Perşembe , 29 Haziran 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 15. Ders: Yardım Dilemek İnsanın Hayatında Bir Zarurettir
15. Ders: Yardım Dilemek İnsanın Hayatında Bir Zarurettir

15. Ders: Yardım Dilemek İnsanın Hayatında Bir Zarurettir

15. Ders:

Yardım Dilemek İnsanın Hayatında Bir Zarurettir

“İyyake na’budu (sadece senden yardım dileriz).” ifadesi hakkında biraz daha bahsettikten sonra “ihdine’s-sırata’l-müstakim” ayetinde bahsedilen “hidayet” hakkında konuşacağız. “İyyake na’budu” kulun sadece Allah’tan yardım istediğinin ifadesidir. Acaba bu yardım dileme ibadî ve gayr-i ibadî bütün işlerde mi geçerlidir? Bunun biraz izaha ihtiyacı vardır.

İbadetler dışındaki işlerde yardım dileme, beşer hayatının bir gereğidir. Beşer tek başına yaşayamaz. Bütün işlerinde yardıma muhtaçtır. Meselâ erkek, kadından yardım almadıkça tek başına aile teşkil edemez. Her ikisi de yiyecek, elbise ve mesken meselesinde birbirine muhtaçtır. İnsan hastalandığında da, doktora ve ilaca ihtiyacı vardır. Hakeza hayatında birtakım bela ve musibetlere duçar olduğunda da, ona buna müracaat etmektedir. Meselâ borç almak zorunda kalınca, birilerinden yardım istemektedir.

İbadet olmayan işler dışında Allah’tan başkasına müracaat etmenin hükmü nedir? Bu konu bir tevhidî mevzu olduğundan bütün Müslümanlarca dikkate alınmalıdır. “Sadece senden yardım dileriz”sözü, genel olarak ibadetlerdedir. İbadet etmek isteyen bir insan, sadece Allah’tan yardım istemelidir ki, vazifesini eda edebilsin ve Allah’ın emaneti olan namazı hakkıyla kılabilsin. Ayet-i şerifede şöyle buyruluyor:

Şüphe yok ki biz arz ettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara, derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve insan, onu yüklendi. [1]

Bu emanetin tefsirlerinden biri de namazdır. Allah’ım, sen bana yardım et ki, bu emaneti eda edebileyim. Namaz, oruç ve hac farizalarını eda edeyim. Şeytan ve nefsin elinden kurtulup da, amellerimi halis bir biçimde sadece senin için gerçekleştireyim.

“İyyake na’budu”, yani sadece sana ibadet ederiz. “İyyake nestain”, yani bu tevhidi ibadeti eda etmede sadece senden yardım dileriz. Ama ibadet dışındaki işlerde, Allah’tan gayrisine müracaat etmenin hükmü nedir? Meselâ birbirinden alman borçlar ve sosyal ihtiyaçların giderilmesi hususunda isteme ve ricaların hükmü nedir? Genel olarak İslâm, mümkün olduğunca istemeyi nehyetmiştir.

Müslüman mümkün olduğunca, kendini ihtiyaçsızlığa alıştırmalıdır. Ama bazen şer’i bir mesele söz konusu olursa istemek vaciptir. Örneğin hastadır; doktordan ilaç istemelidir. Veya zor bir belaya müptela olmuştur; başkalarına danışması gerekir. Veya susuzluk ve açlıktan ölmek üzeredir; hemen diğerlerinden yardım dilemelidir. Ama zaruri durumlar dışında, mümkün olduğu kadar istememeye çalışmalıdır. Meselâ bir rivayette şöyle nakledilmiştir:

Sofranın başına oturunca arkadaşına, “Bana şu yemekten ver.” deme. Önünde olandan ye, doyarsın.

Elbette bu nehiy, keraheti ifade etmektedir. Yani mekruhtur. Haram değildir. Bu, insanın kendisini ihtiyaçsızlığa alıştırması içindir. Müslüman böylece kendisini Allah’tan başkasına muhtaç görmeyecek ve dilenen elini mahlûka doğru uzatmayacaktır. Elbette bu, cüzî veya küllî bütün işlerde söz konusudur.

Nehyedilen şeylerden biri de borçlanmaktır. Mümkün olduğu kadar borç almaktan sakın. Gerçekten de insanın borçlanması zillettir. İnsan mümkün mertebe sabretmeli, acele etmemelidir. Ne yazık ki Müslümanlar, günümüzde ihtiyaçlarını gidermek için değil, mallarını çoğaltmak için borçlanmaktadırlar. Servetleri fazlalaşsın diye borç dilenmektedirler. Gelirleri çoğalsın diye mallarını ipotek ettirmekte ve borçlanmaktadırlar. Oysa Müslüman, mümkün olduğu kadar borç altına girmemelidir. Özellikle de borcunu ödeyemeyecek durumda olanlar asla borçlanmamalıdır. Sen ödeyemeyecek isen, niçin borçlanıyorsun?

İman ehli birisi, tanıdık bir kasabın önünden geçiyordu. Onu çağırarak, “Bugün et istemiyor musun?” diye sordu. “Hayır.” dedi. Kasap, “Bugün çok iyi etim var. Götürsen iyi olur.” dedi. Mümin şahıs, “Hakikate bakarsan et alacak param yok.” dedi. Kasap, “Önemli değil, eti götür parasını sonra ödersin.” dedi. Mümin, “Sana sonradan paranı öderim diye söz vereceğime, karnıma söz veririm. İnşallah para elime geçince, sana güzel bir et alacağım diye mideme söz verecek olursam daha iyi değil mi? Sana söz vermemle, mideme söz vermemin farkı ise şudur: Birisi başkalarının minneti altında kalmak ve borç dilenmek, diğeri ise tam bir özgürlük içinde borçlanmamak ve tahammül etmek demektir.” O hâlde genel olarak başkalarından bir şey istemek nehyedilmiştir.

Vesailü’ş-Şia ve diğer bazı kitaplarda yer aldığı üzere, Peygamber (s.a.a), Ebuzer ve Selman gibi yedi veya dokuz büyük sahabîyle oturduğu bir sırada şöyle buyurdu: “Diyeceğim şeyler hakkında her kim bana söz verirse, ben de onun için cenneti garantilerim.” Ashap, “Ya Resulallah, sen her ne buyurduysan biz itaat ettik.” dediler. Resulullah (s.a.a), “Siz başka bir şey için de söz vermelisiniz ki ben de sizlere cenneti garanti edeyim.” buyurdu. Ashap, “Siz ne buyurursanız biz hazırız.” dediler. Resulullah (s.a.a) da, “O hâlde hiç kimseden bir şey istemeyin.”buyurdu.

Elbette dediğim gibi zaruret hâli bunun dışındadır. Yani bazen gerçekten de istemek zorunda kalınca, bunun hiçbir sakıncası yoktur.

İmam Cafer Sadık (a.s) yukarıdaki rivayetle ilgili şöyle buyuruyor:

Resulullah’a (s.a.a) bu hususta söz veren sahabîler, gerçekten de sözlerinde durdular. Hiç kimseden bir şey istememeye çalışıyorlardı. Öyle ki, sofra başında uzakta bulunan suyu bile hiç kimseden istemiyor ve kalkıp kendileri içiyorlardı. Veya biri merkebine bindiğinde elindeki kamçı yere düşünce birinden istemiyor, inerek kendisi alıyordu.

Hiç kimseye rica etme ve kimsenin minneti altına girme. Eğer kör veya topal olsaydın, o başka…

İslâm Müslümanın tevekkül ehli olmasını ve kendisini gani ve sadece Allah’a muhtaç görmesini istiyor. Mecbur kalır da birinden bir şey istemek zorunda kalırsan, yine de sadece Allah istediği takdirde müşkülünün o şahıs vasıtasıyla hallolacağından gaflet etme. Eğer Allah istemezse, hiçbir müşkülün hallolmaz.

Eğer borç istemek ve yardım dilemek anında bu manayı göz önünde ve zihninde bulundurmazsan, şirkin her çeşidine müptela olursun. Birinden yardım dileyince ümidini Allah’a bağla, işleri Allah’tan bil. Eğer Allah dilerse, işlerin onun eliyle ıslah olur. Ama sırf ona buna güvenerek bir işi görecek olursan, dinin tehlikeye düşer. Eğer sadece işlerini düzeltecek ümidiyle onun yanına gidecek olursan, iki ihtimal var: Ya işlerini yapar ya da yapmaz. Her iki hâlde de tehlikedesin. Zira eğer işini yapacak olursa, hemen onu methiyeler saymaya başlarsın, “İnsanların müşkülünü halleden sensin; keşke bu şehirde senin gibi birkaç kişi daha bulunsaydı!” diyerek hamt ve övgüde şirke düşersin. Hamdı sadece Allah’a has bilmelisin.

Önceden hamdın manasında kul ve mahlûka hamdetmenin “elhamdülillah”ın muhtevasıyla çeliştiğini tafsilatıyla beyan etmeye çalışmıştık. Allah’ı kulun verdiği o değersiz şeyler karşısında terk ettin. Hâlbuki bunu da Allah onun kalbine ilham etti. O da hakikatte Allah’ın malını sana vermiştir. De ki: “Senin elinle işimi halleden Allah’a şükürler olsun.” Ona müstakil bir şekilde övgüler yağdırmaman gerekir.

Eğer işlerini yapmaz da sana ihsanda bulunmazsa, bu sefer de gıybetini eder, haram olan kin ve düşmanlığa müptela olursun. Oraya onun ümidiyle gittin. Ama Allah senin ümidini boşa çıkardı.

Hepimiz böyleyiz. Eğer birinden bir şey isteyince bize vermeyecek olursa, hemen düşman kesiliyoruz. Rahatsız oluyoruz. Hâlbuki rahatsız olmamamız gerekir. Evet, “Allah onun vasıtasıyla bir hayrın gerçekleşmesini istemedi. Allah müşkülümü halletme tevfikini ona vermedi.” demelisin. Kul Allah’tan başkasına ümit bağladığı müddetçe, şirke düşme tehlikesi vardır. Bu hususta söylenecek en güzel söz İmam Zeynelabidin’in (a.s) Sahife-i Seccadiye’de söylediği şu sözlerdir:

Ey Allah! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e rahmet gönder ve kolaylık vererek yüzümün suyunu koru. Sıkıntıya düşmek neticesinde haysiyetimi çiğnetme ki senin kullarına muhtaç olmayayım ve kötü insanlara el açmayayım. Yoksa rızkı vermenin veya kesmenin senin elinde olduğunu unutup başkalarını bana bir şey verdikleri için övme veya benden bir şeyi esirgedikleri için kınama bedbahtlığına duçar olurum…

O hâlde ey Müslüman, mümkün olduğu kadar hiç kimseden bir şey isteme. Eğer mecbur kalırsan, o zaman da bir şey istemeden önce şirke düşmemeye dikkat et. “Allah’ım, senin ümidinle gidiyorum. Eğer maslahat görüyorsan işlerimi onun eliyle ıslah et.” diye dua ediniz. Allah’a ümit bağlayarak borç, doktor veya emanet peşine düşünüz. Kullardan istediğiniz her yardımı Allah’a ümit bağlayarak isteyiniz. “Allah’ım, sadece senden yardım dileriz.” Hatta küçük ve cüzi işlerimizde dahi…

Rivayetlerde işlerin arkasından koşmak ve insanlardan bir şeyler istemek hususunda birtakım emirler yer almıştır ki, müminlerin buna riayet etmesi gerekir. Birine ihtiyacın olduğunda birkaç şeyi riayet etmen gerekir. İmam,’İnsanlara muhtaç olduğunda git müminlerden iste.” demektedir. Yani imanı ve Ehlibeyt’e sevgisi olmayan kimselerden bir şey isteme. Sen düşmanlardan bir şey istemekten çok daha aziz ve üstünsün. Zira kıyamet gününde dünyada kendisine ihsanda bulunan şahıs, “Ey mümin, benim senin üzerinde hakkım var. Şimdi eda etmelisin.” diye feryat edecektir. Bu yüzden kendisine hakkını eda etmesi gerekir. Eğer Allah indinde bir ihtiramı varsa, ona şefaatte bulunur veya azabını hafifletir. O hâlde, insan niye iman ve Allah ile hiçbir işi olmayan insanların borcu altına girsin ki? Zira yarın kıyamet gününde ona cevap vermek ve hakkını eda etmek zorunda kalacaktır.

İkinci direktif ise aslı nesebi olmayan kimselerden bir şey istememen ve onlara el açmamandır. Muteber bir aslı olmayanlara ağız açma…

Hakeza hayâsız kimselerden de bir şey istememelisin. Zira hayâsı olmayanın hakikatte hiçbir şeyi yoktur. Hayâ da genellikle gözde zuhur etmektedir. Bu yüzden rivayette de, “Hayâ sahibi birinden bir şey isteyeceksen, gündüz iste.” denmektedir. Zira gündüz göz gözü görmekte ve hayâ zuhur etmektedir.

Hadislerde, görmemişlerin yanına gidip onlardan bir şeyler istemek de nehyedilmiştir. Uzun müddet fakirlik çekmiş ve birdenbire gözü para görmüş kimselerden bir şey istememelisin. Rivayette böyle birinden bir şey istemek, engerek yılanının ağzına elini sokup da ondan bir dirhem çıkarmaya benzetilmiştir. Zira böyle birisi o durumda parayı çok sever. Para sevgisinin kalbinden silinmesi çok zor bir şeydir. O hâlde onun reddi ve düşmanlığına duçar olmamak için, önceden bir şey istememek daha iyidir.

Konu, Usul-i Kâfi’de ise şöyle yer almıştır:

Bir şahıs Emirü’l-Müminin’in (a.s) huzurunda “Allah’ım, beni kullarına muhtaç kılma.” diye dua edince, İmam (a.s), “Öyle deme.” buyurdu.”İnsanlara muhtaç olmayan kimdir ki? İnsan, hayatında başkalarına muhtaçtır.” “O hâlde, ne diyeyim ey Emirü’l-Müminin?” diye sorduğunda İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’ım, beni alçak ve soysuz kimselere muhtaç kılma diye dua et.”

Yani Allah’ım beni, alçak, rezil, hayâsız, kasavetli, imansız ve soysuz kimselere muhtaç kılma.

Emirü’l-Müminin (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur:

Allah’ım, beni uhdesinden gelemeyeceğim imtihanlara tâbi tutma…

O hâlde, “Allah’ım, beni imtihan etme.” demek yersizdir. Bilahare imtihan vardır. Mal ve evlat birer imtihandır. Makam ve mevki bütünüyle imtihandır. Dolayısıyla “Allah’ım, beni saptırıcı belalara duçar kılma.” diye dua etmek gerekir. Fitne de imtihan ve çetin mükellefiyetler manasınadır. Bazı fitneler çok tehlikelidir. Bazen insan fakirlik sebebiyle dinsizlik tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Allah’ım, bizleri, saptırıcı olgularla imtihan etme!…

Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:

Eğer Müslüman, birinden bir şey istemede, ne gibi bir zilletin olduğunu bilseydi, asla başkalarından bir şey istemezdi. Hakeza eğer birinin isteğini reddetmenin (neticesinin) de ne olduğunu bilseydi, asla kimsenin isteğini geri çevirmezdi.

Bu rivayette de yer aldığı üzere, insan mecbur kalmadığı müddetçe insanlardan bir şey istememelidir. Ama eğer sizden bir şey isterlerse, asla geri çevirmeyin. Rivayetler bizim amel etmemiz içindir. Size muhtaç olan herkes dilenci olacak değildir ki? Sizden gelip de bir çare veya bir adresi sorsalar da, onlara yardımınızı esirgememeniz gerekir. Bazen insan birini reddedince, birçok hayırlardan mahrum kalmakta ve sonradan çok zor belalara duçar olmaktadır.

İmam Zeynelabidinn (a.s) bu manayı Ebu Hamza Sumalî’ye de ifade etmiştir. Ebu Hamza, “Efendim, bizden bir şeyler isteyen kimselerin hepsi müstahak değiller ki!” diye arz ettiğinde, İmam (a.s) şöyle buyurdu:

Hepsinin de müstahak olmadıklarını nereden biliyorsun? Belki aralarında müstahak kimseler de vardır. Yakup’un (a.s) başına gelen belaların senin de başına gelmesinden korkmuyor musun? Yakup (a.s) kendi ailesi için bir koyun kesmişti. Tesadüfen o gün, fakir bir mümin de onun evinin etrafında, kendisine de yiyecek bir şeyler versinler diye dolaşıyordu. Açlık ve çaresizlikten Peygamber’in evinin etrafında geziniyor, ama isteğini dile getirmek istemiyordu, kendiliğinden bir şeyler versinler istiyordu. Ama Yakup’un (a.s) ailesi müsamahakârlık edince bu değerli mümin açlıktan düşüp bayıldı. Ertesi gün Yakup’un (a.s) Yusuf tan (a.s) ayrılığı meselesi ortaya çıktı. Yakup (a.s) tam yirmi yıl boyunca ağlayıp durdu. Aynı gece ona şöyle hitap edildi: “Belaya katlanmanı gerektiren bir iş yaptın. Allah’ın dostlarından birini mahrum bıraktın!

Eğer Allah için birinin ihtiyacını giderecek olursan, Allah’ın rahmet ve bereketlerine mazhar olursun. Dünya ve ahirette Allah’ın fazl-u keremini görürsün.

Allah-u Teâlâ, müminin bir ihtiyacını gideren kimsenin, biri dünyada, yetmiş ikisi ise ahirette olmak üzere tam yetmiş üç rahatsızlık ve hüznünü giderir.

Allah’ın yardım ve lütfüne muhtaç olacağın o zorluklarda Allah imdadına yetişir ve elinden tutar senin. Ahmed b. Muhammed b. Halid-i Barkî’nin öyküsünü duymuşsunuzdur belki. Bu da İmam Cafer Sadık’ın (a.s) kerametlerinden biridir. Bu şahıs, “el-Mehasin” kitabının sahibi olup İmam Hasan Askerî’nin (a.s) muasırı olan büyük âlimlerden biridir. Mezkûr şahıs şöyle diyor:

Hükümete on bin dirhem vergi veriyordum. Buna karşılık olarak vezir olan Ebu’l-Hasan Maderanî de her yıl on bin dirhemi “ödül” olarak bana geri veriyordu. Dolayısıyla da benden aldıklarını yeniden bana geri çeviriyorlardı. Bu vergiyi ise Kaşan’da sahip olduğum köy sebebiyle benden alıyorlardı. Velhasıl, benden bir şey almış olmuyorlardı. Ama her yıl birini göndererek benden bu vergi borcumu tahsil ettiler. Ben de kalkıp İran hâkimi Kuktin’in veziri olan Maderanî’nin yanına gittim. Sonunda Rey şehrine girerek mezkûr vezirin bulunduğu yere doğru hareket ettim. Bu esnada yaşlı ve iffetli bir şahısla karşılaştım ki, yaralanmış, kan revan içinde kalmıştı. Oldukça kan kaybetmişti. Hâlinin nasıl olduğunu sorunca şöyle dedi: “Ey Ahmed, her ikimiz de Ehlibeyt’in dostlarıyız. Ben musibete uğradım. Ne olur bana yardım et.” “Ne oldu söylesene?” diye sorduğumda şöyle dedi:

“Ben zengin ve Ehlibeyt’in dostu olan biriyim. Casuslar beni İran’ın hâkimi olan Kuktin’in aleyhinde faaliyet göstermek ve komplo hazırlamakla suçladılar. Kuktin de bazı kimseleri göndererek bütün malıma el koydu. Beni de o kadar dövdüler ki, malumunuz. O kadar kan kaybettim ki, neredeyse ölecektim. Ailemden de uzak düştüm. Eğer mümkünse bana yardım et.”

Barkî diyor ki: Eğer Maderanî’ye bu yaşlı şahsın işini söyleyecek olursam, artık kendi işimi söyleyemem. Üstelik hiçbirimizin de işi olmayabilir, diye oturmuş düşünüyorken, elimdeki kitabı açtım. Kitabın evvelinde İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu yer almıştı:

Her kim bir müminin hacetini giderirse Allah da onun hacetini giderir.

Sevindim, İmam Cafer Sadık (a.s) ne yapmam gerektiğini gösterdi bana, diyerek kalktım ve o yaşlı müminin işini halletmeye gittim. Böylece Allah da benim hacetimi giderir, diyordum kendi kendime. Maderanî’nin yanına varınca şu ayeti okudum:

Allah’ın sana verdiği mal menal yüzünden ahiret yurdunu aramaya bak ve dünyadaki nasibini de unutma ve Allah sana nasıl ihsan ettiyse, sen de ihsan et…[2]

Maderanî, erdem sahibi ve değerli bir Şiî’ydi. Ehlibeyt’e büyük bir sevgisi vardı. Kuktin’in veziriydi. “Selamun aleykum Ahmed, bu ayeti okumandan maksadın nedir?” diye sorunca şöyle dedim: “Malı yağmalanmış ve acımasızca vurulmuş olan yaşlı bir mazlumu kastediyorum. Zavallıya ithamda bulunarak ne hâle getirmişler.” Ebu’l-Hasan, “Onun mümin ve suçsuz olduğuna inanıyor musun?” diye sordu. “Evet, O Ehlibeyt’in dostu ve taraftarıdır.” dedim. Maderanî hemen yaşlı adamın dosyasını getirterek işlerini düzeltti. Bütün mallarını geri verdi. Bir takım elbise ve şahsî bineğini de ona hediye olarak gönderdi. Ardından da, Ahmed ona hiçbir şey demeden bir kâğıt alarak şöyle yazdı: “Ahmed’e on bin dirhem verin. Bu parayı da kendisinden alınan vergi yerine kabul edin.” Ayrıca başka bir havaleye de şöyle yazdı: “On bin dirhem de bizlere ettiği hizmet mukabilinde Ahmed’e takdim edilsin.” Yani bizlere yardım etti de Ehlibeyt dostlarından birine yardımcı olduk. Onu zulümden kurtardık.

Ben elini öpmek istedim. Ama Maderanî elini saklayarak şöyle dedi: “Amelimi batıl kılmak mı istiyorsun? Böyle yaptığın için ayaklarını öpmem gerekir.”

Ehlibeyt’in muhabbeti neler yapıyor! Böyle hizmet ediyor, mal veriyor, sonra da kendisini mahcup görüyor.

Saili/Dilenciyi kapınızdan mahrum etmeyiniz. Bizlere böyle emretmişlerdir. İmam Zeynelabidin (a.s) de Ebu Hamza Sumalî duasında şöyle buyuruyor:

Allah’ım, bizlere dilenciyi kapımızdan geri çevirmememizi emrettin. Sen bu işe daha layıksın.

Allah-u Teâlâ da bir saili (bir şey isteyeni) geri çevirmekten hayâ etmektedir. O hâlde gelin de O’nun dergâhına yönelelim. Sana geldik Ya Rabbi! “Arzun için açacaksan, Allah’a açmalısın, Kerim, Rahim, Vedud ve Gafur olduğunu unutmayasın!…”

Eğer Allah’ı tanıyacak olursan, asla başkasına el açmazsın. Rivayette de yer aldığı üzere ellerinizi duaya kaldırdığınızda, teberrük olsun diye ellerinizi başınıza ve yüzünüze sürün. Zira Allah kendisine uzatılan bir eli boş çevirmez. Hem de Ramazan ayında ve Allah’ın evinde (camilerde) kalkan elleri!…

Allah-u Teâlâ böyle halis elleri yakinen geri çevirmez. O hâlde tembellik ve ihmal etme. Allah’tan ne ihtiyacın varsa iste. Allah’ım, bizleri bağışla!..

Şeyh Şuşterî “Hasais” kitabında şöyle yazıyor:

Peygamber (s.a.a) insanlardan bir şey istemeyi nehyetti. Hz. Hüseyin (a.s) de asla kimseden bir şey istemezdi. Ama bilemiyorum ne oldu ki, Aşura gününde kundaktaki çocuğu, şer saldırganların karşısında tutarak onlardan çocuğun telef olmaması için su istemek zorunda kaldı? Çocuğu; soysuz, kalbi kasvetli, imansız ve alçak kimseler karşısına çıkarmak da bir musibettir. Ama ne yapabilirdi ve çocuğa su verebilmek için nereye gidebilirdi ki?…

[1]- Ahzâb/72

[2]- Kasas/77

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz