Cuma , 15 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Kuran’ı Mızrağa Takma Politikası
Kuran’ı Mızrağa Takma Politikası

Kuran’ı Mızrağa Takma Politikası

Kuran sadece temel bilgiler ve ölçüler öğretir. Kuran her konuyu tek tek isim verip açıklamaz…

Kuran’ı mızraklara takma politikası 13 yüzyılı aşkın bir zamandır Müslümanlar arasında yaygın bir politika haline gelmiş bulunuyor. Bilhassa gösterişçilerle dindar görünümlü mukaddes zatlar(!) artmaya ve kendilerine biraz taraftar bulmaya başladıklarında hemen bu politikaya başvurmakta ve Kur’an’ı hemen mızrakların ucuna geçirivermektedirler.

Burada, alınması gereken önemli dersler vardır. Alınması gereken birinci ders şudur:

Cahiller ve İslam’dan habersiz gafiller, mümin olarak tanınıp da halk onları gerçek Müslüman sıfatıyla anmaya başladığında çıkarcı ve fırsatçı çevreler için kullanılabilecek iyi bir vesile doğmuş olur. Bu fırsatçı çevreler söz konusu mukaddes görünümlü cahilleri kendi çirkin emellerine alet eder ve gerçek müminlere karşı onları bir kalkan ve siper olarak kullanırlar.

İslam düşmanlarının, bu tipleri bir kalkan olarak kullandığı sıkça görülmüştür, yani İslam’ı yine İslam’a karşı kullanmışlardır. Batı sömürüsünün bu sahada bir hayli tecrübeli olduğu bilinmektedir. Batı sömürüsü bilhassa mezhebi farklılıkları bu şekilde tahrik etmekte, Müslümanların yaralarını bu yolla deşmektedir.

Müslümanları ecnebi nüfuzundan kurtarmak için uğraşan salih bir Müslümanın karşısına; bizzat kurtarmak istediği bu Müslüman kitleler tarafından din ve mezhep adına engeller ve duvarlar oluşturulmasını düşünmek bile ne kadar acıdır gerçekten!

Evet, Müslüman kitleler cahil ve bilinçsiz olduğunda münafıklar bizzat İslam’ı İslam’a karşı kullanırlar.

İşte halkının, Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeytine beslediği sevgiyle iftihar etmekte olduğu ülkemizde, münafıklar ve İslam düşmanları bizzat bu Ehlibeyt sevgisini İslam ve Kur’an’ın aleyhine ve işgalci Siyonist Yahudilerin lehine olacak şekilde kullanabilmektedirler. Bu ise İslam’a, Kuran’a, Resulullah’a (s.a.a) ve o hazretin mübarek Ehlibeytine (a.s) yapılabilecek en büyük zulümdür.

Nitekim Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadırlar:

“Ümmetimin yoksul veya fakir düşmesi değildir beni korkutan. Ümmetim için endişelendiğim şey, ters fikirler ve eğri düşüncelerdir. Benim ümmetime ekonomik yoksulluk değil, fikir ve düşünce fakirliği zarar verir.”

Ders alınması gereken bir diğer nokta:

Kuran’ı anlama yöntemimizin doğru olmasına dikkat etmemiz gerektiğidir.

Kuran, ancak hakkında doğru düşünüldüğü zaman, bilgiyle ve âlimane bir şekilde tefsir edildiği ve Kur’an konusunda en sağlam olan “Ehli Kuran’ın kılavuzluklarından faydalanıldığı zaman hidayet kitabı ve kurtuluş vesilesi olur.

Kuran’ı anlama tarzımız sahih ve doğru olmadığı sürece ve Kuran’ı anlama ve Kuran’dan faydalanmanın yolunu-yordamını gereğince öğrenmediğimiz müddetçe Kur’an’dan faydalanabilmemiz mümkün olmayacaktır.

Çıkarcılar veya cahiller kimi zaman Kuran okur, ama batıl ihtimal doğrultusunda hareket ederler. Nehc’ul Belağa’da müminlerin emiri Ali’nin (a.s) dilinden bir örnekle bunu şöyle aktarmıştık:

“Hakkı söyler, ama batılı kastederler; batılı umarak haktan söz ederler.”

Bunun ise Kuran’la amel edip Kuran’ı diriltmek olmadığı, bilakis, Kuran’ı öldürmek olduğu apaçık ortadadır. Kuran’la amel edebilmek, ancak Kuran’ı doğru olarak anlayabilme bilgi ve gücüne kavuşmakla mümkündür.

Kuran, bütün meseleleri genel olarak ve ana prensipleriyle ele almıştır; bu geneller ve prensipleri detaylara uygulamak ise bizim doğru anlama ve doğru algılayabilmemize bağlıdır.

Yani, mesela Kur’an’da “Falan gün, falan yerde Ali’yle Muaviye arasında vuku bulacak olan savaşta haklı taraf Ali’dir.” denilmemektedir,

Kuran’da geçen hüküm şundan ibarettir:

“Müminlerden iki topluluk çarpışacak olursa aralarını bulup barıştırın. Eğer biri diğerine haksızlık ve zulümde bulunacak olursa, haksızlık ve zulümde bulunanı Allah’ın emrine çevirinceye kadar onunla savaşın.” (Hucurat,9)

Evet, budur Kuran’ın genel hükmü. Kuran, meseleleri bu şekilde genel ve kapsayıcı temel prensip ve kıstasları öğreterek ele alıp inceler; “Falan savaşta falanca haktır, diğeri batıldır.” demez.

Kuran sadece temel bilgiler ve ölçüler öğretir. Kuran her konuyu tek tek isim verip açıklamaz. “Kırk küsur yıl sonra Muaviye adlı biri çıkıp halifelik iddiasında bulunacak ve Ali’yle savaşa tutuşacaktır, o zaman siz Ali’nin saflarında yer alın.” demez.

Kuran, bir anayasa kitabıdır, teferruata girmez ve girmesi de beklenemez. Kuran, her olayı, her hadiseyi tek tek sayıp dökecek bir kitap değildir. Böyle bir şey esasen mümkün değildir zaten.

Kuran, ebediyen kalıcı olmak ve bütün zaman ve mekânların ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla inmiştir; bu nedenle de genel prensipler ve temel ölçüleri öğretir, böylece hangi asır ve mekânda hakla batıl karşı karşıya gelecek olursa,
Kuran’ı doğru olarak anlayabilmiş bir insan Kuran’dan öğrendiği ölçülerle haklı taraf ve haklı konumu kolaylıkla teşhis eder.

Binaenaleyh, ayette geçen “müminlerden iki topluluğun çarpışması” halinde nasıl davranılması gerektiğini yine bizzat Kuran öğretmektedir. Bu durumda mümine düşen vazife, dikkat etmek ve Kurani ölçüyü kullanarak haksız ve zalim tarafı tespit edip, Allah’ın hükmüne getirinceye kadar onunla savaşmaktır.

Hakkı kabullenip sonucuna katlanması halinde onu kabullenmek, ama işi hile ve sahtekârlığa döküp canını kurtarmak ve gücünü toparladığında zulmüne tekrar devam edip yeniden saldırganlığa yeltenmekse, yine ayetteki hüküm gereğince “…Eğer haksızlıkla zulümde bulunacak olursa, Allah’ın emrine dönünceye kadar onunla savaşmak’tır!

Bütün bunları teşhis edebilme sorumluluğu bizzat bireyin uhdesindedir. Kuran, Müslümanların sosyal ve akli olgunluğa erişmesini ve bu olgunluk sayesinde haklıyı haksızdan ayırt etmesini istemektedir.

Kuran-ı Kerim, tıpkı bir velinin, velayeti altındaki çocuğa davrandığı gibi insanlara sürekli kayyumluk etmek, onların hayatları boyunca vuku bulacak bütün teferruatları onlar adına üstlenip gerçekleştirmek ve her şeyi duyusal ve somut işaretlerle belirlemek için inmiş değildir.

Aslında insanları tanımak bireylerin yetenek ve salahiyet miktarlarını bilmek, İslam ve İslami ölçülere ne kadar vakıf ve bunlara ne ölçüde bağlı olduğunu anlamak bir Müslümanın vazifesidir ve her Müslüman bunları bilmek, bu hususlara dikkat göstermekle mükelleftir, ama ne yazık ki bugün çoğumuz bu önemli vazife ve sorumluluğumuzun farkında değiliz.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Doğru yolda yürümeyen ve hakkı çiğneyen insanı fark edip tanıyamadığınız sürece doğru yolu ve hakkı bilip tanımanız mümkün olmayacaktır.” (Nehc’ul Belağa, 147. Hutbe)
Yani özel durum ve teferruatlara gereğince uyarlanamadıkça genel ölçü, kural ve prensipleri bilmenin hiçbir faydası olmayacaktır. Zira bireyleri gereğince tanımama, bu hususta hataya kapılma ve özel durumları gereğince değerlendirip kavrayamama halinde pekâlâ hak ve İslam adına ve İslami sloganlarla hak ve İslam’ın aleyhine ve batılın lehine davranıla bilinecektir…

Kuran, zulmü ve adaleti anlatmış, ölçü ve kıstaslarını göstermiş, kime adil, kime zalim denilebileceğini belirlemiştir, ama bunu bütün olay ve şahıslara uyarlamak insanın uhdesine bırakılmıştır. Bu bilgi çerçevesinde bize düşen hakkı batıl, batılı hak zannetmemek ve kendi zannımızca Kur’an’daki bu kıstaslara dayanarak hakkın kellesini uçurmamaktır.

Şehid Murtaza Mutahhari

(Kaynak: Ehlader)

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz