Cuma , 15 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Haberler » İhtiyar tilkinin Fars körfezine geri dönme çabası
İhtiyar tilkinin Fars körfezine geri dönme çabası

İhtiyar tilkinin Fars körfezine geri dönme çabası

Bir süre önce İngiltere Başbakanı Theresa May Maname’de düzenlenen FKİK liderler zirvesine katılarak bu ülkenin Fars körfezindeki askeri varlığında yeni bir dönemin başladığından söz etti. Ancak geçmiş çağın ihtiyar tilkisinin bölgede yeni varlığını ilanı, İran karşıtı sözlerle beraber oldu.
Britanya yaklaşık iki yüzyıl boyunca Fars körfezinde sömürücü varlığını sürdürdü ve tefrikacı politikaları ile bölge milletlerine savaş, güvensizlik, sınır anlaşmazlıkları ve ayrışmaları dayattı.

Temeli 16 ve 17. Yüzyıllarda atılan ve 20. Yüzyıla kadar devam eden Britanya kraliyet düzeni yaşadığı altın çağında tarihin en büyük imparatorluğuna dönüştü. O dönemde ve özellikle 1922 yılında Britanya’nın sömürgelerinin yüzölçümü 33 milyon kilometrekareye ulaştı ve imparatorluğun nüfusu ise 450 milyon gibi büyük bir rakamla ifade edildi. Böylece İngiltere imparatorluğu yeryüzündeki kara parçaları ve dünya nüfusunun dörtte birine hükmetti, öyle ki bu imparatorluğu anlatmak isteyenler üzerinde güneşin asla batmadığı bir imparatorluk olarak anlatmaya başladı.
Tefrika yarat ve hükümet et ise İngiliz yöneticilerin dünyanın çeşitli bölgelerinde yer alan milletleri sömürmek için baş vurdukları temel politikaydı. İngiliz sömürücüler ilkin ticaret ve hristiyan misyonerlerin kılığında çeşitli ülkelere giriyor ve bu ülkeleri yöneten hükümdarların saraylarına nüfuz ediyor ve ardından iktidardaki kesimin arasında tefrika çıkarıyor ve daha sonra kendilerine bağımlı hale getirdikleri politikacıları desteklemeye başlıyor ve sonuçta hedef ülkeyi sömürge haline getiriyor ve zenginliklerini yağmalıyordu.
İngiliz sömürüsü bu yöntemle başta Batı Asya bölgesi olmak üzere bir çok bölgede bulunan ülkeyi kendi sultası ve nüfuzu altına aldı. Gerçi İngiltere İran’da ülkenin tamamına asla musallat olamadı, fakat son iki asırda İran’ın çıkarlarına, milli güvenliğine ve toprak bütünlüğüne darbe indirmek için elinden geleni ardına koymadı. Bir aşatırmacının belirttiğine göre İngilizler son 150 yılda İran hakkında beş bin cilt kitap yazdı ve hepsinde İngiliz devlet adamlarına İran’ın çıkarlarına ve toprak bütünlüğüne nasıl darbe indirebilecekleri yönünde tavsiyeler yer aldı.
Şimdi de dünya 21. Yüzyılın ikinci onyılının sonlarına yaklaştığı bir sırada yaşlı tilki aynı hedefleri yeni düşüncelerin kalıbında izlemeye çalışıyor. Gerçi İngilizlerin tefrika yarat ve hükümet et politikasında herhangi bir değişiklik olmadığı gözleniyor. Bu yüzden İngiliz Başbakan May Arap şeyhlerine yaptığı yalakalıkta İran’ın bölgeye müdahale etmekle suçlayarak şom hedeflerine ulaşmaya çalışıyor.
Ray El-Yevm gazetesi bu konuda yazdığı bir yorumda şöyle diyor: Theresa May’in FKİK ülkelerine yaklaşma gayreti ve İran karşıtı açık ve net sözleri, Britanya’nın Fars körfezinde eski konumuna geri dönmek istediğini gösteriyor. Aslında İngiliz başbakanın bu sözlerini ve Fars körfezinde yeniden boy göstermek istediklerini ilan etmesini ilk bakışta Batılı devletlerin Fars körfezi kıyılarında yer alan Arap emirliklerine silah satışıyla ilgili eski rekabetlerinin hesabına yazmak gerekir, fakat aradaki fark şu ki bu kez İngiltere FKİK’i stratejik ortak olarak niteliyor ve böylece bu konseyle tüm siyasi, iktisadi, askeri ve güvenlik alanlarında ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor.
İngiltere Başbakanı May FKİK ile yeni ilişkilerinden sunduğu tanımında bu ilişkilerin bölgesel meselelere karşı toplu eğilimin şekillenmesine vesile olacağını belirtti. Fakat bu stratejik ortaklığın tüm amaçları İngiltere’nin bölgedeki Arap emirlikleri ile ikili askeri ilişkilerinin gelişmesine ve yaşlı tilkinin yeniden Fars körfezine ayak basmasına vesile olmaktan başka bir işe yaramayacağı kesindir.
İngiltere Bahreyn’de yeni bir üs kuruyor ve böylece bölgeye ve bölgeye yönelik eski politikalarına geri dönüş yapmak ve askeri varlığını takviye etmek istediğini ortaya koyuyor. Ancak gerçek şu ki Britanya bölgeye hala eski sömürü penceresinden bakıyor ve FKİK üyesi ülkelerin ve özellikle Arabistan rejiminin yüklü silah alımları üzerinde özel hesap açtığı anlaşılıyor.
Aslında FKİK üyeleri otuz yılı aşkın bir süredir Batılı büyük silah kartellerinin en büyük müşterileri arasında yer alıyor. Nitekim silah kartelleri de bu yıllarda Fars körfezinde yer alan Arap emirliklerinin petrol kaynaklarından elde ettikleri milyarlarca dolarlık kazanca alıştığı ve bu ülkelerin onların karşısında geniş bir sofra serdiği anlaşılıyor.
Amerika yönetimi de son kırk yılda sözde önleyici eylem doktrini bahanesi ile başta Fars körfezi olmak üzere Batı Asya bölgesine nüfuz etmek için tüm siyasi, iktisadi ve askeri imkanlarını seferber etmiş bulunuyor.
Amerika dönem Dışişleri Bakanı William Rojers 26 Mart 1971 tarihli raporunda Fars körfezi bölgesinin önemi hakkında şöyle diyor: Arabistan, Irak ve İran dünyada bilinen petrol kaynaklarının üçte ikisine sahiptir. Bu petrolden uygun siyasi ve iktisadi şartlarda yararlanmak NATO paktında Amerika’nın müttefiki olan ülkeler ve diğer Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya için büyük önem arz ediyor.
Buna göre iki müdahaleci ve sömürücü devlet olan Britanya ve Amerika dünyanın Ortadoğu gibi önemli ve stratejik bölgelerini kendilerinin nüfuz alanı ve stratejik çıkarlarının ağırlık merkezi olarak görüyor ve tarihi bir paylaşım çerçevesinde bu bölgeye yönelik askeri müdahale stratejilerini izliyor.
Şimdi esas soru şu ki acaba Britanya Ortadoğu bölgesinde ABD’nin politikalarının alternatifi mi oluyor, yoksa Britanya da ABD gibi bölgenin silah pazarında kendine bir pay mı arıyor?
Amerika’nın Carter döneminde milli glüvenlik danışmanı Berjinski Güç ve İlkeler adlı kitabında bu konuda şöyle yazıyor: Carter’in Amerikan kongresine sunduğu son yıllık raporu, Amerika’nın Ortadoğu ve Fars körfezine yönelik yeni politikasının temelini aydınlatmıştır ve bu politika halefi Regan tarafından da kabul edilmiştir.
Bu politikaya göre İngiltere Fars körfezinden çıktıktan sonra Amerika stratejik Fars körfezi bölgesine askeri açıdan girişi ile bu bölge ile düğümlenmiştir. Bir başka ifade ile Amerika milli güvenliği Fars körfezi gibi enerji kaynakları zengin olan ülkelerin güvenliği ile sıkı sıkıya bağlıdır.
Gerçekte bugün Amerika’nın bölgesel güvenlikten sunduğu tablo, Amerika’nın bölgedeki çıkarları çerçevesinde gözetlediği değişimlere bağlıdır. Buna göre Amerika son onyılda taktiksel politikalar izlemiştir ki bu politikaların bir bölümü Obama’nın birinci dönem başkanlığı yıllarında değişim politikası adı altında gündeme geldi. Şimdi ise Obama’nın dönemi sona eriyor ve şimdilik Amerika’nın yeni Başkanı Donald Trump’ın izleyeceği politikalardan net bir görüntü bulunmuyor. Fakat bazı işaretler ve açıklamalar, bu politikacıların değişeceği yönündedir. Bu yüzden bu noktada Amerika ve Britanya’nın stratejileri irdelenirkken bölgesel ve küresel gelişmeleri, yöntemleri, araç ve gereçleri ve iki aktörün bölgenin geleceğine bakışta yaklaşımlarını takip etmek gerekir.
Aslında Amerika ve İngiltere’nin son kırk yıldaki güvenlik doktrinleri gözden geçirildiğinde, bu doktrinlerin tümü bu iki devletin sultacı politikaları temelinde şekillendiği anlaşılıyor. Amerika’nın Truman döneminden Obama dönemine kadar tüm başkanlarının milli güvenlik doktrinlerinde bu politikada sürekliliğin hakim olduğunu görmek mümkün. Bir başka ifade ile bu doktrinleri daha sonraki Amerika devlet adamlarının görece farklı tutumlarına rağmen aslında önceden belirlenen aynı hedefi izlediği söylenebilir.
Şimdi de Amerika ve britanya arasında Fars körfezindeki varlıkları ile ilgili politikalarına yönelik görecede iç arenada bazı eleştirilerin yöneltiliyor olmasına karşın hedefleri aynı hedefler ve bileşenleri de aynı bileşenler olduğunu ve Britanya’nın da İran’a yönelik bakışı da aynı şekilde aynı süreci izlediği ifade edilebilir.
Gerçekte Batı’nın FKİK ülkelerine başdöndürücü boyutlarda silah satışı ve Amerika ve Britanya’nın bölgedeki askeri varlığını arttırmasının tek amacı bölgenin istikrar ve güvenliği alanında etkili bir aktör olan İran İslam Cumhuriyeti’nin savunma iktidarını etkilemektir. Çünkü İran her daim bölge güvenliğinin ecnebiler olmaksızın bölgesel dayanışma ile temin edilmesini savunuyor. Bu strateji belki de hali hazırda İran’a karşı doğrudan bir tehdit olarak gündemde olmayabilir, fakat uzun vadede İran’ın çevresindeki güvenlik sahasını kışkırtan bir etken olarak devreye gireceği kesindir. Buna göre de hali hazırda İngiltere ve Amerika’nın bölgeye yönelik politikaları uyum içindedir. Üstelik bölgedeki Arap emirliklerinin silah alım süreci de Amerikan ve İngiliz askeri danışmanların bölgeye yaptıkları ziyaretleri sırasında istişare kalıbında yürütülen organize bir strateji olduğu aşikardır.
Nitekim bu konu Maname’de düzenlenen son FKİK liderler zirvesinde Amerikalı ve İngiliz askeri yetkililerce FKİK
üyelerine tavsiye edilmiştir.
Yine Arabistan’ın Umman’ı Yemen’e karşı kurduğu askeri ittifaka ortak etmeye yönelik çabası da İngiliz yetkililerce yürütülen stratejinin bir parçasıdır ve Suud hanedanına göre FKİK hegemonyasını hayata geçirebilecek bir etkendir.
Bir süre önce İngiltere Başbakanı Theresa May Maname’de düzenlenen FKİK liderler zirvesine katılarak bu ülkenin Fars körfezindeki askeri varlığında yeni bir dönemin başladığından söz etti ve açıkça İngiltere yönetimi bölgeye geri dönüp askeri ve güvenlik rolünü takviye etmek istedi.
Peki ama, Britanya Fars körfezine geri dönmekle neyin peşinde? Acaba 21. Yüzyılın İngiltere’si 18 ve 19. Yüzyılların Britanya’sı gibi bölgeye yeniden musallat olabilir mi, dersiniz?
İran’ın çevresini saran siyasi coğrafyada yer alan ülkelerin her zaman İran’ın milli güvenliği üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bir çok ittifak ve Saadabad paktı, Bağdat paktı, Sento paktı gibi askeri paktlar ve ittifaklar ve Arap birliği ve FKİK gibi teşekküller dünyayı iki kutuplu düzen hakim olduğu bir dönemde ortaya çıktı ve bölge ülkelerinin güvenlik gereksinimlerini yansıtmaktan ziyade karşı kutbun nüfuzuna karşı bir set oluşturma veya bölge genelinde güç kazanmak üzere oluşturulan güvenlik halkaları oldular. Bugün bölgenin şartları da bu yöntemlerden müstesna sayılamaz. Gerçekte bölgenin Arap rejimleri ile bölge dışı güçlerin arasında yeni güvenlik paktlarının oluşması bu güçlerin hedeflerini temin etme doğrultusunda şekillendi. Bir başka ifade ile bugün Fars körfezi yeni bir güvenlik düzeninin şekillenmesine şahit oluyor. Bu düzende bölgenin Arap rejimleri ile bölge dışı encebi güçler yeni düzenin ana gövdesini oluşturuyor.
Peki bu paktlar ve ittifaklar neyin peşindeler ve askeri paktlarda Fars körfezindeki Arap emirliklerinin konumu nedir?
Fars körfezinin güvenlik çerçevesinde kurulan askeri paktlar bölgenin Arap rejimleri açısından genellikle bölgede güvenlik oluşturma tanımlaması ile yüklü silah alımını öngören anlaşmaların zemininde klasik modeller biçiminde şekilleniyor. Aslında bu yaklaşım en çok Suud rejimi tarafından besleniyor ve sonuçta bölge ülkelerinin ihtiyaçlarının çok çok ötesinde silah alımına sebebiyet veriyor. Bir başka ifade ile bu süreci yöneten ve yönlendiren akım, Fars körfezindeki Arap rejimler değil, Batı’nın büyük silah kartelleridir, ki bunlar da gerçekte Britanya ve ABD’nin genel politikaları çerçevesinde hereket etmektedir. Örneğin İngiltere son yıllarda Suudi Arabistan’a üç milyar dolar silah sattı. Çünkü İngiliz yetkililer için esas öncelik iktisadi çıkar doğrultusunda silah satışıdır ve Suudi Arabistan’ın Yemen’de işlediği cinayetler ve insan hakları ihlalleri arka plandadır. Bunun en somut delili, İngiltere’nin Arabistan’a misket bombaları gibi bir çok yasak silah satmasıdır.
İngiliz The Guardian gazetesi bu konuda şöyle yazıyor: İngiltere son on yılda dünyada savunma teçhizatı ihracatında ikinci sırada yer aldı ve yaklaşık 122 milyar dolar askeri teçhizat sattı.
Gazetenin raporuna göre, İngiltere’nin geçen sene askeri teçhizat ihracatının % 63 kadarı Ortadoğu ülkelerine gerçekleşti.
Independent gazetesi de bir süre önce şöyle yazdı: Askeri sanayi İngiltere ekonomisinde önemli rol ifa ediyor ve her yıl yaklaşık 7.7 milyar pound gelir sağlıyor.
Amerika savunma bakanlığı savunma ve güvenlik işbirliği ajansının verilerine göre Amerika da 2009 yılından beri Arabistan’a 115 milyar dolar değerinde türlü silahları sattı ve Fars Körfezi’nde yer alan ülkelere de toplam 198 milyar dolar silah satışı gerçekleştirdi. Söz konusu silah anlaşmalarının tamamlanması ile yıllar süreceği ifade ediliyor ki bu da Amerikan yapımı silahların Arabistan’a teslimatının 2020 yılına kadar süreceği anlamına geliyor.
Hali hazırda bölgedeki askeri güvenlik paktların yapısını üç katmanda sıralamak mümkün. Birinci katmanda NATO gibi bölge dışı askeri paktlar yer alıyor ve bazı bölge ülkeleri bu pakta üye olduğu gibi bazı ülkeler de gözlemci üye olarak bu paktta yer alıyor. İkinci katmanda ise Arap birliği ve FKİK gibi paktlar bulunuyor. Bu paktlar yabancı güçlerin doğrudan varlığı olmaksızı bölge ülkeleri arasında kurulan paktlardır.Üçüncü katmanda ise Amerika, İngiltere ve Fransa gibi bölge dışı güçlerin bölgedeki Arap emirlikleri ile kurdukları ikili askeri ittifaklardır ki en çok da bu tür ittifaklar söz konusudur. Bu ittifakların ortak paydası ise İran’ı bölge güvenliğine yönelik tehdit gibi göstermektir.
Hali hazırda Amerika bölgede en önemli ve en büyük yabancı aktördür ve bölgedeki 14 askeri üssü ile beraber en geniş askeri varlığı sergilemektedir. Bazı uzmanlar Amerika yönetimi Fars körfezinde aktör olma konumundan aktörleri oynatan yönetmen konumuna geçmek üzere olduğunu belirtiyor. Buna göre Amerika bölgenin güvensizlik şartlarında doğrudan rol ifa etmek yerine oyunun kurallarını belirlemeye çalışıyor.
Bu bağlamda bölgenin gerçekleri ve şimdiki şartlarına daha yakın duran bir başka görüşe göre Amerika Fars körfezine yönelik yeni stratejisini uluslararası açıdan gündeme getiriyor ve politikalarını bu temelde hayata geçiriyor. Bu öngörü Britanya’nın yeni doktrini ve İngiliz Başbakanı Theresa May’ın gündeme getirdiği teorik kavramlarla da örtüşüyor. Bu çerçevede Amerika ve Britanya yönetimi İran’ı bölgenin istikrar ve güvenlik tertibatının dışında tutmak ve bölgenin güvenliğini İranofobia temeline oturtmak ve İran’ın askeri gücünü tehdit gibi göstermek gibi bileşenleri gözeterek ortak bir strateji izliyor.
Aslında FKİK de bu teoriden hareketle ve İran’ın gücünü kontrol altına almak üzere şekillendi. FKİK 1984 yılında Ada Kalkanı adı altında ortak savunma gücü oluşturdu ve sınırsız bir şekilde silah alımına yönelerek pratikte İran’ın milli güvenliğini tehdit etmeye başladı.
Gerçekte İran’ı ortak tehdit gibi göstermek ve Fars körfezinde ‘Arap Birliği’ adı altında kuruntu temelli ortak bir kültürel kimlik oluşturmaya çalışmak, hem de Amerika ve İngiltere bölgedeki üslerini yeniden yapılandırmaya gittiği bir sıra bu sürecin açık işaretleridir.
Fars körfezi bölgesi son yıllarda farklı güvenlik tertibatını tecrübe etti.
Ancak bu yıllarda tecrübe edilen tüm düzenler ve yapılanmalar iki kutuplu düzenin ürünüydü. Nitekim İran ve Arabistan bu çerçevede İslam inkılabından önce Batı’nın Ortadoğu bölgesinde iki büyük müttefikleriydi ve her iki ülke Amerika Başkanı Nixon’un iki sütunlu doktrini doğrultusunda bölgede Amerika’nın çıkarlarını gözetmek ve karşılamakla yükümlüydü. Fakat İran’da İslam inkılabının zafere kavuşması bir çok bölgesel ve küresel dengeyi alt üst etti.
Buna göre şimdi Suud rejiminin en önemli önceliği ve amacı, bölgede dengelerin İran lehine değişmesini önlemektir. Suudi Arabistan rejimi bunun için en başta bölgede nüfuzunu arttırmaya çalışıyor ve bu yüzden Britanya’nın bu rejime sunabileceği fırsattan yararlanabilmek için Londra’yı bölgedeki askeri varlığını genişletmeye teşvik ediyor. Nitekim Arabistan’ın izlediği politikaların önemli bir bölümü de Britanya’nın bölgeye yönelik uzun vadeli hedef ve çıkarlarının doğrultusundadır.
Aslında mevcut şartlarda Suudi Arabistan Amerika’ya güvenmeye kuşku gözüyle bakıyor ve bu yüzden bir yandan mevcut şartları korumaya çalışırken öbür yandan Britanya’nın ifa etmek istediği yeni rolünden ve bu iki müdahaleci gücün Fars körfezinde girdikleri yeni rekabetten azami derecede yararlanmaya çalışıyor. 
Buna karşın Suudi Arabistan’ın Obama sonrası dönemde ve iyice yıpranan Suud krallığının içinde bulunduğu sorunlara ve sıkıntılara ve gerginliklere rağmen zaten çıkmaza sürüklenen politikalarını nasıl sürdürebileceği merak ediliyor. Gerçi yeni Başkan Trump’ın dış politika açıları ve güvenlikle ilgili bakışının boyutları henüz pek bilinmiyor, fakat Trump’ın güvenlik dengelerine de ticari açıdan bakma eğilimi ağır bastığından, FKİK’e Amerika’nın silah kartelleri için büyük gelir sağlayan bir piyasa gibi yaklaşması ve aynı zamanda bu konseyden İran ile dengeleri korumak için yararlanması muhtemel gözüküyor. Nitekim bugün silah ticareti dünya ekonomisinin en büyük dallarından birini oluşturuyor. Bugün dünya ticaretinin en az %16’sı silah ticareti ile ilgilidir. Bir başka ifade ile dünyada her gün iki milyar dolar silah için harcanıyor.
Bugün Suudi Arabistan silah alımı bakımından dünyada yedinci sıradan dördüncü sıraya yükselmiş bulunuyor. Suud rejime sadece geçen yıl silah alımına 80 milyar dolar ayırdı. Ancak Suud hanedanı bunca yüklü silah alımına rağmen hatta Yemen’de Husi direnişini bile tek başına kıramadı ve Yemen’e darbe vurabilmek için kendince büyük bir ittifak kurdu. Oysa gerçekte Suudi Arabistan hegemonyasının önemli bir bölümü bölge dışı güçlere bağımlılıkla sağlanıyor.
Bu şartlarda sömürücülerin ihtiyar tilkisi İngiltere’nin içinde bulunduğu iktisadi sıkıntılara da bakıldığında bölgeye geri dönmeyi hayal etmesi ve Fars körfezinde yer alan Arap emirliklerinin oluşturduğu silah piyasasından büyük bir pay almaya çalışmasına şaşmamak gerekir.
Parstoday

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz