Perşembe , 14 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Haberler » Halep’e yolculuk, 3. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak
Halep’e yolculuk, 3. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak

Halep’e yolculuk, 3. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak

Doğu Halep’te hastanelerin hedef alındığına ilişkin propagandanın başlıca üreticilerinden biri, uluslararası bir yardım STK’sı olan ve çoğu zaman Fransızca kısaltmasıyla MSF diye anılan Sınır Tanımayan Doktorlar. MSF’ye gönderilen 4 Mayıs tarihli bir açık mektupta, bir jeopolitik analisti ve yazar olan Rick Sterling, MSF raporlarındaki bu göze çarpan çelişkilere ve bir dizi başka aleni anormalliğe dikkat çekti:

”Halep’e yolculuk, 3. Kısım: Suriye Sivil Savunması ve Halep Tıp Birliği, gerçek Suriyelilere yardım eden gerçek Suriyeliler”

Vanessa Beeley, ana akım medyanın Suriye’de gerçekte olanlar hakkındaki kamuoyu algısını çarpıtan yalanlarına daha fazla ışık tutan Suriye Sivil Savunması ve Halep Tıp Birliği üyeleriyle görüştü.  

Halep, Suriye — Halep’in kuzeyindeki Beni Zeyd kasabasından, Halep’in El-Aziziye ilçesindeki Halep Tıp Birliği’ne doğru yöneldik.

Burada birliğin müdürü Dr. Zahar Buttal ve psikolojik ve kötü beslenmeden kaynaklı travma birimlerinin başında bulunan Dr. Bassam Hayek’le görüştük. Bu birimlerin hizmetleri arasında, Rus ve Suriyeli otoriteler tarafından kurulan insani koridorlar aracılığıyla, Halep’in teröristlerin kontrolündeki doğu bölgelerinden hükümet kontrolündeki batı bölgelerine kaçabilmiş olan sivillerin tedavi edilmesi de var.

Dr. Hayek, bizim ziyaretimizden kısa süre önce, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 2 binden fazla sivilin merkeze kabul edildiğini söyledi. Bu siviller, 29 Temmuz günü, yani Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Doğu Halep çapına yerleşmiş bütün silahlı gruplar için bir af kararnamesi yayınlanamasından bir gün sonra açılan insani koridorlar üzerinden Batı Halep’e kaçmış.

Dr. Hayek’in ekibi, sağlık gruplarını sivilleri almak üzere insani koridorların çıkışında bulunduruyor ve arkasından onları tıbbi değerlendirmeler için belirlenen evlere gönderiyormuş. Başlangıçta üç insani koridor bulunurken, daha ileri bir tarihte dört tanesinin daha açılması bekleniyor.

Dr. Hayek ayrıca, Doğu Halep’te yalnızca üç büyük hastanenin kaldığını söyledi: El-Dakkak, El-Zehra, ve Büyük Müftü Ahmed Bedreddin Hassun ile çeşitli vakıflar tarafından kurulup inşa edilen Ömer bin Abdülaziz Hastanesi.

Bu, NATO çizgisindeki medyanın ve insani STK yapılarının ileri sürdüğü ve Doğu Halep’te en az on hastanenin olduğu izlenimi veren, tesisler ve onların sundukları hizmetler, yahut bu hizmetlerin kime sunulduğu konusunda ayrım yapmayan anlatıya ters düşüyor. Batı medyası, hedef alınanların Nusra Cephesi ve diğer dış finansmanlı terörist tugayların üyeleri değil siviller olduğu ve tüm bu “sivil”lerin Rusya ve Suriye’nin hava saldırılarında acımasızca bombalandığı sonucunu çıkarıyor.

Bu üç büyük hastanenin tamamiyle, başını Nusra Cephesi’nin çektiği çeşitli silahlı isyancı gruplar tarafından işgal edildiğini söyleyen Dr. Hayek’e göre bu kişiler en üst katları keskin nişancı kulesi olarak kullanıyor.  Teröristler–Amerika Birleşik Devletleri, NATO üyesi devletler, onların Körfez devletleri müttefikleri ve İsrail tarafından desteklenen sözde “ılımlı isyancıların” ve “muhalefet güçlerinin” oluşturduğu çeşitli gruplar–siviller karşısında öncelik taşıyor ve Doğu Halep’teki bu üç hastanede yalnızca cerrahi müdahale gerçekleştiriliyor. Dr. Hayek’e göre silahlı isyancılar, bu tesislerde BM kuruluşlarının faaliyet yürütmesine izin vermeyi kabul etmiyor.

Söylediğine göre bu üç büyük hastaneye ilave olarak teröristlerin kontrolü altında daha sınırlı teçhizatlandırılmış olan yedi özel klinik de var.

Doğu Halep’te hastanelerin hedef alındığına ilişkin propagandanın başlıca üreticilerinden biri, uluslararası bir yardım STK’sı olan ve çoğu zaman Fransızca kısaltmasıyla MSF diye anılan Sınır Tanımayan Doktorlar. MSF, kuruluşun Ortadoğu operasyonları müdürü Pablo Marco’dan gelen çelişkili raporlara göre 27 Nisan tarihinde bir dizi füzeyle hedef alındığı varsayılan Kudüs Hastanesi üzerinde hak iddia ediyor.

MSF’ye gönderilen 4 Mayıs tarihli bir açık mektupta, bir jeopolitik analisti ve yazar olan Rick Sterling, MSF raporlarındaki bu göze çarpan çelişkilere ve bir dizi başka aleni anormalliğe dikkat çekti:

“27 Nisan’da Kudüs Hastanesi’ne düzenlenen saldırı hakkındaki raporlarda pek çok tutarsızlık var. MSF’nin Ortadoğu operasyonları müdürü Pablo Marco, ertesi gün CNN ve PBS Newshour’a verdiği  röportajda ‘hastanenin yakınlarına iki varil bombası düştü. (…) daha sonra hastanenin girişine üçüncü varil bombası düştü’ dedi. Varil bombaları yalnızca helikopterlerden atılır. Sizin aynı gün yayınladığınız basın bülteni ise ‘hastane, doğrudan doğruya binayı vuran ve onu enkaza çeviren en az bir hava saldırısı sonucunda yıkıldı’ diyor.Bir CBC haberi bu versiyonu sürdürerek ‘Suriye’nin kuzeyindeki Halep şehrinde bulunan MSF destekli bir hastane şimdi bir enkaz yığını. Çarşamba günü hava saldırıları binayı yerle bir etti’ iddiasında bulundu.”

Batı Halep’te bulunan bir gastroenterolog olan Dr. Nebil Antaki de MSF raporlarının ve Batı medyasının anlatısının objektifliğini sorguladı. Antaki, Arret sur Info sitesinde yayınlanan 1 Mayıs tarihli bir açıklamasında (İngilizçe çevirim bu linkte bulunabilir) şunları söyledi:

“Üç günden beri bu medya kuruluşları ‘Esad rejimini’ Halep’in doğusunda bulunan bir MSF [Sınır Tanımayan Doktorlar] hastanesini bombalamakla ve şehirdeki son çocuk doktorunu öldürmekle suçluyor. Bu, söz konusu medya kuruluşları için tek önceliğin, şehrin teröristlerin yerleştiği bu kesiti olduğunu gösteriyor. 

Halep’in Suriye Hükümeti kontrolü altında bulunan ve çok sayıda çocuk doktorunun hizmet verdiği dörtte üçlük kısmı, bu medya kuruluşları için hiçbir şey ifade etmiyor.” 

Halep Tıp Birliği’nden Dr. Hayek, Doğu Halep’te, silahlı isyancılar ve ailelerinden oluşan 50 bin kişi dahil 200 ila 220 bin kişinin yaşadığı tahmininde bulundu.  Bölgenin sivil nüfusu evlerinden çıkarıldı ve çoğunluk, bir barınak veya iş olmadan, Doğu Halep’teki terörist işgalinden kaçmaya veya onu protesto etmeye kalkmaları halinde canlarından olacakları korkusuyla yaşıyor. Özellikle genç erkekler, insani koridorlar üzerinden bölgeden ayrılmayı deneseler bile ya teröristlerin saflarına alınıyor ya da öldürülüyor.

Görüşmemiz esnasında Dr. Hayek’e, teröristlern elindeki Doğu Halep’teki ilk müdahale ekipleri olduklarını iddia eden Beyaz Miğferler hakkında soru sorduğum kısmı görüntüye aldım.

Dr. Hayek, yalnızca Nusra Cephesi’nin Halep’teki, İdlib’deki ve Suriye’nin başka vilayetlerindeki kalelerinde yerleşik olan bu örgütü Doğu Halep’teki hiçbir akrabasının veya aile dostunun bilmediğini anlattı. Beyaz Miğferler, kendilerinin  yaydıkları literatüre ve videolara göre, Doğu Halep’te yaygın şekilde faaliyet yürütüyor ve “bombalar düştüğü zaman bütün insanlığı kurtarıyor.” Bu yüzden, Dr. Hayek’e göre, Doğu Halep’te yaşayan siviller veya orada çalışan, BM, Dünya Sağlık Örgütü ve Kızılay gibi resmi yardım kuruluşları tarafından bilinmiyor olmaları çok şey anlatıyor.

Bu görüşme esnasında Dr. Hayek ayrıca Doğu Halep’teki sivillerin Nusra Cephesi tarafından rehin alındığını söyledi. Birinin Suriye hükümeti kontrolündeki Batı Halep’e gitmeye çalışması halinde bu kişilerin aileleri, infazla tehdit ediliyor. Hayek örnek olarak bir cerrah olan kuzeninin, aile fertleri öldürülecek oldığu için Batı Halep’te çalışamadığını söyledi. Kuzeni, Nusra Cephesi’nin işgali altında olan ve çoğunlukla teröristleri tedavi eden hastanelerde çalışmaya devam etmeye zorlanmış.

Bir Halep sakini Temmuz ayında Ruptly kuruluşuna şöyle konuşmuştu:

“Hükümet sivillere buraya gelme fırsatı verdi, ancak isyancılar onlara izin vermiyor, onlara ateş açıyor. Bu kabul edilemez. ‘İsyancılar’ sivillerin kan gölünden kaçınmak için buraya gelmesine izin vermelidir. Bunlar bizim yakınlarımız, bizim insanlarımız. Eğer siviller buraya gelirse burada bebekleri ve kadınları kurtarabiliriz. Eğer isyancılar savaşmak istiyorlarsa buyursun savaşsınlar, niye işin içine sivilleri katıyorlar?”

Bununla birlikte 19 Eylül tarihinde, sivillerin insani koridorlar üzerinden Halep’te Nusra Cephesi’nin elinde bulunan bölgelerden kaçtığını gösteren videolar ortaya çıktı. Suriye Arap Ordusu koruması altındaki güvenliğe koştukları sırada bile sivillerin üzerine Batı destekli “ılımlı isyancılar” ve “muhalefet güçleri” tarafından ateş açılıyordu.

“Kendini MSF diye adlandıranlar teröristlerle yanyana duruyordu”

Suriye Başmüftüsü Ahmed Bedreddin Hassun’la Temmuz ve Ağustos aylarında yaptığımız görüşmeler esnasında Başmüftü, kendi projesi olan Ömer bin Abdülaziz Hastanesi de dahil olmak üzere hastanelerinn terröristlerin işgali altında olduğunu vurguladı.

Başmüftü, Suriye seküler devletinin sıkı bir taraftarı ve NATO’nun Suriye’ye yönelik kirli savaşını eleştiren güçlü bir ses olageldi. Başmüftüye ve Suriye’de geçirdiğim dört hafta boyunca görüştüğüm Suriyelilerin çoğunluğuna göre, bu, dışarıdan dayatılan krizden önce hiçbir zaman varolmamış mezhep çizgileri üzerinden körüklenmiş bir savaş.

Görüşmelerimizden birinde Başmüftü şunları söyledi:

“Standartları yükseltmeyi amaçlayan bu kuruluş [Başmüftü’nün vakfı] Suriye’de 1955 yılından beri tescilli. Ben o hastaneyi kendi paramla ve 1985 yılından beri bizimle çalışan insanların bağışlarıyla inşa ettim. Hastane 1992 yılında faaliyete başladı ve o zamanlar mahalleden yoksul insanları tedavi ederdik. Hastane yoksul bir bölgede bulunuyor ve biz günde 400’den fazla insanı ücretsiz tedavi ederdik. Hastanenin dokuz diyaliz makinesi vardı. Teröristler geldikleri zaman doktorları oradan çıkardılar, üç hemşireyi öldürdüler ve hastaneyi ele geçirmeden önce hastane içindeki 10’dan fazla hastayı da öldürdüler.  

Ardından hastaneyi idare edenin MSF olduğunu iddia ettiler, ancak bu hastaneye yalnızca teröristleri kabul ediyorlar, mahallede kalan siviller alınmıyor. Hastanenin ön kapısında nöbet tutan bir grup terörist vardı, bunlar 2013 yılından beri doğum departmanının hizmet vermesine izin vermedi. 12 tane prematüre bebek inkübatörü vardı, hepsi çalındı. Hastaneyi teröristleri tedavi edecek bir sahra hastanesi gibi kullandılar. Biz bu hastaneyi ellerimizle inşa ettik, şimdi ise onlar çıkıp yalan söylüyor ve buranın kendi hastaneleri olduğunu iddia ediyor.

Kendini MSF diye adlandıranlar, çocuklarımızı öldürüp vakıf hastaneleri, okulları ve dernekler üzerinde hak iddia etmek için teröristlerle yanyana durdu. Halep’te yapılan şey budur.”

Propaganda tüccarları, Batı Halep’teki terörist saldırıları karşısında sessiz

15 Ağustos’taki görüşmemiz esnasında Dr. Zahar Buttal bize, 1-14 Ağustos arasında teröristlerin Batı Halep’e düzenlediği füze saldırıları sonucunda, aralarında 54 çocuk ve 23 kadın da olmak üzere 143 sivilin katledildiği bilgisini verdi. Rutin olarak en fazla vurulan bölgeler aşağıdaki haritada görülüyor [Harita, yazının bu linkteki orijinalinde görülebilir – ç.n.]. Ziyaretimiz esnasında kaldığımız Aziziye de teröristlerin havan topları ve patlayıcı maddeleriyle vuruldu.

Halep Tıp Birliği’yle olan görüşmemiz esnasında, patlayıcı yüklü iki zırhılı aracın Halep’in kuzeyindeki yerleşim alanı Zehra’ya doğru ilerlediği bilgisi geldi.

Belki tesadüfi olarak, Nusra Cephesi’nin Riyad’da eğitim almış şefi Şeyh Abdullah el-Muheysini, ziyaretimizden yalnızca iki gün önce intihar bombacısı gönüllüsü bulma yönündeki düzenli çağrılarından birini yapmıştı. Bu kez çağrı, Halep’in eski kale duvarlarından birkaç metre uzağa gitmişti.

Göründüğü kadarıyla çağrıya uyan iki kişi, yüzlerce sivili katletmeye yetecek kadar patlayıcı yüklenmiş zırhlı araçlar sürüyordu. Dr. Hayek, kamyonların sürücülerin dışarıyı görmesini engelleyen kurşun geçirmez camları olduğunu, bu yüzden hedeflerine telsiz talimatlarıyla yönlendirildiklerini izah etti.

Ancak kamyonlar, ölümcül misyonlarını yerine getiremeden başarılı bir şekilde hava saldırılarıyla durduruldu. Sivil can kaybı aktarılmadı, ancak bu da “ılımlı isyancıların” ve “muhalefet güçlerinin” Batı medyasında yer almayan bir diğer saldırısı olacaktı.

“Bu yaptırımlar bizi bezdirdi”

31 Ağustos günü Suriye Amerikan Konseyi (SAC) tarafından yapılan açıklamada Suriye’nin kan bankaları tarihsel olarak ülkenin savunma bakanlığı tarafından idare edildiği için, bu bankalarda saklanan kanın verilmesinde askerlere siviller karşısında öncelik tanındığı şeklinde olağandışı bir iddia dillendirildi. Açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“SAC, masum gibi görünen, rejimle bağlantılı kaynaklara yapılan ödemelerin bile Esad’ın cinayet makinesine yönlendirilebildiğini belirtmek ister. Örneğin BM’nin milyonlarca dolar harcadığı yerler arasında Esad’ın yakıt tedarikçisi aynı zamanda Suriyeli sivilleri bombalayan savaş uçaklarına ikmal yapıyor; Esad’ın Tarım Bakanlığı aynı zamanda Suriye şehirlerine ve kasabalarına saldıran rejim askerlerini besliyor; ve kanın rejim askerleriyle sınırlı tutulacağı yönündeki ‘somut kaygılara’ rağmen Esad’ın kan bankasına da ödeme yapılıyor. SAC yıllar içinde, BM yardımlarının gerçekte Esad’ın askerleri tarafından kullanıldığı yönünde sayısız rapor aldı.”

Açıklama etkin bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’ne, Suriye halkının – zaten sağlık, tarım ve eğitim de dahil olmak üzere sivil hayatın bütün alanlarını etkileyen sakat bırakıcı ABD ve AB yaptırımlarının toplu cezalandırmasına maruz kalan halkın –  acısını kalıcı hale getirme çağrısı yapıyor.

Mayıs ayında Be Curious TV‘ye konuşan (İngilizce çevirim bu linkte bulunabilir) Dr. Nebil Antaki şunları söylemişti:

“Bu yaptırımlardan bezdik, çünkü bu yaptırımlar ve ambargolar Suriye hükümetine karşı değil Suriye halkına, bütün Suriyelilere karşı uygulanıyor. Örneğin şahsen ben, Suriye’de yaşayan x kişisi olarak, en küçük banka işlemi gerçekleştirme hakkına sahip değilim. Çocuklarıma 1000 dolar gönderemem. Hiçbir şeyin ithalat ve ihracatını da yapamam. Bu sakat bırakıcı bir şey. Ben bir doktorum ve bir tıbbi ekipman parçasının bir kısmını değiştirmek istedim. Normal koşullarda bu bir hafta alırdı, fakat bu parçayı edinmek bir buçuk yıl sürdü, zira yapan çokuluslu bir şirket olduğu için Japonya’dan ithal edemiyorduk.

Bu yüzden bu yaptırımlar Suriye halkını cezalandırıyor. Bir noktada AB yaptırımları kaldırdı ama bunu yalnızca teröristlerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan insanlar için yaptı. Suriye devletinin kontrolündeki bölgelerde yaşayanlar hiçbir şey yapamıyor. İddialarının aksine bu, ‘rejimi’ cezalandırmıyor, Suriye halkını cezalandırıyor.”

Mart 2015’te Suriye parlamentosu üyesi Maria Saadeh Cenevre’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’na  hitap ederek “Suriye’ye Karşı Tek Taraflı Ekonomik Yaptırımlar ve Terörizm: Aynı Madalyonun İki Yüzü” başlıklı bir metin sundu.

Haziran 2016’da Saadeh bir kez daha BM’ye hitap etti. İnsan Hakları Komisyonu’nun Cenevre’deki oturumun esnasında Demokrasi ve İşbirliği Enstitüsü’nün düzenlediği yan etkinlikte konuşan Saadeh şunları söyledi:

“Ekonomik yaptırımlar, Suriye rejimini cezalandırmak için uygulandı. 2011’den beri BM’ye üye devletler Suriye halkına karşı toplu cezalandırma eylemine girişti. Mart 2015’te burada İnsan Hakları Konseyi’ne, Suriye’de terör örgütlerinin yarattığı sonuçlarla ‘ekonomik yaptırımlar’ adı altında uygulanan zorlayıcı önlemlerin etkilerini mukayese eden ‘ekonomik terörizm’ başlıklı bir doküman sundum.

Bu yaptırımlar uluslararası hukuku, terörizmin ihlal ettiği şekilde ihlal ediyor. Bunların sonuçları ve etkileri aynıdır; her iki örnekte de amaç, Suriye toplumuna saldırmak ve insan haklarını, özellikle de yaşam hakkını ihlal etmektir.

Bu yaptırımların sonucunda, 2010’da %8.6 olan işsizlik oranı 2010 yılında %50’ye yükseldi; 2010’da %9 olan yoksulluk oranı 2013’te %75’e çıktı; ilkokula giden öğrenci oranı %50’ye düştü; ve yaptırımların sonucu ve terörizmin sonucu olarak aynı oranda hastane ve fabrika da kapandı. Aynı metinde, yaptırımları uygulayan devletler ile destekledikleri terör örgütleri arasındaki ilişkileri de gösterdim. Aynı zamanda bunların, Suriye’nin doğal, ekonomik ve kültürel kaynaklarının yağmalanması açısından aralarında olan ilişkiyi tartıştım.”

Vannessa Beeley-Mint Press News

Çev: Selim Sezer

www.medyasafak.net

Devam edecek…

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz