da melekûtî sesleri duyabilir? Bu sadece tabii olmayan bir yoldan ve Allah’ın takdiriyle olabilir.

Kurumuş hurma ağacının hikâyesi de sahih ve yakin bir hadisedir. Kurumuş hurma ağacı cemad ve cansızlar hükmündedir. Peygamber’in mescidinin kenarında kurumuş bir hurma ağacı vardı. Peygamber (s.a.a) namazı bitirince bu ağaca yaslanıyor ve Müslümanlara konuşma yapıyordu. Bir gün mümine bir hanım Peygamber’e şunları arz etti: “Ya Resulallah, sizler artık yaşlandınız. Müslümanlara ayakta durarak sohbet edince yoruluyorsunuz. Oğlum marangozdur. Eğer izin verecek olursanız, oğlum üç basamaklı bir minber yapsın da konuşma esnasında üzerine oturasınız.” Peygamber (s.a.a) de izin verince, oğlu üç basamaklı bir minber yaptı ve mescide getirdi.

Resulullah namazını bitirince minbere çıkmak istedi. Kurumuş hurma ağacının kenarından geçince aniden ağaçtan acı bir inilti duyuldu. Peygamber geri döndü. Bütün ashap ona teveccüh etti.

İşte bu melekûtî aşktır. Zahiri kurumuş bir ağaçtır. Ama melekûtu canlıdır, şuur sahibidir. Tespih ve tahmit etmektedir. Melekûtu, Muhammed’i (s.a.a) tanımaktadır. Bunun üzerine Resulullah o kurumuş ağacı bağrına bastı ve onu teselli etti.

Cemadat (cansızlar) âleminin melekûtunun idrak, şuur ve anlayışı olduğunun birçok şahitleri vardır.

Birçok rivayet vardır ki, kabirlerin gece gündüz üç defa nida ettiğini beyan etmektedir. Bu nida melekûtî bir lisan iledir. Bunun hâl diliyle olduğunu söylemenin hiçbir ciheti yoktur. Kabir üç defa, “Ben yalnızlık, korku ve karanlıklar eviyim.” diye nida etmektedir. Bizim nerede olacağını bilemediğimiz kabrimiz de böyle nida edecektir.

Diğer bir rivayette kabirlerin, “Ben cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurum.” diye nida ettiği de yer almıştır.

Hakeza rivayet edildiğine göre, müminin bedeni kabre konunca onunla konuşmaktadır. “Benim üzerimde yürüdüğün günler ben lezzet alıyor, hoşlanıyordum.” demektedir mümine… Ama günahkâr ve kâfir birinin bedeni, ölünce ona şöyle demektedir: “Benim üzerimde olduğunda bir günah işleyince çok rahatsız oluyordum. Dolayısıyla da benim altıma gireceğin ve de seni şiddetle sıkacağım günleri bekliyordum.”

Bitkiler âleminin melekûtî şuur ve konuşması hakkında bir numune daha arz edeyim. Şafiî âlimlerinden biri nakletmektedir ki (Şia kaynaklarında da yer almıştır): Bir gün Resulullah (s.a.a) ve Emirü’l-Müminin (a.s) Medine hurmalığının yanından geçerlerken uzaktan bir hurma ağacının, “Bu, Muhammed Resulullah’tır.” ve Ali (a.s) yanına varınca, “Bu da veliyyullah, vasilerin efendisi, hidayet imamlarının imamı olan Ali’dir.” diye seslendiğini duydular. Hurma ağacı muhabbet ve sevgisini izhar etmektedir. Peygamberin (s.a.a) risaleti ve Ali’nin (a.s) velâyetine tanıklık etmektedir. Peygamber bu hurma ağacından bir miktar yedi ve o ağacı da “Sayhanî” olarak adlandırdı. Günümüzde de Medine’nin hurmalarından en iyisi Sayhanî hurmalığındaki hurmalardır. “Sayhanî” adı da o günkü hurma ağacının ettiği “sayha” (nida, sesleniş) münasebetiyle seçilmiştir.

Hayvanlar hakkında da birçok örnek ve şahit Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Daha önce hayvanların şuur, idrak ve hamdı hakkında Kur’ân-ı Kerim’den bir numune (Hüdhüd olayını) arz ettim. Neml Suresi’nde de karınca ile Hz. Süleyman kıssası zikredilmiştir. Karıncanın melekûtu nasıl da zuhur ederek Süleyman’la konuşmaktadır! Ben sadece işaret etmek istedim. Hayvanların zahirine bakma! Onlar zahiren suskundur. Sükûtu mülk âlemine aittir. Ama melekûtu konuşkandır.

Müfessirlerden biri, meselenin şahidi unvanıyla ilginç bir nükte zikretmiştir. “Her şeyin melekûtunun konuştuğunun en açık ve kesin şahidi şu ayet-i şerifedir.” diyor:

Onlar da, “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu…” derler.

Allah bütün varlıkları konuşan birer varlık olarak yaratmıştır. Melekûtları şu anda da konuşmaktadır. Mülkleri ise (insanlar dışında) sessiz ve durgundur. Hayvanların zahiri suskundur. Ama melekûtları hem Peygamber’i, hem de İmamları çok iyi tanımaktadır. Medinetü’l-Maaciz kitabında Masum İmamlar’ın hayvanlarla ilgili birçok kerametleri yer almıştır.

[1]- Yâsîn/83

[2]- Ahzâb/41

[3]- Zilzâl/4

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz