Cumartesi , 18 Kasım 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 11. Ders: Bütün Övgüler Allah İçindir
11. Ders: Bütün Övgüler Allah İçindir

11. Ders: Bütün Övgüler Allah İçindir

11. Ders

Bütün Övgüler Allah İçindir

“Elhamdülillah” cümlesinde “el” takısının cins için, “lillah” kelimesindeki “lam”ın ise aidiyet için olduğunu söylüyorlar. Yani övgü ve hamdın cinsi, sadece Allah içindir. İster zahirî olsun, ister batinî; ister dünyevî olsun, ister uhrevî, tüm nimetler karşısında hamt ve senada bulunmak Allah’a münhasırdır. Her hayır ve iyilik karşısında yapılan övgü Allah içindir; Allah’a mahsustur. Her kim her ne kadar övgüde bulunursa bulunsun, hamt bizzat Allah’a mahsustur.

İnsan “elhamdülillah” deyince bu, umumî olarak tüm yaratılış düzenine şamil olan bir övgüdür. Güneş, güneşin ışınlarının ulaştığı şeyler, bitkiler, hayvanlar ve beşerin iradî fiillerine kadar tüm nimetler karşısında yapılan hamtlar Allah içindir. Bu umum ve istiğrakın (şümulün) şahidi ise, büyüklerin sözleridir. Meselâ İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

Babamın (İmam Muhammed Bâkır’ın -a.s-) yüklü bir katırı kaybolmuştu. Babam, “Eğer Allah-u Teâlâ bana bu merkebi geri döndürecek olursa, ona layığınca hamt edeceğim.” dedi. Birtakım kimseler katırı aramaya koyuldular. Sonunda bularak babamın huzuruna getirdiler. Babam, “elhamdülillah” dedi. Sonra da şöyle buyurdu: “Bu hamda bütün hamtları sığdırdım. Allah’ın hamdından hiçbir hamdı terk etmedim.”

Evet, “elhamdülillah” gerçi kısa bir cümledir, ama siz onun özel ve genel manasına teveccüh ediniz. Bütün övgüler, Allah’a mahsustur. Bütün nimetler O’nundur. Besmeleden sonraki ilk kelime “elhamdülillah”tır. Müslümanlar bunun manasını öğrenmeli, gece gündüz tekrar etmeli ve daimî zikirleri hâline getirmelidir.

“Elhamdülillah”ın mana ve hakikati, tevhid-i efalîdir.

İslâm dini tevhit dinidir. Her Müslüman, her hayır ve nimetin kendisine ulaşmasını ve her şerrin kendisinden uzaklaşmasını Allah’tan bilmelidir. Beşerin ihtiyarî fiillerinde ortaya çıkan tüm hayırlar da, hakikatte Allah’tandır. Meselâ zahir hasebiyle tabip doğru teşhis etmekte ve ilaç yazmaktadır. Sonunda da hasta iyileşmektedir. Şimdi, bu hastaya şifa veren tabip midir yoksa ilaç mı? Hiçbirisi… Zira her ikisinin de tersini gösteren örnekleri vardır. Yani bunun hilafı da duyulmuş ve görülmüştür. Eğer Allah tabibe akıl vermeseydi, hafızası olmasaydı, nasıl teşhis edebilirdi? Eğer ondan hafızasını alacak olursa, tüm dert ve dermanları unutur. Ancak Allah isterse, doktor doğru bir şekilde teşhis edebilir.

Senin müşkülünü halleden, elinden tutan ve seni kaldıran bir insana da, eğer Allah güç vermemiş olsaydı ve kalbine merhamet duygusunu koymasaydı, seni kaldırabilir miydi? O hâlde bil ki, Allah sana nimet ihsan etmiştir. Her nimeti, her ne kadar vasıta olursa olsun, Allah’tan bilmelisin. Müslüman bazen bu yüzden şirke düşmekte, ama bunu kendisi de anlayamamaktadır. Nimetleri sebeplere (vasıtalara) dayandırmakta ve sebeplerin müsebbibini unutmaktadır. Bir bahçeye girdiğinde veya güzel kokulu bir gülü gördüğünde, “tabiata baksana neler yaratmış!” diyor. Tabiat mı yaratmış? Tabiatın şuuru mu var? Tabiat nedir? Kendi kendine mi böyle olmuş? Her mevcut, mahlûk ve mümkün olan şey, şuur ve hikmet sahibi bir yaratıcıya muhtaçtır.

Tatlı bir karpuz yiyince “tabiat neler yaratmış!” diyor. Tabiat kelimesi nedir? İdrak ve şuur sahibi birini bulmak gerekir. Bu onun işidir deyiniz. Acaba karpuz kendiliğinden mi böyle tatlı olmaktadır? Bir tek çekirdekten, bunca karpuz vücuda gelmekte ve kendisi de yüzlerce çekirdek vermektedir.

“Tevhid-i Mufazzal” diye meşhur olan hadiste, İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

Karpuz ve kavun ağır olduğundan sapları da yoktur. Ceviz ağacı gibi gövdesi olsaydı ve karpuz da onun dallarına asılı bulunsaydı, dalları kırılır ve ağırlığına tahammül edemezdi. Bu yüzden yer üzerinde yetişmektedir.

Hadisin başka bir yerinde şöyle buyurmaktadır:

İyice düşün, baksana yazın sıcak olduğundan ve insan da susadığından, meyve olarak kavun ve karpuz yaratılmıştır. Ama kışın hava soğuk olduğundan insan az susamakta ve suya az ihtiyacı olmaktadır. Ama yazın insan çok susamaktadır. Bu yüzden her mevsime uygun meyveler yaratılmıştır.

“Her nimeti için Allah’a hamdolsun!”

Bazı Müslümanların farkına varmadan nasıl şirke düştüklerini beyan etmeye çalıştım. Bu yüzden karpuz görünce “Tabiat neler yaratmıştır!” demeyesin. Tabiat nedir ki, bunca şeyi yaratabilsin?

Gül ve güzel kokuları görünce, “Tabiat neler yaratmış!” diyerek küfre düşmemelisin. Veya kendin gibi olan başka bir yaratığı övmemelisin. Hamt ve sena Allah’a münhasırdır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

Gemiye bindiler mi din hususunda yalnız O’nu tanıyarak ihlâsla Allah’ı çağırırlar. Fakat onları karaya çıkarıp da kurtardık mı o zaman derhal şirk koşarlar.[1]

Cahil ve nankör insan, denizde gemisi tufana kapılınca hemen Allah’ı çağırmakta ve “Ya Allah!” demektedir. Özellikle de motorun çalışmadığı ve geminin rüzgârla hareket etmek zorunda kaldığı zamanlar. Ama Allah onları kurtarınca ve sağ salim gemiden indirince, “Ne de güzel bir rüzgârdı, ne de ilginç bir hadiseydi!” derler. Tek bir defa olsun, “Allah’ım, bizleri denizin dalgalarından kurtardığın için şükürler olsun!” dememektedirler.

Denizdeyken muvahhit, sahilde ise müşrik oluyorsun! Rüzgâr mı seni kurtardı, yoksa Allah mı?

Birçok şahıs yataklara düşünce, “Ya, Rabbi”, “Ya Allah” diye inlemekteyken, iyileşince hemen “Falan doktor imdadıma yetişmeseydi, şimdi çoktan ölmüştüm” veya “Eğer falan şahıs bana bakmasaydı, şimdi ölmüştüm” demektedir. Her şeyden söz etmektedir. Hatırlamadığı tek şey ise Allah’tır. Hâlbuki “elhamdülillah” demesi gerekirdi. Allah’tan başkasına (doktor, ilaç, para, falanın yardımı vs.) hamdetmemesi icap etmektedir. Zira birçok hastalar aynı hastalığa yakalandığı hâlde, iyileşemeyerek kabirlere girdiler. Hâlbuki doktor ve ilaçları da aynıydı.

Şifa verenin sadece Allah olduğunu anlaman için aksi durumlara da teveccüh etmen gerekir. Daha önceleri de söylediğim gibi Şiraz’ın maruf ve meşhur doktorlarından birinin oğlu tifo hastalığına yakalanmıştı. Ama doktor yanlış teşhiste bulunarak ona sıtma ilaçları verdi. Sonunda da oğlu öldü. Zira Allah, doktorun doğru teşhis etmesini istememişti. Allah istemedikçe ne doktor doğru teşhis edebilir, ne de ilaçların bir tesiri olur.

Şifa bulunca müşrik olmamaya dikkat et. Yataklara düşünce “Ya Allah, Ya Rabbi” diye inliyordun; şimdi de “elhamdülillah” de.

Her nimetin şer ve afetten korunmasının çaresi Allah’a hamdetmektir. Her hasta iyileşince, her fakir zengin olunca, “elhamdülillah” demelidir. Bâtinî nimetler de böyledir. Bağışlanan ve tövbe tevfiki elde eden her günahkâr “elhamdülillah” demelidir.

Hamdolsun verdiği her nimetlere… Hamt O Allah’a ki, nimetlerini sayanlar, methine ulaşamazlar ve cehdedenler hakkını eda edemezler.

Bu bahsimizin tekmili için gerekli meseleleri de arz edeyim ki, tevhidimiz sabit ve sağlam olsun. Kendin kendini, Allah’tan başka hiçbir kimseyi müstakil bir şekilde övmemeye alıştır. Müşrik olmam diye kendini avutma. Müstakil bir şekilde başkalarının da seni övmelerine razı olma. Bu şirktir. “Elhamdülillah” ile çelişmektedir. Kendini bu hususta eğitmelisin. Övgü ve hamt, iyilikler karşısında methetmek demektir. Eğer bir iyilik yapar da “Ben böyle yaptım” dersen veya “Falan şahıs şu iyilikleri yaptı” diyerek müstakil bir şekilde onu övecek olursan, Allah’ı unutmuş olursun. İnsanın Allah’ı unutarak müstakil bir şekilde birini övmesi ise, şirkin bir mertebesidir. Hatta bu övgü kemaller karşısında dahi olsa… Bu âlimdir, şu bilgindir gibi…

Bu övgüler müstakil ve Allah’tan bağımsız bir şekilde olursa şirktir. Aksi takdirde sakıncası yoktur. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

Birisi, falan şahıs olmasaydı ben ölmüştüm derse bu şirktir.

Bunun hakikati küfürdür, Zira Allah’ı unutmaktadır. Hatta birisi babası hakkında da böyle diyecek olsa şirktir.

Sahip olduğunuz nimetlerin hepsi Allah’tandır. Sakın Allah’ı unutmayasınız. O’nun yerine başka birini ilâh edinmeyesiniz. “Ben onu kurtardım” veya “Falan şahıs onu kurtardı” demeyesin. Bir mahlûka bu işte üstünlüğü verecek olursan helâk olursun. Nitekim İmam Cafer Sadık (a.s) sözünün sonunda “Eğer kul, ‘Allah bana yardım etmeseydi ve falan şahsı imdadıma yetiştirmeseydi, helâk olurdum.’ derse, bunun sakıncası yoktur.” buyurmaktadır.

Kendine nispet ederek, “Allah bana tevfik verdi de böyle yaptım” veya “Falan şahsa Allah tevfik verdi de şöyle yaptı” diye söyle. Allah’ı unutan bir kimseye yazıklar olsun! Yüce Allah’a mahsus olan sena “elhamdülillah”tır. Bunu Allah’tan başkası için kullanmak, yani “elhamdu ligayrillah” (hamt Allah’tan gayrisi içindir) demek küfürdür.

Eğer methetmek istersen, doğrusunu söyle. “Allah falan şahsa yardım etti de bu kitabı yazdı, cami yaptırdı, hastayı tedavi etti…” demelisin. Doktor iyileştirdi diyerek, Allah’ı unutmamalısın. Mahlûkun kendiliğinden hiçbir şeyi yoktur. Yarar ve zarar onun elinde değildir. Eğer tabibin kendisi şifa veriyorsa, kendisinin hasta olmaması gerekirdi. Ölümünü ertelemesi icap ederdi. Veya övdüğün şu zengine baksana, sonunda çırılçıplak soyarak kabre koyacaklardır onu…

Tarihte yazıldığı üzere sultanlardan biri, kefensiz olarak gömüldü. Tarihte de “kefensiz ölen sultan” diye anılmaktadır. Zahiren Sultan Harezmşah olması gerekir. Oldukça muktedir bir sultan imiş… İzzet dönemi sona erip de savaşta yenilince, ordusundan ayrılıp adalardan birine gidiyor. Orada hastalanıyor, sonunda da ölüyor. Bir müddet sonra birkaç şahıs tarafından cesedi bulunup kefenlenmeden toprağa gömülüyor. Bunlardan ibret almak gerekir.

Allah’ı unutmayınız. Sadece bela ve musibet anında “Allah!” demeyiniz. Daima hayrın sadece Allah’ın elinde olduğuna inanmalısınız. Var olan hayırların tümü, O’nun yed-i kudretindedir. O’nun her şeye gücü yeter. O isterse her müşkül hallolur. Her zorluk onun nezdinde kolaydır.

Ey nezdinde zorluklar kolay olan kimse!

Sizlere bir de İmam Ali Naki’nin (a.s) bir kerametini nakledeyim. İmam Ali Naki’nin kuyumcu bir komşusu vardı. Abbasî halifesinin veziri, onu huzuruna çağırtarak kıymetli bir yüzük taşı ona verip altınla kaplamasını istedi. Kuyumcu da onu alarak kaplamak isterken çekiç darbesiyle kıymetli yüzük taşı ikiye bölündü. Bu yüzük taşı kırılınca, asıl değeri de kaybolmuş oldu. Kuyumcu üzülerek İmam Ali Naki’nin (a.s) yanına vardı ve durumu açıkladı. İmam, “Allah kadirdir. Sakin ol. Ümitsizlenme. Her zorluk Allah’ın yed-i kudretinde kolaydır.” diyerek ona nasihat ve tavsiyede bulundu.

Bilahare vezir tekrar kuyumcuyu huzuruna çağırttı. Kuyumcu da vasiyetini ederek vezirin huzuruna vardı. Vezir ona şöyle dedi: “Ben bu yüzüğü hanımlarımdan biri için yaptırmak istiyordum. Ama benim iki hanımım vardır. Bunu duyan diğer hanımım da aynı yüzükten istiyor. Bende bu yüzükten başkası olmadığından senden mümkünse bu yüzük taşını ikiye ayırmanı ve her birine bir yüzük yaptırmanı istiyorum. Böylece sana bol miktarda para da vereceğim.” Kuyumcu ise, “Bu zor bir iştir; ama sizin talihinize kaldı; belki de olabilir.” dedi. Sonra da birçok miktarda para alarak İmam’ın huzuruna vardı ve ona teşekkür etti. Dolayısıyla insan daima Allah’a güvenmeli ve ümidini kesmemelidir.

Nehcü’l-Belâğa’da da İmam Emirü’l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

Sadece Rabbinize ümit bağlayın ve sadece günahlarınızdan korkun.

Bu hikmetli sözleri büyük zahmetler neticesinde öğrensen bile çektiğin zahmetler boşa gitmemiştir. Hz. Ali’nin vasiyetini unutmayın ey müminler! Allah’tan başka hiç kimseye ümit bağlamayın. Nimet ve hayırlar O’nun elindedir. O’ndan isteyin tüm ihtiyaçlarınızı.

Hiç kimse ve hiçbir şeyden de korkmayın. Günah işlemekle Allah’ın emrine muhalefet etmekten korkun. Sakın fakirlikten korkmayasınız. Hastalıklardan korkmayasınız. Hatta hiçbir zorluktan da korkmayın. Allah’a inanan bir insan neden korksun ki? Evet, Allah’a muhalefetten korkmalısın. Zira O’nun nazar-ı lütfünden düşebilirsin. O hâlde günahlarından kork. “Günahlarımın bağışlanıp bağışlanmadığını bilmiyorum” de. “Cehaletlerim, nankörlüklerim ve şirklerim ıslah oldu mu, olmadı mı bilemiyorum” diye yakın.

Hz. Hüseyin’in (a.s) son veda konuşmasında da bu hakikat vardır. Çocuklar ve hanımlar etrafını sarıp da “Bizleri Medine’ye geri gönder. Bu çölde bu düşman topluluğu içinde ne yaparız?” deyince, Hz. Hüseyin (a.s) bir tek sözle onları ümitlendirdi. Tevhit dersini Hz. Hüseyin’den almalıyız. Hz. Hüseyin (a.s) onlara şöyle buyurdu:

Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. O en iyi vekildir.

Allah da onun ailesini çok iyi korudu. Aksi takdirde bu, şereften yoksun düşmanlar bir kişiyi diri bırakmazlardı. Öyle düşmanlar ki, süt emen çocuğa bile merhamet etmemiş, öldürmekten çekinmemişlerdi…

[1]- Ankebût/65

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz