Perşembe , 14 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » İran İslam Cumhuriyeti’nin başarısının sırrı
İran İslam Cumhuriyeti’nin başarısının sırrı

İran İslam Cumhuriyeti’nin başarısının sırrı

Bu yılın Şubat ayı İslam Devrimi’nin 38. yılına denk düşüyor. Tarihin ölçeği içinde bu küçük bir noktadan ibaret olabilir, fakat İslam Devrimi, küresel meseleler üzerindeki etkisi açısından deprem yaratan bir olaydı, zira sıradan bir devrim değildi. Şah’ın baskıcı rejimini yıktığı gibi, aynı zamanda emperyalizmin dayattığı düzenin prangalarından kopuş getirdi.

İran İslam Cumhuriyeti, sabotaj, savaşlar ve yaptırımlarla dolu 38 yılın sonunda hayatta kaldı ve bütün olumsuzluklara rağmen, liderlerinin İslam’ın değerlerine olan bağlılığı ve kitlelerin desteği sayesinde muazzam ilerlemeler kaydetti. Takva, İslam Cumhuriyeti’nde kurumsallaşmıştır ve onu, düşmanlarının komplolarına karşı dayanıklı hale getirmektedir.Her yılın Şubat ayında İran halkı ve dünya çapındaki dostları ile ona iyi dilekte bulunanlar, “Şafağın On Günü” olarak bilinen kutlamalar düzenler. Kuran’daki Vel fecr. Ve leyalin aşr (Andolsun fecre ve on geceye) ayeti temeline dayanan kutlamalar, 1979 İran İslam Devrimi’nin zaferini anar.

Bu yılın Şubat ayı İslam Devrimi’nin 38. yılına denk düşüyor. Tarihin ölçeği içinde bu küçük bir noktadan ibaret olabilir, fakat İslam Devrimi, küresel meseleler üzerindeki etkisi açısından deprem yaratan bir olaydı, zira sıradan bir devrim değildi. Şah’ın baskıcı rejimini yıktığı gibi, aynı zamanda emperyalizmin dayattığı düzenin prangalarından kopuş getirdi. Bu, çağdaş tarihte bir ülkenin gerçek bağımsızlığını kazandığı ilk örnekti. Diğer ülkelere, iktidarın Batı tarafından eğitilmiş ve tayin edilmiş yöneticilerin elinde kaldığı düzmece bir bağımsızlık satılmıştır. Halk düzeyinde ise, doğrudan sömürgecilik dönemiyle karşılaştırıldığında yaşamlarda ya çok az bir değişikliğe tanık olunmuş ya da hiç değişiklik yaşanmamıştır.

İran İslam Devrimi ve dolayısıyla İslam Cumhuriyeti, kendisine acımasızca düşmanlık besleyen bir ortam içinde 38 yıl boyunca ayakta kaldı. Çağdaş tarihteki başka gelişmelerin çerçevesinden bakıldığında, bu kadar uzun süre ayakta kalması son derece önemlidir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri pek çok ülke darbeleri, hatta devrimci altüst oluşları deneyimledi, ancak bu ülkeler ya yeniden hizaya getirildi (Mısır ve Endonezya’da olduğu gibi) ya da Batı’nın hazırladığı darbelerle rejimleri devrildi (1953’te İran’da, 1973’te Şili’de olduğu gibi). Yalnızca İran İslam Devrimi, İslam düşmanlarının hem içeride hem de dışarıda yeni düzeni yıkmak için gerçekleştirdiği sayısız girişime rağmen hayatta kaldı.

İslam Devrimi’ne ve dolayısıyla İslam Cumhuriyeti’ne, bu ciddi meydan okumaların üstesinden gelme azmi veren şey neydi? Yanıt basit: İslam’ın gücü. Bu, ele alınmayı gerektiren bir noktadır. Her sistem belli değerler üzerine kuruludur. Eski Sovyetler Birliği ve uyduları, Marksist ideolojiye dayanıyordu. Batı, kapitalizmin peşinden gitti. Müslüman dünya, İslami yönetim sistemine sahiptir, ancak çağdaş tarihte yalnızca bir ülke – İran – bunu gerçek anlamda benimsemiştir. Komünizm uzun süre önce terk edildi; kapitalizm ise, Brexit ve şimdi Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçilmesi gibi gelişmelerde görüldüğü gibi ölüm yatağında. Kapitalizmin küresel eşitsizlikleri derinleştirmesi, her yerde daha büyük acılara yol açtı. Dünya bugün, derin sorunların yaşandığı bir yerdir.

Müslüman Doğu’ya (namı diğer Ortadoğu’ya) hızlı bir şekilde göz atıldığında, iç ve dış kaynaklı karmaşanın bulunmadığı bir ülkenin neredeyse olmadığı görülecektir. Bu ülkelerin çoğu aynı zamanda emperyalistlere ve Siyonistlere hizmet etmektedir. İslami İran ise, ihracatını, özellikle de petrol ihracatını etkileyen, hayli cezalandırıcı Batı yaptırımlarıyla geçen otuz yıla rağmen, bu zorlukları savuşturduğu gibi, daha da güçlü çıktı. Yüz milyarlarca dolarlık İran varlıkları, özellikle de petrol zenginlikleri donduruldu ve hâlâ da serbest bırakılmadı. Sivil havacılıkta kullanılan yedek parçalar bile ambargoya tâbi tutuldu ve bu durum yolcu güvenliği için ciddi tehdit meydana getirdi. Bu normalde bir savaş suçu teşkil eder, ancak emperyalist düzende haydut ABD istediği her şeyi yapabilir ve cezasız kalır.

Benzer yaptırımlara maruz kalan başka devletler, örneğin Irak, ağır bir şekilde boğuldu ve bu durum kitlesel çaplı yoksulluk ve açlıkla sonuçlandı. İran liderliği ise, ülke ekonomisini felç etmekten çok uzak bir şekilde, yaptırımları Rehber İmam Seyyid Ali Hameney’in istediği yönde, bir meydan okuma ve bir direniş ekonomisini geliştirme fırsatı olarak kullandı. Bazı bozulmalar yaşansa da, İran bu zorluklara sabırlı bir şekilde karşı koydu. İslam Cumhuriyeti’ni ziyaret edenler, ülkenin kalkınma düzeyinden ve hızından etkilenmiş halde ayrılmışlardır. Çok sayıda otoyol büyük şehirleri birbirine bağlamakta, bunların hepsi ülkenin kendi mühendisleri tarafından tasarlanmakta ve yerel firmalar tarafından inşa edilmektedir. Dini eğitimin merkezi olan Kum gibi durgun bir şehir bile, güzel otellerin ve büyük alışveriş merkezlerinin olduğu genişleyen bir metropol haline gelmiştir.

Bu gelişmelerin anlamını değerlendirmek için, yaşananlara, İran’a Irak yoluyla dayatılan, ancak Arap rejimleri ve emperyalist Batı tarafından desteklenen sekiz yıllık savaş penceresinden bakmak gerekir. Irak’ın tiran yöneticisi Saddam Hüseyin’e, İslam Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışması için nükleer silah dışında verilmemiş silah kalmamıştı. Saddam, uluslararası hukukun yasakladığı her türlü suçu işledi, ancak Batı tarafından desteklendiği için bu suçlar görmezden gelindi. Savaş bittiği zaman İslami İran, beyan edilmiş üç hedeften ikisine erişmişti: İslam Devrimi’nin korunması ve topraklarının her bir karışının kurtarılması. Kısa vadede ulaşılamayan tek hedef Saddam’ın devrilmesi ve savaş suçlusu olarak yargılanması oldu. Bunu Batı, Saddam kendi amaçlarına hizmet ettikten sonra bizzat yaptı. Saddam, Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etme tuzağına düşürüldü. Sonrasında aynı Batı ve Saddam’ın Arap müttefikleri kendisine karşı birleşti ve Irak’a iki defa saldırdı. 30 Aralık 2006 tarihinde Saddam Hüseyin asılarak idam edildi.

Belki yakın tarihte, İslam Cumhuriyeti kadar negatif propagandaya ve sonu gelmez düşmanlığa katlanmak zorunda kalan ülke yoktur. İslami İran, Halkın Mücahitleri, yahut daha iyi bilinen adıyla halkın münafıkları örgütü gibi grupların iç sabotajından, açık askeri saldırıya ve ticaret ambargolarına kadar, dört bir koldan saldırıya uğradı ve bunların üstesinden geldi. Bugün, bölgenin önde gelen gücüdür ve onun onayı ve desteği olmadan hiçbir politika başarı olamaz.

Her ne kadar Beni Suud’un öncülük ettiği Arap rejimleri İran’ı zayıflatmaya çalışmışlarsa da, bu rejimler alçakça gündemlerine erişmeyi başaramamış, bilakis arka arkaya yenilgiler almışlardır. Bu rejimlerin pek çoğu, çöküşün eşiğindedir. Suriye’de olsun, Yemen’de olsun, sabotaj ve saldırganlık politikaları enkaza dönmüştür. Suudi yöneticiler büyük bir korku içindeler ve Müslüman Doğu’nun en yoksul ülkesi Yemen’de devasa çaplı sivil ölümlerine ve ülkenin altyapısının büyük bölümünün hasar görmesine yol açmalarına rağmen bu ülkedeki bataklıktan nasıl çıkacaklarını bilmiyorlar. Günün birinde bu tür suçlar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmaları, tahayyül edilemez bir şey değil. Faydalarını tükettikleri zaman, Batı’daki dostlarının, Saddam Hüseyin’e yaptıkları gibi onların da karşılarında yer alması pekâlâ mümkün.

Bu yüzden yanıt vermemiz gereken soru şu: İran, yahut daha doğrusu onun liderliği, başkaları başarısız olurken tüm bu süreçlerden başarılı bir şekilde çıkmalarını sağlayacak ne yaptı? Burada belirtilmesi gereken ilk nokta, İran liderliğinin muttaki olmasıdır. Ülke liderleri, kendi kişisel çıkarlarını ilerletmek için çalışmaz; onlar, halka hizmet ederek İslam’ın değerlerine tutunmaya gerçekten kararlıdırlar. Komşu ülkelerdeki yöneticilerin aksine İran yöneticileri mütevazıdır ve çok basit hayatları vardır. İranlıların çok kültürlü ve sofistike insanlar olmalarına rağmen, gücün tuzaklarına düşmezler.

İkinci nokta ise karar alımının kolektif bir sorumluluk olmasıdır. Rehber İmam Seyyid Ali Hameney bütün meselelerde son sözü söylese de, bunu meseleleri düzgün bir şekilde tartışmadan ve farklı bakış açılarını dikkate almadan yapmaz. Bu, İslam Cumhuriyeti’nin tek bir adamın gizli bir şekilde aldığı düşüncesiz kararların çukuruna düşmekten kaçınmasını mümkün kılmıştır. Politika başarısız olsa bile bu, süreç kusurlu olduğu için değil, onların kontrolünün ötesindeki başka koşullar sonucu etkilediği için olur.

Üçüncü olarak İslam Cumhuriyeti, hitap ettiği halkın ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir anayasaya dayanan bir sisteme sahiptir. Bütün kararlar buna uygun şekilde alınır. Sekiz yıllık dayatılan savaşın tepe noktasında bile İslam Cumhuriyeti anayasayı askıya almamıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de, Meclis seçimleri de zamanında yapılmıştır. Liderliğin kitlelerin güvenini elinde tutabilmesini sağlayan şey, bu güven ve şeffaflık düzeyidir.

Dördüncü olarak İslam Cumhuriyeti liderliği, Cuma Hutbesi minberini, halkı önemli gelişmeler hakkında bilgilendirmek için kullanmıştır. Hutbeyi kim verirse versin (ki zaman zaman bizzat Rehber verir) günün yakıcı meselelerinin vurgulanması ve halkın bunlara sırdaş edilmesi son derece sevindiricidir. İran’da Cuma Namazı, ilham verici bir deneyimdir.

Dış cephede İslami İran’ın etkisi büyümeye devam etmiştir. İran, bölgede Lübnan’daki Hizbullah’tan Filistin’deki Hamas ve İslami Cihad’a kadar önemli müttefikler edindi. Suriye’ye yönelik emperyalist-Siyonist-Arap komplosunun başarısız olmasını sağladı. Komplocuların tasarımları hayal kırıklığıyla sonuçlandı.  İran aynı zamanda, bir zamanlar Saddam tarafından yönetilirken ölümcül düşmanı olan Irak’ın güvenini kazandı. Bu gelişmeler Beni Suud’u ve bölgedeki aşiret kuzenlerini sinirli ve geceleri uyuyamayan insanlar haline getirdi. Ve İran bütün bunları maharetinden böbürlenmeden yaptı. Uzlaşmasız cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği Türkiye bile geri adım atıp Suriye’de rota değiştirmek zorunda kaldı. Türkiye lideri, bölge gücü olarak İran’ın yerine geçmek istiyordu, ancak bu arayışında gözle görülür şekilde başarısız oldu.

Ekonomik cephede, küresel işlerde büyük bir kayma yaşanıyor. Ekonomik büyümenin ağırlık merkezi Kuzey Amerika ve Avrupa’dan Avrasya’ya kaydı. Zenginliklerin üretileceği yeni sınır bölgesi burasıdır. Bu yön değişiminde üç şey etkili oldu: büyük bir nüfus tabanı, dev topraklar ve muazzam doğal kaynaklar ve enerji kaynakları. Üç ülke — Çin, İran ve Rusya — aynı zamanda yüksek eğitim almış geniş bir insan havuzuna sahip. Bu kabiliyet, bölgedeki ekonomik büyümenin motor gücü ve şimdi İran’ın yasadışı Batı yaptırımlarının zincirlerinden kurtulmasıyla, ülkenin gerçek potansiyeli hayata geçirilmenin eşiğine geldi.

Bununla birlikte inkâr edilemeyecek olan şey, İran’ın gelişmesinin her şeyi, 38 yıl önce benimsediği değerlere borçlu olduğudur. Başarı, İslami ilkelere bağlı kalınmasıyla ve diğerlerine ağır basan kaygının sıradan insanların refahı olduğu takva temelli bir toplumun yaratılmasıyla, kendine bir yol bulmuştur. İslam, bu ülkenin insanlarına muazzam bir özgüven vermiş ve onları her türden baskıya ve zorluğa karşı koyabilir hale getirmiştir.

Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de şu sözü vermiştir: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar. (Muhammed Suresi: 7). Şüphesiz ki Allah doğruyu söyledi.

Crescent International – Tahir Mustafa

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz