Perşembe , 14 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » 9. Ders: İlk ve Son Söz Allah’ın Hamdüsenasıdır
9. Ders: İlk ve Son Söz Allah’ın Hamdüsenasıdır

9. Ders: İlk ve Son Söz Allah’ın Hamdüsenasıdır

9. Ders

Bismillahirrahmanirrahim

”Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi O’nu noksan sıfatlardan tenzih eder ve hiçbir şey yoktur ki, O’na hamdederek noksan sıfatlardan tenzih etmesin. Fakat siz, onların tespih edişlerini kavramıyorsunuz. Şüphe yok O, halimdir, çok bağışlayandır.” (İsrâ/44)

İlk ve Son Söz Allah’ın Hamdüsenasıdır

Besmele hakkında yeterince sohbet ettik. Besmele’den sonra ilk ayet “Elhamdu lillahi Rabbi’l-âlemin” (Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur) ayetidir. Nehcü’l-Belâga’nın birçok hutbeleri, Allah’ın sena ve övgüsüyle doludur. Büyük şahsiyetler konuşmalarında Besmele’den sonra daima Allah’ı hamdederlerdi. Sahife-i Seccadiye’nin şerhinde şöyle bir rivayet yer almıştır:

Âdem’in (a.s) yaratılışı tamamlanınca aksırdı. Allah’ın verdiği bir ilhamla “elhamdulillahi Rabbi’l-âlemin” dedi. Babamız Hz. Âdem’in (a.s) bu dünyada söylediği ilk cümle âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hamdüsenasıydı.

Cennet ehlinin cennette sükûn bulduktan sonra söyleyeceği ilk söz Allah’ın hamdüsenasıdır. Kur’ân-ı Mecid de birçok yerde Allah’a hamdüsena etmeyi emretmiştir. Sabah akşam Allah’a hamdetmeyi unutmayınız. Güneş doğarken ve batarken Allah’a hamdetmekle emrolunmuş bulunuyoruz. Peygamber’in (s.a.a) ömrünün sonunda nazil olan Nasr Suresi’nde de Peygamber’e şöyle emredilmiştir:

Artık Rabbine hamdederek tenzih et O’nu ve bağış dile O’ndan. [1]

Yani, Mekke fethedildiği için Allah’a hamdet, O’ndan mağfiret dile. Bu yüzden nakledildiği üzere Peygamberimiz otururken, ayakta dururken, giderken, yatarken, yani bütün hâllerinde şu cümleleri tekrarlardı:

Allah’ım, sen münezzehsin, sana hamdeder, senden yarlıganma diler ve sana dönerim.

“Niçin bu zikri daima tekrar ediyorsunuz?” diye sorunca da şöyle buyururdu:

Bana ölümümün yakın olduğunu ve bu zikri tekrarlamamı emrettiler.

Bu mübarek cümleyi tekrarlamanın birçok sevap ve ecri vardır. Defalarca işitmiş ve duymuşsunuzdur. Ben sadece muteber olan bir rivayeti nakletmekle yetiniyorum. Şeyh Saduk muttasıl bir senetle şöyle nakletmektedir:

Bir kimse, “el-Hamdü lillahi kema huve hakkuh (Lâyığınca hamt Allah’a mahsustur).” derse, kâtip melekler bunun sevabını yazmaktan aciz kalırlar. “Ey Allah! Ne yazalım, sevabının ne olduğunu bilemiyoruz?” derler. Nida gelir ki: “Cümleyi olduğu gibi yazın. Sevabı bize aittir.”

Mühim olan, “elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin”in manasını bilmektir. Hamd (Fâtiha) Suresi o kadar mühimdir ki, bir kimse namazda (ilk iki rekâtta) bilerek bu sureyi okumazsa namazı batıldır. Bu hamt nedir ki, bu kadar emredilmiştir? Kemal karşısında methetmeye hamt diyorlar. Ama bu kemal bazen zatîdir, yani zatî bir noksanlığı olmadığı sebebiyledir. Bazen de sıfat karşısında methetmektir. Mesela ilmi kâmildir. Varlıklardan iğne ucu kadar dahi olsun hiçbir şey Allah’ın ilminin dışında değildir.[2] İlmin veya ilimle birlikte olan sabrın[3] veya Hakk’ın sonsuz kudretinin kemali karşısında hamdetmek…

Bazen de medhüsena fiiller mukabilinde yapılmaktadır. Meselâ Allah’ın kerem ve bağışı gibi. Muhatap, kâfir olmasına rağmen Allah’ın keremi bu dünyada ona da şamil olmaktadır. Veya bir Müslüman günah işliyor; ama Allah onu bağışlıyor. Hâlbuki ona azap da edebilir.[4]

Elbette bütün mevcudat Allah’ı sena etmektedir. Ama insandan daha fazlası beklenir. Bu konu çok dakiktir. Dolayısıyla da herkesin anlaması için biraz sade bir şekilde beyan etmeye çalışacağız. Velhasıl, Allah’ın senası ya zatî kemali ya sıfatî kemali veya noksansız fiili sebebiyledir. Yani baştanbaşa hikmet dolu işleri mukabilinde…

Kur’ân’da hamdin emredilmesinin (Nasr/3) manası sadece dilinle “elhamdülillah” demek değildir. Ne dediğini anlamadan, hamdın ne olduğunu bilmeden ve hamdın sadece Allah’a mahsus olduğunu tasdik etmeden, sadece dil ile söylemenin faydası azdır insan için. Bu konunun izahı ileride gelecektir.

Marifet olmaksızın sadece “elhamdülillah” demenin fazla bir yararı yoktur insana. Bütün varlık âlemi hâl diliyle Allah’a “suphanallah” ve “elhamdülillah” demektedir. Kalp teveccühü ve manaların tezekkürü olmadıktan sonra, dille zikretmenin fazla bir faydası olmaz insana. Bu şekil zikir bütün varlıklarda mevcuttur. Ama onlar anlamıyorlar. Yani ilimlerine ilimleri yok onların.

Kur’ân-ı Mecid, “Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı hamt ve tespih etmesin.” buyuruyor. Nefiy ve ispat vardır. Yani Allah’ı zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Hatta etimiz, cildimiz, ağacın yaprakları, çöldeki çakıllar, yağmur taneleri, velhasıl mülk ve melekût âleminde var olan her şey “suphanallah ve’l-hamdulillah” demektedirler. Ama biz onların tespihini anlamıyoruz. Varlıklar, kendi ilimlerine ilimleri yoktur. Dolayısıyla da Hakk’ı tespih ve hamdettiklerini anlamıyorlar.

Araştırmacılardan her biri bu mevzuda birtakım incelemeler yapmıştır. Özellikle de Hace Nasiruddin-i Tusî’nin bu hususta ilgi çekici bir beyanı vardır. Örneğin diyorlar ki: İlim ve şuur sadece insana has bir şey değildir. Varlığın bulunduğu her yerde şuur da vardır. Ama bunun da mertebeleri vardır. Vücut zayıf oldukça, şuur ve idrak da o kadar zayıf olur. Misal olarak bitkileri gösteriyorlar. Biz bitkilerin şuursuz birer varlık olduğunu zannediyoruz. Ama dikkat ettiğimizde onların da kendilerine göre bir şuura sahip olduklarını görüyoruz.

Büyük ağaçların bitişiğindeki küçük fidan ve bitkiler de büyüdükçe güneş ışınlarından istifade edebilmek için belli bir cihete doğru eğilmektedir. O hâlde bir idrakleri olmalıdır. Nehir kenarlarındaki ağaçlar büyüktürler. İnsan dikkat edecek olursa, bu ağaçların köklerinin suya doğru meylettiğini görür. Hiçbirinin kökü su olmayan cihete yönelmemektedir. Zira suyun hayat maddesi olduğunu anlıyorlar.

Yine diyorlar ki: Kabak da çiçek açınca herhangi bir engelle karşılaşırsa ve hatta bir engelle karşılaşmadan önce hemen cihetini değiştirmektedir.

Tantavî, tefsirinde şöyle diyor:

Son zamanlarda yeni bir ağaç keşfedildi. Araplar buna “mufteris” ağacı diyorlar. Yapraklarının özel bir hassasiyeti vardır. Bir kuş, üzerine konunca yaprakları toplanarak o hayvanı yakalar. Kanını emdikten sonra da açılarak cansız ve kansız hayvanı kendi hâline bırakır!

Gerçekten de bitkilerdeki bu şuur ilginçtir. Bütün bunlar bitkilerin kendi haddinde bir idrakleri olduğunu göstermiyor mu?

Hurma ağaçlarının şuuru da ilginçtir. Bazıları dişi ve erkek hurma ağaçlarının seviştiğini bile naklediyorlar. Birkaç ay içinde birbirinden uzakta olan iki hurma ağacı birbirine yaklaşmakta ve tedricen birbirlerine muttasıl olmaktadırlar. Elbette bitkilerdeki şuur, hayvanlardaki şuurdan daha zayıftır. Zira vücutları da hayvanların vücudundan daha zayıftır. Hayvanın vücut mertebesi daha kuvvetli ve şiddetli olduğu için şuurları da fazladır. Sadece yemek ve içmek hususundaki şuurlarını kastetmiyoruz. Bundan da üstün bir mertebeye sahiptirler.

Nitekim Nahl Suresi’nde de bu hakikat beyan edilmiştir.[5] Meselâ balarısı o kadar küçük olmasına rağmen insanı şaşırtıcı bir şuura sahiptir. Mimarlıkta ustadır. Yaptığı kovanlara bir baksanıza! Altı köşeli bir ev yapmaktadır kendisine. Bu ne şuurdur ki, üçgen ve dikdörtgen değil de sadece altıgen bir binayı tercih etmektedir! Altı köşeli bir yapının zaviyeleri, bala yer vermek için tutumluluk açısından en iyi şekildir. Hangi mimar, ev yapımı ve feza açısından bu zaviyelere bile dikkat etmektedir?

Pergelle bile çizecek olsa şu uzun el ve ayaklarıyla nasıl böyle bir yuva yapabilir! Gerçekten de elhamdülillah. Medhüsena sadece Allah’adır. Şuur dediğin nedir ki? Mühendis bey, belki pergelle bile bu kadar latif ve zarif bir ev çizemez.

Balarısı sabah kovanından dışarı çıkınca, hangi çiçeğin üzerine konacağını çok iyi bilmektedir. Hangi çiçekten istifade edip bal üreteceği hususunda şuur ve idraki vardır. Kaç bin tane birden çıkmakta ve hepsi de geri döndüğünde kendi evine gitmektedir. Hiçbirisi yanlışlık yapıp da başkasının evine gitmemektedir. Hepsinin de evi birbirine benzemektedir. Hâlbuki insan bile bazen bu hususta yanlışlığa düşmektedir.

İnsan, gururunu bir kenara bırakmalıdır. Hayvanların bile Allah’a hamdettiğini duyunca, “Nasıl olur da şu şuursuz hayvanlar Allah’a hamdedebilir?” dememelidir. Onların da kendi haddinde bir şuuru vardır. Allah’ın nimetleri içinde yüzen, anlayan ama Allah’a şükür ve hamdetmeyen insan, hayvandan daha aşağıdır ve hakikatte ondan daha şuursuzdur.

Aklıma şeriatta yer alan edepler hakkında bir rivayet geldi, sizlere de nakledeyim. Bu rivayet hayvanların bakımı hakkındadır. Resulullah (s.a.a) iki şeyi yasaklamıştır. Birisi dağlamaktır. Eskiden hayvanları, kaybolmasın ve diğer hayvanlara karışmasın diye nişane olarak dağlıyorlardı. Bu iş şeriat açısından doğru değildir. Hayvanların yüzüne vurmak da doğru değildir. Hayvanın yüzüne tokat vurmak doğru değilse, insanın yüzüne vurmak nasıldır? Dilsiz çocuğuna tokat atan insanın, Allah’a verebileceği ne cevabı olabilir ki? Eğer tokadın yeri kızarırsa iki miskal, morarırsa dört miskal altın diyet vermelidir. Bu ister kendi çocuğu olsun, ister başkasının, fark etmez. Resulullah’ın (s.a.a), “Hayvanları dağlamayın ve yüzlerine vurmayın.” demesinin sebebi, onların Allah’ı hamt ve tespih etmeleri sebebiyledir. Ama birçok merkepler vardır ki, kendisine binen kimseden daha iyi ve şuurludur. Eşeğe binen çok kişi vardır ki, altındaki eşek, ondan yüz kat daha şereflidir. Çünkü eşek asla sövmez; gıybet etmez; kimseye vurmaz; kimsenin haysiyetini çiğnemez. Şu anda hayvanların şuurunu ispat etmeye çalışıyoruz. Sonra da tespih ve hamdın keyfiyeti hakkında sohbet edeceğiz.

Acaba başının üzerinde uçuşan şu kuşların şuursuz olduğunu mu zannediyorsun? Hayır, öyle değildir. Yerdeki bütün hayvanlar ile gökteki tüm kuşlar da insanlar gibi birer ümmettir.[6] Bütün kuşlar, otlayanlar ve sürüngenler de sizin gibi birer toplulukturlar. Hepsi de Allah’a hamt ve tespih etmektedirler. Hepsinin de şuuru vardır. Nitekim Kur’ân da şöyle buyuruyor:

Kuşları araştırdı da, “Ne oldu?” dedi, “Hüdhüd’ü görmüyorum? Yoksa bir yere mi gidip gizlendi? Onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım. Yahut onu keseceğim yahut da bana (neden bulunmadığının sebebini açıklayan) açık bir delil gösterir.”[7]

Bu esnada Hüdhüd geldi. Ama makul bir özür, kesin bir delil ve sevindirici bir haberle geldiğinden dolayı, Hz. Süleyman (s.a) onu affetti. Hüdhüd şöyle dedi:

Senin henüz bilmediğin bir şey öğrendim ve sana Sebe’den doğru sağlam bir haber getirdim. Orda onlara bir kadının hükümdar olduğunu gördüm. Kendisine her şey verilmiş ve bir de çok büyük tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp güneşe secde eder buldum ve Şeytan onlara yaptıklarını bezemiş de yoldan çıkarmış onları ve onlar doğru yolu bulamıyorlar.[8]

Hüdhüd bu haberleri Süleyman’a (a.s) getirince, Hz. Süleyman (a.s) şöyle buyurdu:

Öyleyse git şu mektubumu götür onlara; sonra da biraz (öteye) çekil onlardan, bak bakalım ne cevap verecekler.[9]

Mektubu yazarak Hüdhüd’e verdi. Mektupta Hz. Süleyman onlara, Müslüman olmalarını, aksi takdirde onlarla savaş için büyük bir ordu göndereceğini bildirmişti. Hüdhüd de mektubu alarak doğrudan doğruya Sebe’ kraliçesine götürdü. Kur’ân’da yer alan bu kıssadan da anlaşıldığı gibi hayvanların da şuuru vardır.

Merhum Hacı Nurî, Darü’s-Selâm kitabında şöyle naklediyor: Adı aklımda olmayan Necef âlimlerinden biri şöyle diyordu: Evimizde güvercin besliyorduk. Bazen de evimize bir kedi gelip gidiyordu. Bir gün çok sevdiğimiz bu güvercine saldırdı ve götürüp yedi. Çocuklar onu takip ettiyse de bir türlü bulamadılar. Ben de bastonumu yanımda bulunduruyordum. Kediyi görünce, onu tembih etmek istiyordum. Ama birkaç gün asla evimize uğramadı. Buradan da anlaşılıyor ki kedinin şuuru vardır. Uyanıktır. Hıyanet ve hırsızlık ettiği bir eve hemen gitmemek gerektiğini çok iyi biliyordu.

Bir müddet sonra bir gün yavaş yavaş gelmekte olduğunu gördüm. Oldukça ihtiyatlı davranıyordu. Benim onu beklediğimi görüp de kaçmaması için hemen saklandım. Kendi odamda perdenin arkasına gizlendim. O da gelip kütüphaneme girdi. Ben de ardından kütüphaneye girerek kapıyı kapadım.

Kedi kapının kapandığını ve benim de elimdeki bastonum ile kendisine doğru yaklaştığımı görünce, işinin bittiğini ve artık hiçbir kaçış yolunun olmadığını anladı. Aniden kitapların üstüne sıçradı. Oraya buraya koşturup durdu. Sonunda Kur’ân’ın üzerine oturarak yüzünü Kur’ân’ın üzerine yapıştırdı. Adeta Kur’ân’a iltica etmiş, sığınmıştı. Ben hayvanın Kur’ân’a sığındığını görünce, asamı yere bırakarak kapıyı açtım. Kedi de kapının açıldığını görünce yavaş yavaş yürüyerek dışarı çıktı. Ama tövbesinde sadık ve doğru idi. Zira o günden sonra evimizden ne güvercin, ne balık ve ne de et çaldı ve asla ihanette bulunmadı.

İşte bu da hayvanların durumu… İnşallah sonra da hayvanlar ile sair mevcudatın hamt ediş keyfiyetini beyan edeceğiz. Beşerden istenen tespih ve hamdın keyfiyeti de tafsilatlı bir şekilde arz edilecektir. Ya Rabbi, bizleri muvaffak kıl da senin azametini idrak edelim ve nimetlerinin kadrini bilelim.

Biharu’l-Envar kitabında bazı hayvanların Ehlibeyt İmamları karşısında huşu ve tevazu gösterdikleri de nakledilmiştir. Abbasî halifesi Mütevekkil, İmam Ali en-Naki’yi (a.s) yırtıcı hayvanların bulunduğu bir yere atmalarını emretti. Vahşi hayvanların hepsi de aç idiler. Dolayısıyla da İmam’ı parça parça edeceklerini zannediyorlardı. Ama görevliler hayvanların İmam’ın etrafında yerlere uzandığını ve ona saygı gösterdiklerini gördüler. Hayvandır; ama Abbasî halifesi Mütevekkil’den bin kat daha şerefli ve kadirşinastır.

Emirü’l-Müminin’in şahadet günleri yakın olduğu için konuşmama son veriyor ve “Ferhetü’l-Ğerra” adlı kitapta yer alan bir rivayeti siz azizlere nakletmek istiyorum. Büyük Şiî âlimlerinden birinden şöyle naklediliyor:

Bir gece Emirü’l-Müminin’in (a.s) kabrini ziyarete gittim. (Elbette bu olay sekiz asır önce olmuştur ve mezkûr kitabın yazarı da Seyyid İbn Tavus’un torunlarından biridir. O zamanlar o geniş çölde İmam’ın (a.s) kabri etrafında birkaç küçük kulübeden başka bir şey yoktu.) Aniden bir ses duydum. Bir aslan sesiydi. Baktım ki, bir aslan Hz. Ali’nin (a.s) mübarek mezarı başında öylece duruyor. İlkönce korktum. Ama sonunda kötü bir niyetinin olmadığını gördüm. Zira kötü bir niyeti olsaydı, beni görür görmez saldırır, parça parça ederdi. Ama Hz. Ali’nin (a.s) mezarının başına gelmişti. Bunun bir sırrı olmalıydı.

Aslan öylece kabrin başında inleyip duruyordu. Hava biraz aydınlanınca da ön ayaklarını kabrin üstüne koyup inlediğini gördüm. Tam bir huzur ve itminan içinde kendisine yakınlaştım. Yanına varınca, büyük bir dikenin ayağına batmış olduğunu gördüm. Ayağı iltihaplanmıştı. Oldukça eziyet ve acı çekiyordu. Ama bu Allah vergisi şuuruyla, Hz. Ali’nin (a.s) müşkülleri hallettiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden ormanlardan çıkıp Ali’nin kabrini ziyarete gelmişti!

Allah etsin de Ali’ye tevessül etmekle, bizim de günahlarımız silinsin. Allah’ın selâmı üzerine olsun ey Emirü’l-Müminin!…

[1]- Nasr/3

[2]- Sebe’/3

[3]- İftitah Duası

[4]- İftitah Duası

[5]- Nahl/70-71

[6]- En’âm/38

[7]- Neml/20-21

[8]- Neml/24

[9]- Neml/28

Not:Ayetullah Hüseyin Destgayb(r.a.)’ın ”Ramazan Ayı Dersleri (Fatiha Suresi’nin Tefsiri)” kitabından alıntıdır.

islamivahdet.com

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz