Çarşamba , 13 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Öncü Şahsiyetler » Allame Tabatabai » Akıl ve aşkın rivayeti: Dr. Gulam Hüseyin İbrahimi Dinani ile söyleşi (3)
Akıl ve aşkın rivayeti: Dr. Gulam Hüseyin İbrahimi Dinani ile söyleşi (3)

Akıl ve aşkın rivayeti: Dr. Gulam Hüseyin İbrahimi Dinani ile söyleşi (3)

O dönemde Sühreverdi, İslam dünyasının doğusunda, İran’da İbn Rüşd’ün aklına bile gelmeyen başka bir felsefe kurdu. Sühreverdi’den sonra da İslam felsefesinde bir başka akım yine İran’da başladı; Molla Sadra’dan Allame Tabatabai’ye kadar ilerledi.

Monazereh.ir

Keyhan-ı Ferhengi: Üstat geçtiğimiz oturumda zat-ı alinizin gıyabında Sayın İsmaili ile konuştuk. İzin verirseniz bu oturumda yeniden normal şekilde hayatınız ve öğreniminizle ilgili konuya geri dönelim. Nasıl oldu da Kum İlmiye Havzasındaki ders-i haricden sonra üniversiteye gittiniz?

Üstat Dinani: Kum’dan Tahran’a geldiğimde aslında geçici hocaydım. O dönemde kalabalık bir ders sınıfım vardı. KifayeResail ve Manzume dersleri veriyordum. Evlilik yaşına girmiştim; fakat o dönemde öğrenim ve öğretime o kadar hevesliydim ki adeta başka bir dünyada doyuyordum ve kendi geleceğimi hiç düşünmüyordum. Derken bir anda evlenme yaşına girdiğimi hatta evlilikte biraz da geciktiğimi fark ettim.

Kaç yaşındaydınız?

Yaklaşık 27, 28 yaşlarındaydım. Durumum da fena değildi. Minbere çıkıyordum, ders veriyordum, gelirim vardı. Fakat bu yolla geçinmekten hoşlanmıyordum. Ben daima kendi içimde de düşünüyordum ve bu ortamı çok da cazip bulmuyordum. Kendi kendime düşünüyordum, başka bir yol olursa, insan bağımsız olabilirse, bir şeye bağlı olmazsa belki daha iyi olabilir. Evet, o yaşta ve o tahsille ticaret de yapamıyordum. Bana gözüken -belki de biraz dar görüşlülüktü- tek yol şuydu: Ders verirsem ve sabit maaş alırsam daha iyi olurdu. Çünkü Kum’da ya İmam payı alacaktım, ya minbere çıkacaktım ve ben bu işi çok fazla sevmiyordum. Evet ders vermek ve sabit maaş almak için kültür sekreteri olmalıydım. Ama bu iş için resmi diploma gerekliydi. Ben bu yüzden yolumu üniversiteye çevirdim.

O yıl Ayetullah Burucerdi’nin vefat yılıydı. Havza da eskisi kadar sıcak değildi. Havzada bir tekdüzelik hali oluşmuştu. Ben o fırsattan yararlandım ve üniversite derslerine ihtiyaç duymaksızın gittim üniversite sınavına katıldım ve kabul aldım. 1975 yılında Tahran Üniversitesinden lisans aldım. Daha sonra Kültürde işe başladım ve Tahran liselerinin sekreteri oldum.

O dönemde de üniversiteye girebilmek için lise diploması gerekiyordu, diplomayı nasıl aldınız?

Dışarıdan sınavlara girip diplomayı aldım.

O dönemde hala din âlimi giysisi mi giyiyordunuz?

Evet hala din âlimi elbisesi giyiyordum ve bu elbiseyle Tahran’da sekreterlik yapıyordum. Bir müddet, Merevi Medresesinde kaldım; ama daha sonra Kültürden sabit maaş almaya başlayınca, bir ev kiraladım ve Tahran’da yaşamaya başladım. Bu arada üniversite tahsiline devam ettim ve yüksek lisans yaptım. Sekreterlik yaptığım bu dönemde daha önce bahsini ettiğim Tahran ve Kum’da Allame Tabatabai’nin gece derslerine katılıyordum. Doktora sınavına da katıldım ve birinci oldum. Doktora sürecimi tamamladım. Henüz tezimin savunmasını yapmadan Meşhed Firdevsi Üniversitesinin ders vermek üzere yardımcı doçent aradığını duydum. Meşhed’e gidip sınava girdim dinler ve felsefe bölümlerine kabul edildim. O dönemde Kültürden üniversiteye geçiş çok zordu. Eğitim ve Öğretim Bakanı Ferah Ruparsai, Kültürdekilerin geçişine çok zor onay veriyordu. Fakat sonunda onay verdi ve ben Meşhed Firdevsi Üniversitesine gittim. Orada her iki bölüm de benden kendisiyle çalışmamı istedi ve benim üzerimde çekişme başladı. Fakat ben felsefe bölümünü tercih ettim. O dönemde Seyyid Celal Aştiyani felsefe bölümünün müdürüydü. Elbette eskiden de onunla dostluğum vardı. Ama kabul almadan önce onu görmeye asla gitmedim. Kabul aldıktan sonra gittim ve onu gördüm. Böylece yıllarca Meşhed’de felsefe dersleri verdim ve orada da din âlimi elbisesini çıkardım.

Bu elbiseyi Meşhed’de terk etmenizin özel bir sebebi var mıydı?

Ben Meşhed’de ders vermenin yanı sıra üniversitede öğrenci işleri görevini de üstlendim. Bu yüzden üniversitenin idari toplantılarına da katılmam gerekiyordu. Üniversitelerin durumu da bildiğiniz gibi o dönemde oldukça acayipti. Devrimden beş, altı yıl önceydi. O idari toplantılara rektörler ve son derece açık giyinen hanımlar da katılır ve hatta ramazan aylarında sigara içerlerdi. Ben de din âlimi elbisem ve sarığımla orada oturmak durumundaydım. Kötülükten sakındırmaya kalktığımda ya kavga etmem ya da üniversiteye hiç gitmemem gerekiyordu. Dolayısıyla benim din âlimi elbisesiyle o toplantılara katılmamın uygun olmadığını gördüm. Sarıklı olarak kalmalı mıyım kalmamalı mıyım konusunda daha önce yaptığım araştırmaların hikâyesi uzun, bunları burada anlatamam. Bu konuda bir kitap yazmalıyım. Sarıklı kalmalı mıyım kalmamalı mıyım diye 10 yıl düşündüm. Bu düşüncelerin sonucu kendi başına bir kitap olur. Belki bir gün Ayinha-yi Feylesofkitabının başında yazdığım gibi bunu da yazarım.

Demek istediğim şu ki bu konuda çok araştırma yaptım ve düşündüm, o şartlarda o elbiseyi terk etmenin maslahata daha uygun olduğunu gördüm ve din âlimi elbisesini kolayca çıkardım.

Öğrencilerin tepkisi ne oldu?

Onlar biraz güldüler ve alkışladılar bitti. Benim elbise değiştirme maceram böyle oldu.

Üstat, bazı düşünce adamları İran’da felsefenin durağanlaşmasının en önemli sebebinin Gazali’nin en önemli eseri olan “Tehafut el-Felasife” adlı kitabı olduğuna inanıyorlar. Siz bu yargıya katılıyor musunuz?

Tehafut el-Felasife Gazali’nin en önemli kitabı değildir. Onun en yıkıcı kitabıdır. Bununla birlikte bu kitap, şimdiye kadar felsefeye karşı yazılmış en etkili kitaptır. Hiçbir kitap, bunun kadar bu konuda etki bırakmamıştır.

Bunun sebebi ne? Kitabın içeriği mi Gazali’nin etkili şahsiyeti mi?

Sebebi, Gazali’nin şahsiyeti ve İslam dünyasında sahip olduğu popülerlikti. Elbette Eşarilik zemini de toplumda hazırdı. Her halükarda İslam en büyük zararlardan birini maalesef Eşarilik’ten gördü ve Eşarilik hala birçok İslam ülkesinde hâkimdir. Eğer filozofları işlerini yapmaya bıraksalardı kesinlikle durumumuz başka olurdu.

Bazıları dini felsefeyle ve filozofları ise dinle, özellikle de İslam’la çelişik ve karşıt görüyor ve İranlı tüm filozofların dinsiz olduğunu söylüyor. 

Onların kendisi de biliyor ki felsefe dine karşı değildir. Bizim tüm filozoflarımız mütedeyyin insanlardır. İslam dünyasındaki dinsiz filozoflar sayıca çok azdır. Bizim filozoflarımız İslam’a çok hizmet etmiştir. İbn Sina’nın hizmetlerini bir düşünün, bu büyük insanın İslam düşüncesine ve kültürüne ne kadar hizmet ettiği hala araştırılmış değildir.

Dr. Dakani: Üstat, şiirle felsefe ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

Şiirin yaratıcı bir tahayyül istediğinden kuşku yok; fakat ben şiirin felsefeyle derin, hatta ayrılmaz bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. Şiirin derinliği felsefedir. Muhtemelen felsefenin derinliği de şiirdir. Ama bazı yerlerde şiir ve felsefe birbirinden ayrılır.

Felsefeye karşıtlık her zaman az çok mevcut olmuştur. Ben Kum’da talebe iken üstatların huzurunda Esfar (Molla Sadra’nın eseri) kitabını okuyorduk, baskılar sonucu bu ders sonlandırıldı. Bunun başlı başına bir hikâyesi var. O dönemde de zahit, âlim, gece namazlarını aksatmayan Allame Tabatabai’nin Esfar derslerine karşı çıkıldı. Daha sonra Esfar‘ın yerine Şifa (İbn Sina) kitabının ders olarak verilmesi kararlaştırıldı.

Keyhan-ı Ferhengi: İmam Humeyni’nin bu meseleye gösterdiği tepki meşhurdur. O, devrimden sonra da bu meseleye değindi ve kendisine nasıl karşı çıkıldığını anlattı.

İmam’ı felsefe dersi vermeye bırakmadılar. O, ömrünün son elli yılında felsefe okutmayı bir kenara bırakmak zorunda kaldı. Eğer bunu bir kenara bırakmasaydı bu zarar görülmezdi.

Keyhan-ı Ferhengi: Sizce bu konuda en çok hangi faktörler rol oynuyor?

Ben, tıpkı İskender’in seddi gibi yolun önünde engel olan etkenin taş kafalılık (tahaccür; taşlaşma, donuklaşma) olduğunu düşünüyorum. Taş kafalılık azizim. İslam dünyasında taş kafalılık hâkim olduğuna göre taş kafalılıkla mücadele etmekten başka çare yok.

Tabi havzalardaki durum artık çok değişti, felsefenin durumu daha iyi oldu. Ayetullah Cevadi-i Amuli tefsir derslerinde felsefenin tefsir meselelerini anlamak için çok yararlı ve gerekli olduğunu söyledi. Geçmişte havzada onun gibilerin konum elde etmesine izin vermezlerdi. 

Evet aynen öyle.

Üstat mümkünse din felsefe ilişkisinden ve ülkemizdeki düşünce tarihinden bahseder misiniz?

Siz soru olarak soruyorsunuz ama benim bütün ömrüm boyunca meselem bunlar oldu. Son yayımlanan eserim, aslında bu iki sorunun cevabını içeriyor. “İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Macerası” adlı üç ciltlik kitapta tam olarak bir tarafta mütekellimler ve müteşerrilerin (Şeriat ehli, fıkıhçılar) diğer tarafta ise filozofların yer aldığı tartışmaları inceledim. Müteşerriler ve mütekellimler hangi esaslı şeyleri söylemişler ve filozoflar onlara ne cevap vermişler.

Aslında demek istiyorum ki onlar birbirleriyle kavga etmeyebilirlerdi. Kavgaları yersizdi ve polemikti. Eğer mütekellimler cedeli ve polemiği bir tarafa bırakabilseydi, müteşerriler de taş kafalılığı bırakabilseydi, en azından İbn Sina ve Molla Sadra gibi filozoflarla kavga ortadan kalkardı. Yani kitabın misyonu budur.

Bu durumda diğer üç ciltlik eseriniz olan “Defter-i Akl ve Ayet-i Aşk” kitabınızın misyonu hangi meseleleri açıklamaya yöneliktir?

İşaret ettiğiniz son üç ciltlik eserimde filozoflar ile ariflerin çekişmesi söz konusu ediliyor. Aslında bu çekişme de yüzeysel bir çekişmedir. Ben bu eserde, akla muhalefet eden hiçbir büyük arif görmediğimi açıkladım. Bunun olduğunu söyleyenler yalan söylüyor. Eğer bazen bir arif, akla ve istidlale yönelik kötü şeyler söylemişse ondan maksadının belli bir akıl ve belli bir özel durum olduğu söylenebilir. Kastettikleri çıkarcı, esir, mukayyet ve dünya işleriyle meşgul olan bir akıldır. Bu düzeyin üstüne çıkamayan akla yöneliktir. Arifler böylesi bir aklı kınamış ve eleştirmiştir. İlahi ve Rahmani olan özgür aklı, hiçbir arif kınamamıştır. En azından büyük arifler bunu yapmamıştır. Tekke ehlinin yaptıklarını söylemiyorum, büyük ariflerden bahsediyorum. Bu kitapta da yazdım. Tüm eserlerini okudum, isimlerini zikrettim kendimden bir şey ilave etmedim. Necmeddin Kübra ya da Baba Tahir gibi ümmi oldukları söylenen şahsiyetler dahi en akılcı adamlardı.

Onlar aklın ve marifetin azameti hakkında öyle şeyler söylemişlerdir ki insan hayretler içinde kalır. Ben bu kitapta bunları gösterdim. Dolayısıyla ben irfanı asla akılcılığa muhalif olarak görmüyorum.

Öyle gözüküyor ki akıl ve aşk ilişkisi ülkemizin düşünce tarihinde biraz yanlış anlaşılmış, bazı noktalarda ifrata veya tefrite düşmüşüz. Siz bu eserde aşkla akıl arasında bir çeşit uzlaşma sağladınız.

Doğru, ifrat ve tefrit her konuda kötüdür. Biz, ülkemizin tarihini yazma konusunda da bu şekilde davranmışız. Bizim bazı yazarlarımız eserlerinde antik İran’ı silmiştir; adeta kendi milliyetlerine küsmüşler. Bazıları da İslam’ı görmediler, onlar da milliyetle din arasında çelişki olduğunu düşünüyorlar. Hâlbuki böyle bir şey yok.

İlginçtir ki şimdi dindar-milliyetçi olduğunu iddia edenler, ne milliyeti doğru anladılar ne de İslam’ı. Maalesef biz de dindar-milliyetçilik gibi olumlu bir nitelemeyi onların resmi ismi olarak kullanıyoruz. Hâlbuki gerçek dindar-milliyetçi olanlar onlar değil, başkaları… 

Bakınız birileri İslam’dan önceki geçmişi görmezden geldiğinde Pur Davud gibi aşırılar da ortaya çıkar ve Zerdüştlüğe meyleder. Bu, işte o taassubun sonucudur. Eğer o yersiz taassuba sahip olmasaydık ve İslam’dan önceki geçmişin gizli kalmasını istemeseydik, bu aşırılıklar ortaya çıkmazdı. İfrat her zaman tefritin neticesidir veya tersi…

Biz, geçmiş tarihimizi olduğu şekliyle İslam öncesinden başlatmalı ve onu dikkatli bir şekilde ders kitaplarına, hatta ilkokul kitaplarına koymalıyız. Böylece çocuklarımız ne olduklarını anlayabilsin. Ülkemizin tarihinde iyisiyle kötüsüyle İslam öncesi bir dönem var. Genç kuşaklar, çocuklar, bunları bilmeliler. Ayrıca İslam İran’a geldiğinde beraberinde hangi güzel şeyleri getirdiğini de öğrenmeliler. Biz eğer antik dönemimizi tanımazsak, İslam’ın azametini de anlayamayız. Mutaassıp bir kesim İslam öncesi dönemin geçmişimizde olmaması için çalışıyor, bu hatadır. Bakınız Kur’an’da Yahudilik, Hıristiyanlık, Sabiilik, Mecusilik resmi olarak tanınmıştır. Sabiiliği çeşitli gerekçelerle görmezden geliyorlar. Ben şimdi Sabiilliği bir tarafa bırakıyorum. Bizim fıkıh kitaplarımızda Yahudilik, Hıristiyanlık, ehl-i kitap olarak tanınmaktadır. Fakat Mecusiliği çaktırmadan reddediyorlar, neden? Diğerlerinden farkı ne? Kur’an’da Yahudilik ve Hıristiyanlık yer aldığı gibi Mecusilik de yer alıyor. Mecusilik antik İran’dır, İslam öncesi İran’dır.

Elbette bilindiği gibi bizim fıkhımızda ve doğal olarak yasalarımızda Zerdüştler de ehl-i kitap olarak tanınmakta ve onlara ehl-i kitap muamelesi yapılmaktadır. Fakat havzalardaki İslam öncesi tarihin çok fazla dikkate alınmaması ayrı bir konudur. Diğer bir konu da şu ki son yüz yıllık tarihte antik İran tarihine haddinden fazla teveccüh gösterilmesi ve İslami İran tarihi ile İslam medeniyetinin görmezden gelinmesi güncel siyaset olmuştu.   

İranlılar medeni bir halktı ve İslam’ı daha iyi anladı. Biz, İslam’dan önce sahip olduğumuz medeniyet sayesinde İslam’ı daha iyi anladık. Vallahi biz İslam’ı başkalarından daha iyi anladık. Vallahi İranlılar, Kur’an’ı daha iyi anladılar. Bu sözler taassupla söylenmiş sözler değil. Müslüman İranlılar daha iyi Kur’an tefsirleri yazdılar; kelam, fıkıh, felsefe ve tüm İslami ilimleri İranlılar daha iyi anladılar. Çünkü medeniyete sahiptiler. Şimdi biz bunu görmezden mi geleceğiz?

Elbette şunu da unutmamak gerekir ki İran’da son iki asırdaki aşırı antik İrancılık da antik İran tarihinin söz konusu edilmesine karşı çıkanlara yönelik bir tepki olmaktan çok Avrupa’daki aşırı nasyonalizmden etkilenmiştir. Batılı ve emperyalist ülkelerin bir tür oryantalist kültür politikasıdır. Bunlar Parsiyan-ı Hind’in ve onların içerideki uzantılarının yardımı ile İran’daki 1400 yıllık İslam’ı görmezden gelmek istediler bu da diğer tarafın aşırılığı oldu.

Biz, tarihimizi başlangıcından itibaren doğru bir şekilde tanımaya çalışmalıyız. Ne idik ve ne olduk. Aynı zamanda gözlerimizi yeni dünyaya kapatmamamız gerekiyor. Aksine yeni dünyayı çok iyi tanımalıyız. Tıpkı Batılıların gelip bizi derinlemesine tanımaları gibi. Biz sadece Batılının ilmini öğrenmekle kalmamalıyız, Batı’nın geçmişte ne olduğunu ve bugün niçin böyle olduğunu görmeliyiz. Eğer kimliğimizi tanımazsak, eğer yeni dünyayı tanımazsak, o zaman en hafif bir rüzgârda sarsılırız. Batı’nın olumlu ve olumsuz taraflarını tanımalı; olumlu yanlarını almalı olumsuz yanlarını bırakmalıyız.

İsmaili: Üstat, eserlerinize de yansıyan özelliklerden biri de sizin İslam felsefesine kendinize özgü bakışınızdır. Bu alanda felsefe tarihi yazan kimseler, iki gruba ayrılıyorlar. Bir grupta doğu bilimciler, diğerinde de Batılı düşünürler var. Batılı düşünürler, İslam felsefesini bir tür Arap felsefesi olarak göstermeye çalışıyor. Doğu bilimcilerin çabası ise İslam felsefesinin Yunan felsefesinin bir şerhi olduğunu söylemeye yönelik. Bu iki bakış açısı felsefe tarihinde çok daha baskın oldu. Henry Corbin, bu konuda farklı bir görüşe sahip ve İslam felsefesine biraz tarih ötesinden bakıyor. Bu noktada sizin çalışmalarınızın da kendine özgü bir özelliği var. Siz İslam felsefesinin bağımsız bir mahiyeti olduğunu ortaya koymaya çalıştınız. Diyorsunuz ki İslam felsefesi farklı ve bağımsız bir mahiyete sahiptir. Yunan felsefesinin gelip meseleleri söz konusu ettiği doğrudur. Fakat bizim de söylediğimiz sözler var. “İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Macerası” adlı kitabınızda siz İslam felsefesini yalnızca “kelam” olarak görmüyorsunuz. Onu akli bir seyir olarak görüyorsunuz. Öte yandan onu Arap veya İranlı olarak da nitelemiyorsunuz. “İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Macerası” diyorsunuz. Fakat İranlıların felsefedeki rolüne dikkat çekiyorsunuz. Lütfen bu bakış açınızı biraz açıklar mısınız?

İzin verirseniz önce bu iki bakış açısının yanlışını arz edeyim. Böylece benim bu konudaki tavrım ortaya çıkmış olur. Öyle gözüküyor ki bu iki grubun da yanlışlık kaynağı, İslam felsefesini Kindi ile başlatmaları ve İbn Rüşd ile bitirmeleridir. İslam felsefesinin Kindi ile başladığını, sonra Farabi ve İbn Sina ile devam edip İbn Rüşd ile de sona erdiğini düşünüyorlar. Tüm felsefe tarihlerine bakın İslam felsefesinin İbn Rüşd ile sona erdiğini yazdıklarını görürsünüz. Bu çok büyük ve tehlikeli bir tarih hatasıdır.

Keyhan-ı Ferhengi: Bu, meselenin aktarımıdır, onların bu yanlışa ya da İslam dünyasında İslam felsefesi tarihi konusunda böylesi bir çıkarıma ulaşmasındaki asli sebep nedir?

Ben onların bu çıkarımının veya tavrının ya açıklama saflığından ya da bilgisizlik veya taassuptan kaynaklandığını sanıyorum. Zaten İslam felsefesini İbn Rüşd ile bitiren birinin ne kadar bilgi sahibi olduğu ortadadır. İbn Rüşd’ü tanıyan birisi bilir ki İbn Rüşd bir şarihtir (şerh eden), ona Aristo’nun şarihi denir. İbn Rüşd’ün tüm çabası Aristo felsefesini şerh etmeye yöneliktir ve Aristo’nun bir zerre bile ötesine geçmeyi istememiştir. O, Aristo’yu tüm kapasitesiyle tümel akıl ve mutlak bilge olarak görür. Bu bakış açısıyla doğal olarak müsteşrikler bunu söylemek ve Araplar da İslam felsefesini Arap felsefesi olarak görmek zorunda. Halbuki gerçek bunun aksinedir.

Öncelikle İbn Rüşd, son İslam filozofu değildir. İbn Rüşd, İslam dünyasının batısında, İspanya’daki Muvahhidin devleti içinde faaliyet gösterdiği sırada İran’da da onun çağdaşı olarak Sühreverdi bulunuyordu. O dönemde Sühreverdi, İslam dünyasının doğusunda, İran’da İbn Rüşd’ün aklına bile gelmeyen başka bir felsefe kurdu. Sühreverdi’den sonra da İslam felsefesinde bir başka akım yine İran’da başladı; Molla Sadra’dan Allame Tabatabai’ye kadar ilerledi. Bunlar, onların eserlerinde yoktur. Bu konular Henry Corbin’in dışındaki hiçbir müsteşrik tarafından bilinmemektedir. Corbin de son döneminde bunun farkına varmıştır.

Keyhan-ı Ferhengi: Müsteşriklerin garazdan veya bilgisizlikten dolayı böyle yazdığını kabul edersek İslam felsefesinin seyri hakkında bu tür bir yargıda bulunmalarının onların politikalarının gereği olduğunu söyleyebiliriz. Burada asıl şaşırtıcı olan Arap düşünürlerinin tavrıdır. İslam felsefesinin seyrini onlar niye doğru anlayamadılar?

Araplar 50 yıl öncesine kadar Molla Sadra’nın adını bile duymamıştı. Şeyh Abdulkerim Zencani yaklaşık 50 yıl önce, gittiği Mısır’daki El Ezher Üniversitesinde bir konuşma yaparak Molla Sadra’yı tanıtmıştı. Bu konuşma yayımlandı. El Ezher’deki tüm hocalar Molla Sadra’nın adını ilk kez orada duyuyorlar. Dr. Taha Hüseyin, orada Şeyh Abdulkerim Zencani’nin elini saygıyla öpüyor.

Bakınız Molla Sadra’nın hayatının üstünden 400 yıl geçiyor; daha onun Esfar kitabını okumamışlardı. Arapların İslam felsefesi tarihine aşina olamayacakları son derece açıktı. Hala da Arap ülkelerinde felsefeden bahsedildiğinde Londra’dan, Paris’ten gelen felsefeler anlaşılır. Onlar İslam felsefesi hakkında yanlış bir tarihi seyirden başka bir şey bilmiyorlar. İslam felsefesinin mahiyetine aşina değiller. İşte bu sebeple sizin tabirinizle tuhaf ve şaşırtıcı yargılarda bulunuyorlar.

Bazı düşünsel akımlar, İslam felsefesinden bahsederler ve onu ithal ve tercüme bir akım olarak değerlendirirler. Lütfen bu değerlendirme hakkında da bilgi verir misiniz?

Bakınız İslam felsefesi, Farabi ile başlıyor. Elbette başlangıçta tercüme ediliyor. Fakat İslam felsefesi asla bir tercüme düzeyinde kalmamıştır. İranlı filozofların her biri yeni sorular sordular. Farabi ve İbn Sina felsefede Aristo ve Eflatun’un söz konusu etmediği yeni sorular söz konusu etti. Farabi felsefede “vahiy nedir” diye sordu. Aristo nerede böyle bir soru sordu? Bu, kendi başına bir felsefi meseledir. Biliyorsunuz bu sözün peşi sıra ne kadar değerli bir yük var ve “vahiy nedir?” sorusuna cevap vermekle hangi meseleler söz konusu oluyor. Bu tarz, İbn Sina’dan sonra da devam ediyor. Sühreverdi zamanında İslam felsefesinde bu kez yeni bir akım başlıyor. Ardından Şiraz ve İsfahan ekolleri var; oradan ta Allame Tabatabai’ye geliyoruz.

Bu durumda felsefenin ışığı, İran’da hiç sönmemiştir. 

Doğrudur. Elbette İran’da bazı olaylar oldu ve sorunlar baş gösterdi; ama Allah’a şükürler oldun ki bu kök incelse de hiçbir zaman kopmadı. Bu ışık bazen sönecek gibi olsa da sönmedi. Tıpkı alevi titrek bir mum gibi oldu; ama sönmedi.

Sizce İran’da felsefi düşüncenin seyri ile ilgili olarak müsteşriklerin ve Arapların doğru bir anlayış sahibi olamamasının sebebi nedir?

Müsteşrikler İran’da felsefe akımından haberdar değildi. Sebeplerden biri şudur: Onlar Doğu ve İslam bilimi araştırmalarında daha çok Mısır’a ya da başka Arap ülkelerine gittiler ve çeşitli sebeplerle İran’a gelmediler. Araplar da çoğunlukla Eşarilik ve felsefe karşıtlığı atmosferi sebebiyle zaten felsefeye dönüp bakmadılar. Siz şu an bile Arap dünyasında filozof bir din âlimi bulamazsınız. Onların filozofları Londra’da veya Paris’te felsefe öğrenimi görmüş kişilerdir. Ama Allame Tabatabai gibi filozof bir din âlimine sahip değiller. Bu yüzden İslam felsefesiyle ilgili olarak yüzeysel bir tarihten ve yanlış bilgilerden başka bir şey bilmiyorlar. İslam felsefesinin mahiyetinden gafildirler. Fakat bir müsteşrik ya da mutaassıp bir Arap olmayan ben, İslam dünyasında felsefenin seyrini, felsefi düşüncenin ortaya çıkışından bugüne kadar araştırmış bir kişi olarak burada söz konusu edilen meselelerin çoğunun başka hiçbir yerde, hatta Batı’da da söz konusu edilmediğini görüyorum. Dolayısıyla İslam felsefesi bir kimliğe sahiptir. Bu kimlik de benim “İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Macerası” adlı kitabımda yazdığım şeydir. Elbette orada ana başlıkları söz konusu ettim; bunun ayrıntıları belki de yüz cilt kitap yazmayı gerektirir. Fakat ben bu üç ciltte yalnızca ana meseleleri anlattım. Hala canlı olan, hala tartışılabilecek nitelikte olan bugünün meselelerini…

Üstat siz yıllar boyunca İslam felsefesi araştırmaları yaptınız. Sizce İslam felsefesinin başlıca özellikleri nelerdir?

Bence İslam felsefesinde daima bir tür maneviyat hâkimdi. Şimdi bu durum Pozitivist veya Makyavelist bir kişi tarafından felsefe karşıtı bir durum olarak nitelenebilir ya da olumsuz bir nitelik olarak söz konusu edilebilir. Fakat olumludur. Bizim âlimlerimiz her zaman ilahi bir bakış açısına sahiptiler. Bu maneviyat her zaman hatta İslam’dan önce bile İran bilgelerinde vardı. İranlılar bilgeliklerini daima maneviyatla yoğurmuştu. Sühreverdi’nin Hikmetu’l-İşrak kitabında isimlerini zikrettiği bilgeler, “ölümsüz bilgelik” (hikmet-i halide; sophia perennis) veya “ebedi akıl” (hered-i cavidan) sahibi kimselerdi. Netice itibariyle bu antik İran’da kökleri olan bir şeydi, İslam’dan sonra da daha güçlü bir şekilde bugüne kadar gelmiştir.

Sizce İslam dünyasındaki felsefi düşünce hareketlerinde ve felsefi ekollerde İranlıların payı ne kadardır? 

İslam dünyasında fikri akımları koruyanlar çoğunlukla İranlılardı. Belki de felsefi ekollerin yüzde 99’u İran’da ortaya çıktı. Felsefi düşünce Farabi’den, İbn Sina’dan, Sühreverdi’den tutun, Molla Sadra’ya Kadı Said Kummi’ye, Molla Muhsin Feyz’e ve nihayet Allame Tabatabai’ye kadar hep İran’da yazıldı. Bu bir gerçekliktir.

İsmaili: Bu bahsin devam ettiricisi olabilecek önemli bir nokta da şudur: Sizin için akli seyir önemliydi. Yalnızca Arapça yazılmış belirli felsefi eserlerle yetinmediniz. Bu yüzden de araştırdınız ve hatta Taftazani’nin belagat konusunda yazdığı eserlerini dahi okudunuz. Onlardan felsefi noktalar çıkardınız. Hatta örneğin Senayi, Nasır- Hüsrev ve Hafız gibi bilge şairlerin şiirlerini inceleyerek saf felsefi ve akli noktalar çıkardınız. Bu tür bir bakış açısı, felsefenin Arapça dilinde yazılmış saf felsefe yazılarından ibaret olduğunu düşünen kişilerin bakış açısından oldukça farklıdır.

Tamamen doğru. Bu örnek, antik İran’daki saf hikmette de vardır. Bakınız Senayi veya Nasır-ı Hüsrev’i yalnızca büyük şairler olarak söz konusu ediyorlar. Onların büyük şair olduğu doğrudur. Fakat onlar aynı zamanda büyük birer bilgeydi. Onların bilgeliği göz ardı edilmiştir. Bu yüzdendir ki ben Senayi, Firdevsi, Nasır-ı Hüsrev ve Hafız gibi şairlerin Farsça şiirlerinde değil, tüm metinlerde bilgelik bulduğumu söyledim. Ben hatta Arap edebiyatında, sarf ve nahiv kitaplarında -elbette onları da İranlılar yazmıştır- bile bilgelikten ve felsefeden izler buldum. İbn Malik’in şiirlerinde bile akılcı ve felsefi izler görüyorum.

Keyhan-ı Ferhengi: Bazı eserlerinizde bu tür konulara değiniyorsunuz.

Evet ben “Vucud-ı Rabit ve Mustakil der Felsef-yi İslami” [İslam Felsefesinde Rabıt ve Müstakilin Varlığı ] adlı kitabımda bu tür hikmete dair eserlere işaret ettim. Hatta Taftazani gibi rabıtın varlığı konusunda tuhaf şeyler söyleyen bir kişinin bile Batı’da bir benzeri bulunamaz. O, beyan ve bedî’ (belağat ilmi) yazmıştır; ama bir bilgedir. Aynı şekilde Mir Seyyid Şerif Cürcani de bir bilgedir. Bu tür noktalara çok az kişi dikkat etmiştir.

Öyle gözüküyor ki felsefe ve siyaset tarihinde ve aynı şekilde İran’da akli seyirde ihmal edilmiş bir diğer nokta da şudur: Bazı araştırmacılar, Farsça şiirlerin asırlar boyunca tüm sanatların, felsefi ve kelami meselelerin hatta ilmi meselelerin yükünü omuzladığına dikkat etmemiştir.    

Gerçekten aynen dediğiniz gibidir. Ben Farsça şiirlerden bahsediyorum, Fars edebiyatının bir bilgelik hazinesi olduğuna inanıyorum.

Birkaç yıldır toplumumuzda tuhaf bir düşünce söz konusu. Söyledikleri özetle şu: İrfan iyi bir şeydir ve onda hidayet de vardır; ama dinle bir ilgisi yoktur. Bunun sonucu şu oluyor: Peygamberler ve İmamlar, topluma yol sunarken hidayetin kökünü ve dinin aslını ihmal etmişler!

Bu tür insanlar ne dini anlamışlardır ne de irfanı. İrfanla ilgisi olmayan din, din değildir. İrfan da eğer dinle ilgili değilse irfan değildir. Bu tür bir şahıs, hiçbirini anlamamış bir çılgın olduğu için bu tür şeyler söyler. Her kim olursa olsun…

Siz, geçmişteki fikir akımlarında bu tür bir görüşün izine rastladınız mı?

İrfan ve felsefeyi birbirinden ayrı gören kimseler her zaman olmuştur. İslami olmayan irfanlar da olmuştur. Aslında biz büyük ariflerin söylediği anlamda irfanı dinden ayrı göremeyiz. Bizim büyük ariflerimiz bir ayete veya hadise dayandırmadıkları bir söz söylememişlerdir. Mevlana’nın Mesnevi‘si hem bir irfan kitabı hem de aynı zamanda bir Farsça şiirdir. Dini irfandan, irfanı da dinden ayırmak çok tehlikelidir. Bu iş dini kabukçuluğa sürükler, irfanı da yok eder.

Dr. Dakani: Üstat felsefeye muhalefet her zaman olmuştur.

Felsefeye muhalefetin belli bir yönü var. Ama irfana bu söyledikleri şekilde muhalefet, çok daha kötüdür.

Keyhan-ı Ferhengi:  Üstat bizim ariflerin ve murtazların (Hint fakirleri) “keşf ve şuhudları” konusundaki bahsimiz, bu ikisinin birbirinden farkı ve ayrıca Müslümanların bilimde geri kalmalarının sebepleri hala konuşulmadan kaldı. İzin verirseniz sorularımıza bu iki konuyla devam edelim.

Sanırım bu sayı için bizim bu iki oturumumuz yeterli olur. Ayrıca buyurduğunuz bu iki konu, başlı başına bir oturum ve daha uzun bir zaman gerektiriyor.

O zaman biz de size ve dostlarınıza tekrar teşekkür ederek sizin adınıza Keyhan-ı Ferhengi okuyucusuna bir başka oturumda sizinle bu iki konuyu görüşeceğimize söz veriyoruz.

Üstat Dinani: İnşallah.

Kaynak: Keyhan-ı Ferhengi: Ferverdin 1383  (2004)

Çeviren: Hüseyin Mahir

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz