Cuma , 19 Ocak 2018
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » IŞİD, neden çabucak darmadağın oldu?
IŞİD, neden çabucak darmadağın oldu?

IŞİD, neden çabucak darmadağın oldu?

Yaklaşık iki ay önce Musul’un batısında ele geçirilen bir IŞİD komutanı, ‘Özgürleştirici Güçler’ olarak adlandırılan Haşd Şabi’ye işaretle ‘Eğer Haşd olmasaydı sizler Musul’un ya da başka bir yerin bir milimetresini dahi bizden alamazdınız’’ dedi.

Sadullah Zarei

mashreghnews.ir

‘Telafer kurtuldu’, ‘Deyr ez-Zor’un önemli bir kısmı IŞİD kontrolünden çıktı’, bunca önemli gelişme birkaç hafta içerisinde gerçekleşti. Hâlbuki altı ay öncesine kadar Deyr ez-Zor’dan ya da Telafer’den çok daha küçük yerlerin kurtarılması için çok daha uzun bir zamana ihtiyaç duyuluyor ve Deyr ez-Zor’dan çok daha ağır bedel ödeniyordu.

Peki neden? Bu konuda birkaç noktaya değinmek gerekiyor.

1- IŞİD’in Irak ve Suriye güvenlik satrancında hareketini başlattığı gün, IŞİD ve kendisine bir şekilde yardım eden güçler, IŞİD’e galip gelebilecek hiçbir gücün olmadığı konusunda kuşku duymuyordu… Suudi krallarının dünyaya mezhep konularından söz etmekten çekinmesinden dolayı aslında mezhebi bir tavır alamayacak olan Muhammed bin Salman ise o dönemde IŞİD’in Irak’taki hızlı saldırılarıyla ilgili olarak ‘’IŞİD, adaletsizliklere karşı ayağa kalkmış bir Sünni tepki hareketidir” demişti.

IŞİD, bu zamana kadar birçok darbeler almıştı; ama Direniş Cephesi’nin saldırıları karşısında güçlü bir direnç gösteriyordu.

Emirli ve Hamrin dağı savaşı, Samerra’nın batısındaki el-Beled savaşı, Tıkrit savaşı, Babil’in kuzeyindeki Curf es-Sahar savaşı, IŞİD’in Direniş Cephesi karşısındaki güçlü direncine dair örneklerdir. Ancak Musul’un batısındaki son kalesinin yıkılması ile birlikte IŞİD elindeki toprakları hızla kaybetmeye başladı.

Aslında birçok delille birlikte şunu söyleyebiliriz: Musul’un batısındaki son kaleleri yıkılınca IŞİD direnebilecek gücü kalmadığını ve eğer elinde tutamayacağı toprakları korumakta ısrar ederse büyük kayıplar vermesinin kaçınılmaz olduğunu fark etti.

Yaklaşık iki ay önce Musul’un batısında ele geçirilen bir IŞİD komutanı, ‘Özgürleştirici Güçler’ olarak adlandırılan Haşd Şabi’ye işaretle ‘Eğer Haşd olmasaydı sizler Musul’un ya da başka bir yerin bir milimetresini dahi bizden alamazdınız” dedi.

Dolayısıyla şu son derece açıktır ki IŞİD’in bugünlerde Irak’ta Haşd Şabi’ye ve Suriye’de de Haşd Şabi benzeri (Fatımiyun, Zeynebiyun, Haydariyun ve Hizbullah vs.) güçlere karşı ciddi bir direniş sergileyememesi bir tercihin değil, bir zorunluluğun sonucudur.

2- Açıktır ki ne IŞİD’in kendisi ne de onun ortaya çıkmasında etkili olan gizli servisler ve devletler, IŞİD’in askeri yenilgiyle tamamen ortadan kaldırılmasını istiyor. Dolayısıyla toprak kaybının IŞİD’in ortadan kalkması anlamına gelmediği söylenebilir.

Daha iki yıl öncesine kadar el-Kaide ile IŞİD kıyaslaması yapıldığında şu söyleniyordu: El-Kaide, belirli bir coğrafyayı ele geçirmekten kaçınarak topladığı çok sayıda gücü kolayca yönetebiliyor ve bir yerden bir başka yere sevk edebiliyor. Bu yüzden de bir coğrafyayla sınırlı kalmıyor.

Buna karşın IŞİD, belirli bir coğrafyayla sınırlanmayı kabul ettiği için bu coğrafyayı koruyabilmek için etrafında çok daha fazla güç toplamak zorunda, bu yüzden de yakında büyük sorunlarla karşılaşacak.

Öyle gözüküyor ki IŞİD ortaya çıkışından yaklaşık dört yıl sonra aile (el-Kaide) geleneğine geri dönüyor. Ancak hala el-Kaide ile birçok farklılıklara sahip ve bunun üzerinde düşünmek zorunda. Aksi halde coğrafyasını teslim ettiğinde örgütünü de teslim etmiş olacak.

Şu an IŞİD’in atası olan el-Kaide’den en önemli farkı düşman belirlemesidir. El Kaide liderliği Amerika’yı birinci ve en önemli düşmanı olarak kabul ediyor. Müslüman toplumlara, Müslüman gruplara bu arada da Şiilere saldırıyı uygun görmüyor.

Buna karşılık IŞİD, Müslüman devletleri ve İslami grupları “yakın düşman” olarak niteliyor ve bunlara öncelik veriyor.

Tabi daha önce IŞİD ve el-Kaide’nin temel farklılığına sebep olan önemli bir kimliksel özelliğine işaret etmemiz gerekir. El Kaide mevcut kimliği ile kendi temeline dayalı bir örgüttü.

Hatta onun bölgesel gruplardan aldığı mali yardım, onun bu gruplara bağımlılığı anlamına gelmiyordu. Yani bu yardımların el-Kaide’nin siyasi hayatı üzerinde ciddi bir etkisi bulunmuyordu.

Hâlbuki IŞİD’in Irak ve Suriye’de ortaya çıkışı ve gelişmesi, büyük oranda Amerika ve Suudi Arabistan gibi devletlerin özel yardımlarına bağlı olarak gelişti. Doğal olarak bu büyük mali yardım bağımlılığı sebebiyle topraklardan vazgeçilmesinin IŞİD’in kuruluş hedefinden vazgeçilmesiyle sonuçlanacağı beklenemez.

Bu açıdan IŞİD’in bundan sonra elindeki toprakları teslim ederken daha az direniş göstereceği; “askeri stratejiden” “güvenlik stratejisine” geçeceği söylenebilir. Bu, şu anlama geliyor:

Bundan sonra IŞİD’in Irak’ın çeşitli kentlerinde halka ve hassas mekanlara karşı intihar saldırıları yoluyla terör saldırılarına daha fazla tanık olacağız. Bu arada Diyala, Kerkük, Telafer, gibi tartışmalı bölgeler, çok büyük ihtimalle tekfirci teröristlerin saldırı merkezlerine dönüşecek. Peki ne zamana kadar?

Bu soruya cevap olarak IŞİD ve diğer tekfirci grupların güvenliği tehdit eden terörist eylemlerinin ne zaman sona ereceğine dair kesin bir tarih verilemez. Ama terörist saldırılar döneminin de çok uzun sürmeyeceği söylenebilir. Çünkü kentleri teröristlerden temizlemiş olan güçler için ovalarda, tepelerde, dağlarda vs. IŞİD’i takip etmek çok da zor olmayacaktır.

3- Açıktır ki Direniş Cephesi’nin IŞİD, Nusra vs. gibi tekfirci teröristlere karşı kazandığı zaferler, ABD ve Suudi Arabistan gibi devletleri rahatsız ediyor.

Onlar, her savaşta olduğu gibi sahada zafer kazananların gelecekteki şartları belirlediğini çok iyi biliyorlar. Siyonist rejimin askeri ve siyasi liderlerinin paniğe kapılmasının ve Putin’den “güvenlik garantisi” istemesinin sebebi budur. İsrail, şunu çok iyi bilmeli: “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur.” (Hud:43)

Bu alanda onun güvenliğini garanti edebilecek hiç kimse yoktur.  Direniş Cephesi, kendi aleyhine yapılan tüm olumsuz propagandaların aksine, “varlığıyla” tehdit oluşturanların dışında hiç kimseyi tehdit etmemektedir. Onlar, (İsrailliler) zayıfladıkça çatışma zeminlerini arttırmaya çalışıyorlar; çünkü kendilerini zayıf göstermek istemiyorlar.

Bu arada geçtiğimiz yıllarda özellikle de IŞİD’in Irak ve Suriye’de geniş topraklar işgal ettiği dönemlerde İran’ı bir numaralı düşman olarak tanımlayan iki rejim, yani İsrail ve Suudiler, cani müttefiklerinin ağır yenilgisinin sonuçlarından korunmak için iki yol seçti.

Birincisi Rusya aracılığıyla Direniş Cephesi’nden güvenlik garantisi alma peşine düştü. İkincisi ise Tahran’la ilişkileri onarmaktan söz etmeye başladı.

Elbette Rusya’nın güvenlik garantisi, İsrail rejiminin vahşi doğasını değiştiremez. Bunun değişmesi ancak İsrail rejiminin yok olması şeklindeki stratejik değişimle mümkün olabilir. Ayrıca Tahran’la ilişkilerin onarılması başta Mina faciası olmak üzere son yıllarda İran’a verilen büyük zararların bedeli ödenmedikçe mümkün değildir. Zira Suudiler, bu zararın karşılanması için tazminat ödemeyi siyasi iktidarlarını satmakla eşit görüyorlar.

Suudiler, tazminat ödemenin kusurlu olduğunu ve bölgedeki siyasi otoritesinin zayıfladığını kabul etmek olduğuna inanıyor. Elbette acı olsa da Suudilerin İran’a yönelik tahriklerden vazgeçmek ve Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Lübnan halklarıyla savaşamayacağını kabul etmek zorunda kalacağı zaman uzak değil.

Çeviren: Hüseyin Mahir

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz