Perşembe , 14 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 12. Ders: Maddî Musibetlere Tahammül Etmek Kolaydır
12. Ders: Maddî Musibetlere Tahammül Etmek Kolaydır

12. Ders: Maddî Musibetlere Tahammül Etmek Kolaydır

12. Ders

Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ım! Bizim musibetimizi, dinimizde karar kılma!…

Maddî Musibetlere Tahammül Etmek Kolaydır

Bela bazen mala, bazen bedene ve bazen de insanın yakınlarına nazil olmaktadır. Malı kayboluyor veya çalınıyor. Bedeni hastalanmakta, zarar görmekte, arabasıyla kaza geçirmekte, bedenine musibet nazil olmakta ve bazen de akrabalarından biri hastalanmakta veya ölmektedir. Bütün bunlarım hepsi arızî musibetlerdir.

İmam (a.s) dua ederken bizlerden şöyle dememizi istiyor: “Ya Rabbi, dinimiz musibete uğramasın.” Malımı yitirsem de ne önemi var? Çıplak doğduk ve çıplak olarak da gidiyoruz. Evin mi yanmış; ne önemi var? Hastalanınca da bilahare ya ilaçla iyileşir veya ölürsün, o zaman da rahat olursun.

Zorluk ve bela insanı musibetzede kılmamalıdır. Zira bunların hepsi de fani ve yok olucudur. Hatta göz kör olur veya zayıflarsa, yine de geçicidir. Bedene nazil olan musibet de önemli değildir. Ne yazık ki, din musibeti öyle değil… “Dinim aşınmasın.” Ramazan ayım geçen yılki gibi olmasın. Kalbim geçen yıl Allah’a teslim ve muti idi; ama bu yıl nasıl? Din musibetinden sakının. İnsan Allah’tan uzak düşmektedir.

Gerçek musibet budur. Bir farzın kazaya kalmış veya bir günah işlemişsen, hakikî bela budur.

Gerçekten de Ehlibeyt İmamları hakikatleri nasıl da dua diliyle bizlere öğretmektedirler! Bazıları duaları sevap için okuyorlar. Elbette duanın sevaplarını inkâr etmiyoruz. Ama duanın ehemmiyeti; duanın metni, dua haleti ve o manayı Allah’tan istemektir.

“Allah’ım musibetimizi dinimizde karar kılma!” Ya Rabbi, dinim aşınmasın. İmanım zayıflamasın. İnsanın dünyada ocağının sönmesi ve evinin yıkılması, zor ve önemli bir hadise değildir. İnsanın ahiretteki evi yıkılmasın, ocağı sönmesin, yeter. Peygamber efendimiz (s.a.a) Şabaniye Hutbesi’nin sonunda şöyle buyuruyor:

Ya Ali, bu mübarek ayda, sakalını başından dökülen kanlarla boyayacaklar.

Ali (a.s), “Acaba dinim sağlam kalacak mıdır?” diye sordu. Ali (a.s) böyleydi. Bizler ne diyoruz?

Kartalın tüy döktüğü yerde zayıf sivrisinekten ne beklenir?!

Ali (a.s), dini musibet görmesin diye endişe içindeyken bizler ne diyoruz? Peygamber (s.a.a) ona, “Evet dinin sağlam kalacaktır.” deyince çok sevindi ve rahatladı. Bu mukaddime, arz etmek istediğim netice içindir.

Çoğu Müslümanların algılamadığı ve son zamanlarda İmam Zeynelabidin’in (a.s) duasında rastladığım dinî musibetlerden biri, Allah’tan başkasına hamt ve şükretmektir. Başkasını övme, dinde musibettir. Eğer bir insan, müşkülünü halledecek olursa, imanını kaybetmekte, küfre düşmektesin. O şahsı müessir görüyor ve övüyorsun. Başkasına sena edince, dini yıpranmaktadır. Elhamdülillah demesini batıl kılmaktadır. “Hamt falan şahsa ki, işlerimi yaptı” demektesiniz. Hâlbuki “Hamdolsun Allah’a ki, falan şahıs vasıtasıyla işlerimi düzeltti” demen gerekir.

Sahife-i Seccadiye’nin “Mekarimu’l-Ahlâk” duasında da ilginç cümleler yer almıştır. İmam Seccad (a.s) şöyle buyuruyor:

Allah’ım, ben mahlûkattan birine el açmadıkça dilenci sayılmam. Eğer böyle yapacak olursam, o şahıs ya işlerimi yapar, ya da yapmaz. Eğer becerecek olursa, onu sena etmeye müptela olurum ve onu överim. Bu ise tevhitle uyuşmamaktadır.

Elbette insanlara teşekkür etme de demiyor. Mahlûka da teşekkür etmek gerekir. Ama Allah’ı da unutmaman gerekir. Sana verdiği parayı da eğer Allah istemeseydi veya ona vermeseydi, nereden sana verebilirdi? Hâlbuki birçok benzeri şahıslar, varlıklı oldukları hâlde vermemektedirler.

Bir yere kadar vasıtaya da teşekkür etmek gerekir. De ki: “Allah sana bereket versin, seni mükâfatlandırsın. Allah seni hayra vesile kıldı…” Yoksa mahlûk nedir ki, müessir ve müşkülleri halleden olsun? Ama müstakil bir şekilde mahlûku övecek olursan, dinine musibet nazil olmuş demektir. Birinden bir şey istediğimde bana vermeyince hemen onu eleştiriyor ve kınıyorum. Ama işlerimi yapınca da hemen teşekkür ediyorum.

Birçok düşmanlık, hicran ve darılmaların kaynağı da budur. Muhataptan beklediğinin aksini görünce darılmakta, ayrılmaktadır. Bu da dinin musibetidir. Zira eğer Allah, işlerinin bu şahıs vasıtasıyla olmasını isteseydi olurdu. Ama Allah böyle bir hayrın onun vasıtasıyla yapılmasını istemedi. İşler Allah’ın elindedir.

Tehlike önemlidir. Zira mahlûku övmek veya kınamak bazen dine zarar getirmekte ve dinî açıdan felaketzede kılmaktadır insanı. İnsan Allah’a hamdedeceğine mahlûka hamdedecek olursa, dininden olur. Kınama hâlinde de işlerinin olmamasının sebebinin Allah’ın istememesi olduğunu inkâr etmiş olmaktadır.

Allah’ım, Muhammed’e ve Âl’ine rahmet gönder. Haysiyetimi, kudretliliğinle koru ve makamımı fakirlikle alçaltma ki, rızkından yiyenlerden rızık talep edeyim ve şer kullarından ihsan dileyeyim. Böylece de bana verenleri (bahşişte bulunlar) övmeye, esirgeyenleri ise kınamaya müptela olayım. Hâlbuki gerçek velinimet sensin, onlar değil.[1]

Senin işlerini yapan şahsı hakikatte Allah muvaffak kılmıştır. Sana itina etmeyeni de Allah muvaffak kılmamıştır. Bilahare perde arkasında bu hakikat vardır. Mahlûku övmemek ve yermemek gerekir. Mahlûku müstakil görmek şirktir. İşlerini yapmayınca Allah onu muvaffak kılmadı diye ona acıman gerekir. Ona düşman kesilmemelisin.

“Elhamdülillah”, yani her nimet ve kemal karşısında mutlak hamdüsena Allah’a mahsustur.

“Elhamdülillah” cümlesinin hemen ardından üç sıfat zikredilmiştir. Bu sıfatlar Allah’a hamdetmenin neden gerekli olduğuna işaret etmektedir. Yani “Niçin hamt Allah’a mahsustur?” Zira Allah, âlemlerin Rabbidir, Rahman ve Rahim’dir, din (ceza) gününün sahibidir.

Eğer bu sıfatlar açıklığa kavuşacak olursa, hamdın Allah’a mahsus olmasının sebebi de anlaşılmış olur. İmanın temel esası tevhittir. İman tevhit üzere kuruludur.

“Rabbü’l-âlemin”, âlemdeki varlıkları kemale ulaştıran demektir. Kundaktaki çocuğun kemali büyümesidir. Anlaması, yürümesi, yemesi, kuvvelerinin kâmil olması, rüşte ermesidir. Her mevcudun terbiyesi istenen kemale ermesidir.

Tohumun kemali yeşermesi, dal budak salması, meyveye durması ve yeniden tohum vermesidir. Her şeyin terbiyesi, kemal yolundaki seyridir.

“Âlemîn”, “âlem” kelimesinin çoğuludur. Ortak özelliği olan şeylerin topluluğuna “âlem” denmektedir. Bitkiler âlemi, hayvanlar âlemi, madenler âlemi, insanlar âlemi, aşağı âlem, yukarı âlem vb. Bazen de küllî ve genel olarak “ulviyat” ve “sufliyat” denmektedir. Bazen de her küreye ve bazen de Samanyolu’na “âlem” denmektedir.

Âlemlerin belli bir sayısı yoktur. Bazen on sekiz bin, bazen bir milyon, bazen bir milyar, bazen dokuz yüz bin, bazen yetmiş sekiz bin âlem var denilmesinin sebebi, ölçünün farklılığı sebebiyledir. Yani âlemlerin sayısı, âlem olma ölçüsünün ne olduğuna bağlıdır.

Bütün bunlar mülk ve hissedilen âlemlerdir. Eğer his ötesi ve görülmez varlıkları da hesaplayacak olursak, hissedilen âlemlerin sayısının birkaç katı olur. Görülmeyen şeyler daha fazladır. Melekler, şeytanlar ve cinlerin de âlemleri vardır. Üst âlemleri melekler doldurmuştur. Bazı meleklerin safı doğudan batıya kadar uzanmaktadır. Hepsi de Allah’ın yaratığıdırlar. Allah bilir, her lahza ne kadar melek yaratmaktadır.

Allah, âlemlerin Rabbidir. En küçük bitkiden tut yukarılara kadar, saplı sapsız, dikenli dikensiz, yemişli ve yemişsiz tüm bitkilerin birer âlemi vardır. Hepsinin de terbiye edicisi Allah’tır.

Allah tane ve çekirdekleri çimlendirip çatlatandır. [2]

Çiftçinin toprağa saçtığı şu tanelerin rabbi ve terbiye edicisi kimdir? Toprağın altına giren tohum nasıl ikiye ayrılmaktadır? Bir bölümü yerde kalmakta, diğer bölümü ise yeryüzüne çıkmaktadır. Nohut ve mercimeğin terbiye edicisi de Allah’tır. Meyveleri kim yaratmaktadır? Yed-i kudretine baksana neler yaratmış! Hurma çekirdeğini o sertliğine rağmen ikiye yarmaktadır. Hurma çekirdeğini yaran, Allah’ın terbiyesidir. Hurma ağacını büyüten, dal ve yaprak veren, sonra da salkım hâline getiren Allah’tır. Nasıl da kurumuş üzüm ağacından üzümler yaratmaktadır. Bahar mevsiminde bu kurumuş dallar nasıl da yeşermekte ve sonra da küçük ve ekşi koruklar vücuda gelmektedir. Nasıl da Allah’ın terbiyesi onun kemiyet ve keyfiyet açısından hareketini idare etmektedir. Koruk yavaş yavaş tatlılaşmakta ve o küçük taneler büyümektedir. Bu tatlılık nereden geldi? “Âlemlerin Rabbine hamdolsun!”

Âlemlerden biri de bitkiler âlemidir. Meyve ve yemişler âlemidir. Hamda lâyık olan da bütün bu âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Kime hamdetmek gerekir? Vasıtaya mı, yoksa alıp da sana veren kimseye mi? Yoksa yeraltındaki tohumu bu mertebeye çıkarana mı?

Allah’ın hangi terbiyelerini arz edeyim? En iyisi güneşi ele alayım… Yeni heyet (astronomi) ilminde yer ve sair manzume kürelerinin terbiye kaynağı olan güneş hakkında ilginç nükteler zikretmektedirler. Güneş merkezinde yetmiş milyon derece sıcaklık olduğunu söylüyorlar. Dünyada sıcaklık yüz dereceyi bulacak olursa, tüm sular kaynamaya başlar. Eğer yetmiş milyon derecelik bir sıcaklığa ulaşacak olursa ne olur? Her gün tam 450 milyon ton hararet güneş merkezinden sair kürelere intikal etmektedir.

Yeryüzü küresi, güneş ailesinden sayılmaktadır. Güneşin hem ısısından, hem de nurundan istifade etmektedir. Eğer güneş ışığından mahrum kalacak olursa mahvolur. Hayat şartları tamamıyla yok olur. Bu hararet, nur ve çekim kuvveti yeryüzü canlılarının terbiyesine sebep olmaktadır. Yer küresinde Allah’ın terbiyesi güneş vesilesiyle hissedilmektedir. 90 milyon mil uzaklıktaki güneşten dünyaya gönderilen bu hararet, direkt olarak yerküresine ulaşmış olsaydı, bir tek bitki salim kalmaz, hepsi yanardı. Tüm canlılar ateş alırdı.

Allah-u Teâlâ bunu önlemek için bir de atmosferi yaratmıştır. Güneşten gelen hararetin çoğu burada depolanmakta ve yeryüzüne ulaşmamaktadır. Rabbu’l-âlemin nur ve harareti mevcudatın yaşayabileceği bir derecede yeryüzüne göndermekte ve onları terbiye ve idare etmektedir. Eğer bu atmosfer olmasaydı ve güneşin ışınları ve harareti direkt bir şekilde yeryüzüne ulaşsaydı, her şey ateş alır, hiçbir canlı salim kalmazdı.

Hakeza her gün milyonlarca meteor (göktaşı) diğer kürelerden yerküresine gelmektedir. Takriben üç milyon civarında olduğunu söylüyorlar. O taşları filme de almışlardır. Sürekli yeryüzünü taşlıyorlar adeta. Eğer bir engel olmasaydı, tüm yeryüzü darmadağın olurdu. Saniyede elli kilometre hızla hareket etmektedirler. Bir dakikada üç bin kilometre yol kat etmektedirler. Hangi kurşunun böyle bir sürat ve hızı vardır. Eğer bu taşlar direkt olarak yeryüzüne isabet etseydi, tüm yeryüzü delik deşik olur ve hiçbir canlı yaşayamazdı. Gerçekten de Allah’ın terbiye eli, neler yaratmış! Atmosferdeki mezkûr hararet mahzeni, taşları eritmekte, un ufak etmektedir. Bazen göklerde bir yıldızın süratle bir yerden bir yere hareket ettiği ve sonra da görünmez hâle geldiği müşahede edilmektedir. Buna “yıldız kayması” diyorlar. Bu mezkûr göktaşlarıdır ki, atmosferde ateş almakta ve sonra da sönmektedir.

Atmosferi kim böyle yaratmış? Elbette ki, insanı yeryüzünde yaratan ve yeryüzünü onun için bir dinlenme yeri kılan mukaddes zat yaratmıştır. Yeryüzünü emniyet ve huzur yeri kılmıştır. Taşlardan korumuş, yok olmaktan kurtarmıştır. İşte bu yüzden hamdın Allah’a mahsus olduğunun burhanı da açıklığa kavuşmuş oldu. Niçin hamt Allah’a mahsustur? Zira âlemleri terbiye ve idare eden O’dur. Terbiye eli kurtçuktan, güneş sistemine kadar tüm mevcudatı idare ve terbiye etmektedir. Rabbü’l-âlemin olduğu için de akıl hükmünce tüm âlemin O’na hamdetmesi gerekir. Varlık âleminin tümü O’nun mahlûkudur. O’nun, tarafından terbiye edilmiştir.

Kul, Mevla’sından başkasına gider mi? Mahlûk yaratıcısından başkasına sığınır mı?

“Küfe Mescidi Münacatı”nda Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

Ey Mevla’m, ey Mevla’m! Sen rabsin (terbiye eden), ben merbub (terbiye edilen)… Merbuba rabbinden başkası merhamet eder mi? Ey Mevla’m, ey Mevla’m! Sen Halik’sın (yaratıcı), ben ise mahlûk… Mahlûka yaratıcısından başkası merhamet eder mi?

Ey terbiye eli benimle olan Allah’ım! Benim Rabbim sensin. Senden başka bir Rabbim yok. O hâlde senden başkasına hamdüsena etmem. Elimi de sadece sana doğru uzatırım. Ben sana muhtacım. İhtiyacımı da sen karşıla…

Kur’ân-ı Mecid’de, peygamberlerin dilinden nakledilen duaların hepsi de “Rab” lafzıyla başlamaktadır. O hâlde biz de şöyle demeliyiz: “Rabbim, mürebbim! Eğer sen bana merhamet etmeyecek olursan, kim bana merhamet eder. Günah yükümü kime götüreyim? Kim bu kara yüzümü aklaştırabilir? Ya Rabbi, ya Rabbi, Ra rabbi… Sen bizim Rabbimizsin. Ama ne yazık ki, biz senden başkasına hamdediyoruz. Nefsimize ve hevamıza uyuyoruz. Hâlbuki sana itaat etmemiz gerekirdi.

Allah’ım, bizlere vaat ettiğin nimetler hakkı için, bizlere sadece sana hamdüsena etme tevfikini inayet eyle…

[1]- Sahife-i Seccadiye, “Mekarimu’l-Ahlâk” duası

[2]- En’âm/95

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz