Çarşamba , 20 Eylül 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 8. Ders: Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan Hayat-ı Tayyibe
8. Ders: Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan Hayat-ı Tayyibe

8. Ders: Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan Hayat-ı Tayyibe

8. Ders: Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan Hayat-ı Tayyibe

Mübarek “Rahim” ismi hakkında sohbet ediyorduk. Dedik ki, rahimî rahmet, hem dünyada, hem de ahirette sadece iman ehli için söz konusudur. Allah’ın mümine dünyadaki ihsanından daha önce bahsettik. Ama şimdi Allah’ın mümine dünyada olan ihsan ve lütfünden bazı örnekler arz edeceğiz. Kur’ân’da Allah’ın mümine olan ihsanlarından biri “Hayat-ı tayyibe” (tertemiz bir yaşayış) (1) olarak tabir edilmiştir. Bu para değil, nimetin hakikatidir. Gerçek zenginlik de budur.

Her kim ki, gerçek bir şekilde Allah’a yönelecek olursa, bu dünyada tatlı ve insanlığa yaraşır bir hayata kavuşur. Dünyada herkes hayattan yakınarak feryat etmektedir. Rahatsızlık izharında bulunmaktadır. Hayat kendilerine çok ağır gelmektedir. Neticede bazı gençler intihara başvuruyorlar. Bu hayattan kurtulmak için kendilerini öldürmeyi bile göze alıyorlar. Ama insan mümin olursa, ona tatlı ve temiz bir hayat ihsan edilir ki, dünyada tam bir rahatlık ve huzur içinde yaşar.

Ayet-i şerife’de yer alan “tertemiz bir yaşayış” ifadesi hakkında Masum İmam’dan bir rivayet nakledilmiştir. Elbette bu rivayette maksat bir örnek ve mısdak zikretmektir. İmam (a.s) “Hayat-ı tayyibe”yi “kanaat” olarak tefsir etmiştir. Kanaat, yani Allah’ın verdiği şeylere, insanın kani ve razı olmasıdır. Allah’ın kendisine takdir ettiği şeylere teslim olmasıdır. Allah’a iman eden bir kimse, hırs ve tamah ateşinden kurtulur. Cehennem gibi, “Daha yok mu?” demez.

Ama diğer insanlar hırs yüzünden, oldukça zahmetlere katlanıyorlar. Bunların asla huzurları yoktur. Bir saat olsun rahat yaşayamazlar. Daima koşturup dururlar. Asla huzurları yoktur. İmanın alameti kanaattir. Mümin kanidir. Allah’a iman etmiştir o. Allah her ne yaparsa, tatlı gelir ona. Asla hırs duymaz, tamah etmez ve neticede de günah işlemez…

Hz. Ebuzer’in öyküsünü önceden arz etmiştim. Ebuzer (r.a) Şam’a yerleşince, İmam Ali’nin (a.s) lehine birtakım tebliğ ve çalışmalarda bulundu. Ebuzer sıradan bir Müslüman değildi. Ebuzer hakkında Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

Gökler Ebuzer’den daha doğru sözlü birisine gölge etmiş değildir.

Ebuzer de Ali (a.s) yolunda tebliğde bulunuyordu. Muaviye onu engellemekten aciz kalmıştı. Yavaş yavaş Muaviye ve Benî Ümeyye’nin kötülükleri hakkında konuştuğunu da duyunca, artık bunu neye mal olursa olsun engellemeğe karar verdi. Mal ve makama oldukça önem veren dünyaperest Muaviye, Ebuzer’i de parayla kandırabileceğini zannetti. Muaviye’nin kurnaz ve akıllı iki de kölesi vardı. Onlara iki yüz altın vererek şöyle dedi: “Eğer bu parayı Ebuzer’e verir ve ona da kabul ettirebilirseniz ikinizi de azat ederim.”

Bu iki köle Ebuzer’in huzuruna vardılar ve parayı kendisine vererek, “Bu paralar sizindir.” dediler. Ebuzer, “Bunu nereden getirdiniz?” diye sordu. Onlar, “Muaviye’den” diye cevap verdiler. “Acaba kendi şahsi mülkünden midir yoksa beytülmalden mi?” diye soruduğunda, “beytülmaldendir.” dediler. “Acaba her Müslümana iki yüz altın verdi mi?” diye sorduğunda dediler ki: “Hayır, sadece size gönderdi. Zira siz Peygamber’in (s.a.a) sahabesisiniz. Bu yüzden sadece size ihsanda bulundu.”

Ebuzer, “Ben imtiyaz ve ayrıcalığa razı değilim. Bunca fakir ve zayıf var, niye onlar arasında taksim etmiyor?” dediğinde, onlar, “Siz de muhtaçsınız. Bu yoksulluk içindeki hayatınızı değiştirin. Hayatınıza bir düzen verin.” dediler. Ebuzer de, “Şu leğendekiler olduğu müddetçe ben muhtaç değilim.” dedi.

Onlar o leğenin altınlarla dolu olduğunu zannettiler. Gidip bakınca iki parça arpa ekmeğinden başka hiçbir şeyin olmadığını gördüler. Ebuzer şöyle dedi: “Birisi iftarlığım, diğeri ise sahurum içindir. Bu da benim için yeterlidir. Yarın da eğer yaşayacak olursam, Allah rızkımı ulaştırır. Günlük yiyeceği olan birinin ne ihtiyacı olabilir ki?”

Onlar Ebuzer’in dinini parayla satın almak istiyorlardı. Ama Ebuzer Allah’ın verdikleriyle yetinip kanaat etmiş ve tamah etmemişti. Sen yarın sağ kalacağını nereden biliyorsun? Şu anda oturup da sadece malından yiyecek olsan dahi bir yıl yeter sana. O hâlde niçin tamah ediyorsun?

Ya Rabbi, bizlere “tertemiz bir yaşayış” ver. Eğer mümin olacak olursan, imanın emniyetinden nasibini alırsın. Sükûnet ve huzur bulursun. Hırs ateşinden kurtulursun. Aksi takdirde haberin dahi olmadan bir ömür yanar durursun.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:

Açgözlü insan, altından iki dağ arasında dahi olsa yine de huzur bulmaz.

Yani hırs ateşi öyle bir alevlenmektedir ki, insan kendisini daima muhtaç görmektedir. Daima “Benim neyim var ki?” demektedir. Meselâ iki altın dağı dahi olsa, üçüncüsünün peşinde koşacaktır. Meğerki iman gelsin, Allah lütfetsin ve rahmet elini uzatsın da onu kurtarsın. Kumeyl duasında da şöyle buyrulmuştur:

Ya Rabbi, beni taksimine razı ve kani kıl.

Allah’ın rahim rahmetinin mısdakı oldukça çoktur.

Allah’ın mümine dünyada ettiği ihsanlardan biri de, gönlünü açmasıdır. Allah her kimi hidayete erdirmek isterse, ilkönce onun gönlünü açar. Mümine edilen ihsanlardan biri de gönlüne genişlik vermesidir. Yani gönlü çocukluk haletinden çıkmakta, gaybe yönelmekte ve büyükleri tanımaktadır. Gönlü açılınca, kendisi de büyümektedir.

Cömert bir şahıs, ziyafet vermek isteyince, “herkes istediği kadar alsın” diye ilan eder. Ama biri tabak, diğeri tencere, başka biri ise ayrı bir şey getirir. Allah, kabını geniş kılsın ki, ilim ve marifet nuruna tahammül edesin. Böylece “Allah yolunda harcadıklarının kalıcı olduğu” hakikati bir güneş gibi zahir ve açık olsun sana.

İmam Ali (a.s) iman ehlinin sıfatlarını beyan ederken şöyle buyuruyor:

Başkalarının ganimet saydığını, o zarar sayar ve başkalarının zarar saydığını ise ganimet sayar.

Yani o kadar gönlü geniştir ki, maddeye galebe çalmıştır. Sadece Allah için olan şeylerin baki olduğunu çok iyi bilmektedir. Ama nefis ve heva için olan şeyler ise yok oluşa mahkûmdur. Tıpkı kof bir ceviz gibi…

Mümin topluma bakınca gülmekte ve şöyle demektedir: “Bunlar neyin peşindedirler? Sabahtan akşama kadar neyi düşünüyorlar? Bu daire ve o dairede ne yapıyorlar? Sabahtan akşama kadar muhasebe defterlerini inceleyip duruyorlar!” Niçin amel defterlerinizi incelemiyorsunuz? Seher vaktinde amel defterini de bir incelesene! “Bugün hangi günahları işledin, hangi farzları kaçırdın, bir muhasebe etsene!” Bunlar amellerin gazetesi konumundadır; niçin okumuyorsun?

Gönül genişliğine sahip olmadıkça, insan bu meselelerin peşinden gidemez. Büyük olan ahiret de, büyükler içindir.(2) Oraya ulaşınca mutlak nimet ve büyük saltanatın orada olduğunu görürsün.(3)

Aklıma bir kıssa geldi. Büyüklerden biri şöyle naklediyordu: Bir gece hakikat âleminde berzah cennetinden bir manzara gördüm. Geniş caddeleri, uzun ağaçları, çeşitli meyveleri, büyük sarayları içine alan bir yer… En üst yerde bir şahıs tam bir heybet ve azamet içinde oturmuştu. O anda anladım ki bu, dünyayla ilgili bir hadise değildir. Kendi kendime, “Ya Rabbi, bu şahıs kimdir?” deyip durdum. Allah’ın bana bildirmesini istedim. Aniden o şahıs, “Ben bir hamalım.” diye seslendi. Yani şu yük taşıyan ve insanlar nezdinde en zayıf ve hakir mesleği olan bir insan. Ahiret âleminin durumu buradan başka ve ayrı bir şeydir. Mizan ve ölçü farklıdır. Kendisine, “Allah sana bu kudreti nasıl verdi?” diye sordum. Şöyle dedi:

İman ve amel sebebiyle… Asla farzlarımı kaçırmadım. Haram işlemedim. Hiç kimsenin hakkını zayi etmedim. Bilhassa bu üç amele çok riayet ediyordum ki, bu ameller Allah tarafından da kabul oldu. Bu cümleden cemaat namazlarını kaçırmazdım. Her türlü kâr ve maddî yararları bir kenara bırakıyor, cemaat namazına katılıyordum. ‘Müşterim var’ demiyordum. Bilakis ‘Daha iyi müşterim var ve o Allah’tır’ diyerek fani müşteriyi terk ediyor ve baki müşterinin huzuruna gidiyordum.

Akşam olunca iki müşteriniz vardır. Birincisi Allah, ikincisi ise Şeytan’dır. Hangisini seçiyorsunuz? Mescidi mi, sinema ve fesat merkezlerini mi? Ey Rahman’dan çok Şeytan’a itaat eden kimse, Allah’tan başkasına teveccüh etmek doğru değildir.

İmanın alametlerinden biri de, Allah’ın insanı aydınlatmasıdır. Allah, müminin şerif nefsinde aydın bir ışık yakmakta ve mümin de bunun bereketiyle yolunu teşhis etmektedir.(4) Diğerleri heva ve heveslerin zulmetinde bocalamaktadır. Hareketleri bir kısırdöngüden ibarettir. Kendi hayalleri etrafında dönmektedirler. Onlara, “Hayatta herhangi bir hedefiniz var mı?” diye soracak olursan bilemezler. Ama müminin bir nuru vardır ki, onun vesilesiyle hayattaki hedefini teşhis ve tespit etmektedir. Sadece Allah’a hizmet edebilmenin düşüncesini taşımaktadır. Her türlü hayır işlerine teşebbüs etmektedir. Bununla sadece Allah’ın kendisine rahmet etmesini ümit etmektedir. Birinin sorununu halledince veya birinin borcunu ödeyince, sadece Allah’ın, kendisini bağışlamasını arzu etmektedir. Hedef ve maksadı bellidir. Ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini çok iyi bilmektedir.

Aklı fikri parasında olan bir milyonere, “Ne istiyorsun?” diye soracak olursan, “Şu milyonum iki milyon olsun.” der. “Pekâlâ, ondan sonra ne arzun var?” diye soracak olursan, “İki milyonum dört milyon olsun.” der. Sonrası ne? Paradan başka bir hedefi yoktur. Ama bu paradan ne kadar götürebileceksin? Öyle bir yere varmaktadır ki, sonunda kör olmaktadır. Karanlıkta dönüp durmaktadır. Hedefi nedir? Bu hâliyle âdeta “Bankada bir milyarım olsun; o zaman kabre gireyim.” demektedir. Bu körlük değil midir? Leş kargaları saldırarak paralarını kendi aralarında taksim edecektir. Ama kendisi bin bir bela ve felaket içinde kabre doğru sürünmektedir. Kendisini soyacaklar ve çırılçıplak bir tek kefen içinde toprağa vereceklerdir.

Ama insan mümin olursa ne yapacağını bilir. Hareketinin hangi hedef için olduğunun ve bu dünyaya niçin geldiğinin farkındadır. Ahirette ne olacağını da bilmektedir. Hedefin teşhisi için, Allah’ın ihsan ettiği o nura sahip olmak gerekir.

Allah’ım, senin ihsanların çoktur. Biz de böyle iflas etmiş durumdayız. Allah’ım! Bu Ramazan ayında bizlere ilim ve marifet nuru ver. Gönül açıklığı ihsan et. Böylece hakikatşinas olalım. Allah’ım! Bizlere kanaat ver, tertemiz bir hayat nasip et, rıza ve teslim makamını ihsan et.

Ebu Hamza duasında şöyle buyrulmaktadır:

Ey Allah! Üstün ihsanların nerede, tatlı hibelerin nerede, güzel islerin nerede, azim fazlın nerede, yüce minnetin nerede, eski ihsanın nerede, keremin nerede ey Kerim?!…

İhsanlar bunlardır işte! Allah’ın ihsanları da azametine uygundur. Dünya malını Karun’a, dünya makamını Firavun’a vermektedir. Allah’ın ihsanları ise ilim nuru, yakin, marifet, rıza, sabır, şükür, kanaat ve gönül açıklığıdır. Allah’ım, bu ihsanlarını bize de nasip et. Allah’ım, bizlere aydınlık ve hakikat nuruyla birlikte olan bir iman nasip et; biz de marifet ehliyle birlikte olalım, bizlere ihsan edeceğin ilim ve marifet nuruyla önümüzü görelim. Bütün bunlar dünyada var olan rahmetlerdir. Ama berzah âleminde Allah’ın inayet ettikleri söylenecek gibi değildir. Ne ihsanlar, ne ikramlar ve ne teşrifatlar var!…

On bin melek, mümine tebrik ve teşrif için gelmektedir. Müminin bir sarayı vardır ki, bin kapıya sahiptir. Bu on bin melek bu bin kapıdan gelmekte ve müminin izniyle girmektedirler.

Ve melekler her kapıdan onların yanlarına girerler de, “Esenlik size!” derler, “Sabrettiğinizden dolayı.” Gerçekten de dünya yurdunun bu sonucu ne de güzeldir!(5)

Allah’ın müminlere bu selâmı da rahimî bir rahmettir.

Allah’ın ahiretteki rahmetinden biri de müminin istediği her şeyin yanında hazır olmasıdır.(6)Bu dünyada her irade ettiği tahakkuk eden kimdir? Hiç kimse! Ama bu saltanat cennette mümin için vardır. Cennette her ne isterse o olur. Zira o, dünyada Allah’a tâbi olmuş ve arzularını bir kenara atmıştı. Bu yüzden Allah da ebedî saltanatı onun ihtiyarına bırakmaktadır. O, dünyada kırk elli yıl boyunca Allah’a itaat etmişti.

Ölümün ilk anından itibaren artık “beyefendi” olmaktadır. “Bugün Allah’ın günüdür.” Allah’ın kullarına ihsan ettiği bir gündür. Kuluna hazırladığı makamları ihsan ve izhar ettiği bir gündür.

Ya Rabbi, bizlere yardım et ki, bir kul gibi yaşayalım. Bencillik ve gösterişler bir kenara çekilsin. “Ben senin zayıf, zelil, hakir, miskin ve mütevazı kulunum.”

Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır:

Onlara Allah’ın günlerini hatırlat.(7)

Bugün senin günündür. Şu anda bir şeyler yapabilirsin. Ama bir gün gelecek ki, hiçbir şey yapamayacaksın. O gün Allah’ın, insanın elinden tuttuğu gündür. Ölümün ilk saati ve kabir, Allah’ın insanın elinden tuttuğu ilk lahzalardır. O gün Allah’ın günüdür. Bugün bir şeyler yapabilir, hareket edebilirsin. O hâlde edebildiğince kullukta bulunmaya çalış ki, Allah da o günde Mevla’n olsun.(8)

Bugün eliniz açıktır. Ama çok geçmeden bu eller kefene bürünecektir. Ellerin açık ve sesin de çıktığı müddetçe ellerini başının üzerine koy ve de ki: “Ey Allah! Bağışla beni!”

Bütün günahlarımdan celal ve ikram sahibi Allah’a tövbe eder ve beni yarlıgamasını dilerim.

(1)- Nahl/97

(2)- İsrâ/22

(3)- Dehr/20

(4)- En’âm/122

(5)- Ra’d/23-24

(6)- Kaf/35

(7)- İbrâhîm/5

(8)- Muhammed/12

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz