Pazar , 24 Eylül 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Ölümü Tanımaya Çalış…
Ölümü Tanımaya Çalış…

Ölümü Tanımaya Çalış…

Ölüm, bedenden bu lambanın çıkarılması gibidir…

Meâd inancı, mukaddes İslâm dininin temel esaslarındandır. Herkesin ölümden sonra tekrar dirileceğine, inanç ve amelinin karşılığını göreceğine inanmak, İslâm’a göre farzdır.

Meâdın başlangıcı ölüm ve sırasıyla kabir, berzah, sonrası da kıyâmet-i kübrâ ve sonunda cennet ve cehennemdir. Meâd, duyu organlarıyla algılanamaz. Meâdın varlığı ileride genişçe inceleyeceğimiz gibi aklî delillerle sabittir. Ama insanın ölümden sonra ne olacağını sadece aklıyla idrak etmeye çalışması imkânsızdır. Bunun tek yolu vahiydir. Zira hiç kimse içinde bulunduğu âlemden ötesine ulaşamaz.

Örneğin, bir çocuğun, ana rahminde iken dış âlemin niceliğini ve niteliğini anlaması imkânsızdır. Uzayın sonsuzluğunu ve oradaki varlıkları bilmesi mümkün değildir. Ayrıca maddî âlemde bulunan, maddenin ve tabiatın esiri bir varlığın, maddî âlemin batınında bulunan ve bu âlemden kurtulduktan sonra ulaşılacak olan melekût âlemini anlaması nasıl mümkün olabilir? Ölümden sonraki âlemlerin özellikleri, dünya âleminde bulunan birisi için gizlidir.

Tanımak ve vakıf olmak için Allah-u Teâlâ’nın haber verdiği şeyleri kabul etmekten başka çare yoktur. Dolayısıyla “Ölümden sonra şöyle olacak” iddiasında bulunmak, aklen asla doğru değildir. Çünkü o âlemin özelliklerinin akılla bir ilişkisi yoktur. Bütün akıllar birleşse de öteki âlemin olaylarının ayrıntılarından haberdar olamaz. Bizlerin yapacağı tek şey, Hz. Muhammed’in (s.a.a) ve Ehlibeyt’inin buyurduklarını tasdik etmektir. Çünkü onlar hem masumdurlar, hem de Yaratıcının vahyinin nüzul yerleridirler.

Acaba Ölü Konuşur Mu?

Yukarıdaki açıklamayla bazı insanların düştükleri şüphelerin hepsinin temelsiz olduğu da anlaşılmaktadır. Şüphelerine örnek olarak şunu verebiliriz: Ölen birinin bedeni cansız bir varlıktır. Kuru bir tahta gibidir. Mezarda ondan soru sorulacağı, onun da cevap vereceği nerden çıkarılıyor? Eğer biz, ölünün ağzını bir şeylerle doldur ve bir sonraki gün mezarını açıp baksak, ağzından hiçbir şey çıkmadığını görürüz. Bu tür iddialar, ahirete ve yaratılış sistemi içerisinde gayba iman edememekten kaynaklanmaktadır. Bu tür şaşkınlıklar, bilgisizlikten ve idrak etme yoksunluğundandır. Onlar, konuşmanın sadece dile ait olduğunu, ruhun konuşamayacağını, hareketin sadece ayaklara ait olduğunu, ruhun hareket etme kabiliyetinden yoksun olduğunu zannetmektedirler. Oysa kendileri her gece uykuda nice nutuklar çeker, nice sohbetler ederler. Dilleri ve dudakları hareket etmez, yanındakiler, seslerini işitmez.

Rüya İle Ölüm Arasındaki Benzerlik

İmam Musa bin Cafer (a.s) şöyle buyuruyor: İnsanoğlu ilk yaratılışında rüyadan yoksundu. Allah’ın sonradan onlara rüya nimetini vermesinin sebebi şu idi: Allah, bir peygamberi, halkının hidayeti için gönderdi. Peygamber halka, âlemlerin Rabbine kulluk etmelerini emretti. Onlar dediler ki: “Eğer biz Allah’a ibadet edersek, karşılığında ne elde edeceğiz? Sen de bizden fazla bir şeye sahip değilsin.” Peygamber şöyle buyurdu: “Eğer Allah’a itaat ederseniz, karşılığı cennettir; eğer günah işler ve benim sözümü dinlemezseniz, yeriniz cehennemdir.

Dediler ki: “Cennet ve cehennem nedir?” Peygamber onlara her ikisini de anlattı. Sordular: “Ne zaman ona ulaşacağız?” “Öldüğünüz zaman.” dedi. “Biz ölülerin çürüdüğünü, toprak olduğunu görüyor ve senin anlattığın şeyleri onlarda görmüyoruz.” dediler ve o peygamberi yalanladılar. Sonra Allah, onlara rüyayı verdi. Rüyalarında hareket ettiklerini, işittiklerini gördüler. Uyandıklarında rüyalarında gördükleri şeylerden bir eser yoktu. Sonra o peygamberin yanına geldiler ve gördüklerini ona anlattılar. Peygamber, onlara şöyle buyurdu: “Allah, size hüccetini tamamlamak istedi. Sizin ruhunuz böyledir. Sizler öldüğünüz zaman, bedenleriniz toprakta çürüdüğü hâlde, ruhlarınız kıyamete kadar ya azapta ya da nimet içerisinde olacaktır.”

Aklın gereği, insan aklen mümkün olmayan şeyler dışında her konuyu işittiği zaman, belki doğru olabileceğine ihtimal vermeli ve şayet bunu haber veren masum ise, doğruluğunu kesinlikle kabul etmelidir. Delili kabul etmemek, yetersizliğe ve kapasite noksanlığına işarettir. Tabiat ötesini, kapasitesi yeterli olmayan anlayamaz.

Ölümün hakikati, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ruhun bedenle olan ilişkisine birçok benzetmeler yapılmıştır. Bazıları şöyle demişlerdir: Beden bir gemi, ruh ise o geminin kaptanı gibidir. Geminin batmasıyla, kaptanın gemi üzerindeki kontrolü ortadan kalkar.

Siz, “Gittim” dediğiniz zaman, doğrudur ki, siz gittiniz; ama ayağınızla gittiniz. Fakat siz, ayağınız değilsiniz. “Gördüm, işittim, konuştum” dediğiniz zaman, hepsinin öznesi tek bir varlığa döner. Bu varlık ruhtur. O ruh görür, ama şu zahiri gözle mi? Ruh işitir, ama şu zahirî kulakla mı? Öyleyse görücü ve işitici ruhtur. Göz, onun görme aletidir. Ruh, beden karanlığında yanan bir ışık kaynağıdır. O, göz, kulak ve diğer duyu organlarıyla ışığını verir. İşte ölüm, bu ışık kaynağının yer değiştirmesidir. Örneğin birkaç penceresi olan kulübenin içindeki gaz lambasını düşünün. Lamba yandığında pencerelerden ışık gelir. Gaz lambasını dışarıya çıkardığınız zaman ise kulübe karanlık olur; artık pencerelerden ışık çıkmaz.

Ölüm, bedenden bu lambanın çıkarılması gibidir. Fakat ruhun bedenle olan ilişkisi hulul etme, yani ruhun bedene girmesi şeklinde değildir. Çünkü ruh, madde değildir, soyuttur; içi dışı yoktur. Ruhun bedene tam bir bağlılığı söz konusudur. Ölüm, bu bağın kopması demektir.

Ölümün, Allah’ın izniyle olduğuna iman etmemiz farzdır. Bedenle ruhu anne karnında birleştiren de, son günde bu bağı koparan da yaşatan da hayat veren de öldüren de O’dur. Kur’an da Allah’ın hayat verici, diriltici ve öldürücü olduğu çokça zikredilmiştir. Avamdan bazı insanlar, Azrail’i sevmez. Onu düşman sanırlar. Oysa Onun kendi başına bir şey yapmadığını, âlemlerin Rabbi tarafından memur kılındığını bilmezler.

Can, Nasıl Alınır?

Canın alınmasının keyfiyeti, miraç hadislerinde belirtilmiştir. Bu hadislerden anlaşıldığına göre ruhun bedenden çıkması şöyledir: Hz. Azrail’in önünde herkesin isminin yazılı olduğu bir levha vardır. Her kimin eceli gelmişse, adı levhadan silinir. Azrail, bir anda onun ruhunu alıverir. Aynı anda binlerce kişinin adının silinmesi ve Azrail’in onların canını aynı anda alması şaşılacak bir şey değildir. Bin tane çırayı aynı anda söndüren rüzgar gibi. Bu ölümlerin hepsinin faili aslında Allah’tır. Azrail, ruhu alır; ama hakikatte öldüren Allah’tır. Çünkü emir O’nun tarafındandır.

Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim, can alma olayını bazı yerlerde Allah’a,1 bazı yerlerde ölüm meleği Azrail’e1, bazı yerlerde de meleklere2 isnat etmiştir.. Bunların üçü de doğrudur. Zira Azrail ve onun yardımcıları, Allah’ın emriyle can alırlar. Bunu bir padişahın ordusu ve komutanlarıyla birlikte bir şehri fethetmesine benzetebiliriz. Şehri padişah fethetti de diyebiliriz.

Filan komutan da, ordu dadır. Bu örnek bunun anlaşılması içindir. Yoksa asıl konu çok daha üst düzeydedir. Ölüm anında canı alan Allah’tır. Ama O, dünyayı sebeplerle düzene koymuştur. Ölüm için de bazı zahiri sebepler kılmıştır. Örneğin; bir binadan düşmek, hastalanmak, öldürülmek vb.

Bunların hepsi birer araçtır, bahanedir. Zira niceleri vardır ki, çok şiddetli hastalıklara yakalanırlar, ama ölmezler. Öyleyse zahiri sebepler, tek başına o şahsın ölümü için yeterli değildir. Eğer ömrü sona ermişse, âlemlerin Rabbi onun canını alır. Birçok insan, hiçbir hastalıkları olmadığı hâlde ölmüştür. Başka bir konu da ölüm meleğinin şeklinin, ölen kişiye göre değiştiğidir. Bir rivayette şöyle geçiyor:

Hz. İbrahim (a.s), Azrail’den kâfirin ruhunu alırken nasıl bir şekle büründüğünü, kendisine göstermesini istedi. Azrail, “Buna dayanamazsın.” dedi. Hz. İbrahim (a.s) ısrar edince, Azrail öyle bir şekle büründü ki Hz. İbrahim, karşısında siyah yüzlü, pis kokulu, siyah bir elbise giymiş, ağzından ve burnundan alevler ve duman çıkan birisini görerek, düşüp bayıldı. Kendisine geldikten sonra şöyle buyurdu: “Eğer kâfir için hiç bir azap olmasaydı, seni görmesi, ona azap olarak yeterliydi…”3

Mümin için de tam tersidir. Ölüm hâlindeki insanı saptırmak için şeytanlar sol taraftan, buna karşılık melekler ise sağ taraftan gelirler.4 Şeytanların işi her zaman aldatmaktır. Özellikle kişi, ölüm anında imanlı da olsa, onu aldatmaya uğraşırlar. Saadet ve bedbahtlığın ölçüsü, akıbetinin durumuyla ilgilidir. Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz ve diriltildiğiniz gibi de haşr edilirsiniz.”5 Ne arzusu varsa, o arzuyla ölür. Eğer arzusu Resulullah’ın (s.a.a), Hz. Ali’nin (a.s) cemalini görmek idiyse, ölünce de bu arzu ile ölür. Eğer arzusu heva ve heves idiyse, ölüm anında da arzusu bu olur. Fakat Allah Teâlâ, iman ehlini ölüm anında koruyacağına ve şeytanın onlara ulaşamayacağına dair söz vermiştir. 6

Ebû Zekeriyâ Râzî’ye vefat edeceği sırada “La ilahe illallah”ı telkin ediyorlardı; “Söylemiyorum” diyordu. Bir süre baygınlık geçirdikten sonra kendisine gelince, dedi ki: “Önüme birisi geldi ve bana: “Eğer kurtulmak ve saadete ulaşmak istiyorsan, “İsa Allah’ın oğludur” de dedi. Ben de söylemem dedim. Biraz ısrar ettikten sonra “La ilahe illallah” de dedi. Ben ise, “Sen dediğin için demiyorum.” dedim. (Sonra Ebû Zekeriyâ Râzî) eline bir şey alıp fırlattı. “Şimdi hak kelimeyi söylüyorum” dedi; sonra şahadet getirdi ve öldü. Bir ömür boyu sıdk ile muvahhid olan birisine nasıl olur da şeytan ölüm anında musallat olabilir. Evet, eğer ömrünü şeytanın yolunda geçirmişse, ölüm anında da dostu şeytan olur.

Kolay ve Zor Can Vermek

Hadislerde can vermenin zorluğu hakkında çeşitli benzetmeler yapılmıştır. Bazılarında canlı bedenden derinin soyulmasına benzetilmiştir. Bazılarında ise değirmen taşını veya kalenin kapısının çivisini insanın gözüne koyarak hareket ettirilmesinin, can verme anından daha az acı verici olduğu beyan edilmiştir! Hadislerin bir kısmında da can vermenin acısı, makasla ya da testereyle doğranmaya benzetilmiştir. Ve ölüm döşeğinde olan bazı kişilerde de çok büyük ıstıraplar müşahede edilmektedir ki söylenecek gibi değildir. Bazıları için ise ölüm, en güzel çiçekleri koklamak gibidir.7 Bazı hadislerde kirli elbiseyi çıkarıp, temiz elbiseyi giymek olarak addedilmiştir. Başka rivayetlerde de kelepçelerin, zincirlerin çözülüşüne; yani, tabiat zindanından kurtulmaya benzetilmiştir.

Tabi ki bu iki kısımdan her birisi herkesi kapsamaz; yani herkes için aynı şekilde olması söz konusu değildir. Her mümin kolay can verecek diye bir kaide yoktur. Aksine bir çok müminin, Allah’ın lütfüyle bazı günahları can verme zorluğuyla temizlenir. Müminin pak olarak ahirete gitmesi gerekir ve bu gibi vesilelerle temizlenir. Kâfirler için ise ateşe giriş kapısı ve azaplarının başlangıcıdır.8

Bazen de bazı kâfirler ve fasıklar rahat can verebilirler. Sebebi şudur: Şahıs, azap ehlidir, fakat ömründe iyi işler de yapmıştır; hesabının burada tasfiye edilmesi için rahat can verir. Örneğin infak etmesi veya bir mazluma yardım etmesinin karşılığında rahat can verir; böylece ahirette alacağı kalmaz. Tıpkı müminin günahtan temizlenmesi için zor can vermesi gibi.

Gerçekte kolay da olsa, zor da olsa, can vermek, kâfir için o zavallılığın, mümin için ise nimet ve saadetin başlangıcıdır. Özetle, can vermenin zorluğu veya kolaylığı mümin ve kâfir hakkında bir genellemeye sahip değildir. Bihâru’l-Envâr kitabının üçüncü cildinde şöyle bir hadisi şerif vardır: Hz. Muhammed (s.a.a), bir gün amcası oğlu Ali İbn Ebî Talib’i (a.s) görmeye geldi. Hz. Ali’nin (a.s) gözü şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Öyle ki acıdan inliyordu. Hz Ali (a.s), sabır kaynağı olmasına rağmen, Resulullah’ın (s.a.a) korkunç bir haber vermesi karşısında gözünün ağrısını unutuverdi: “Ya Ali, Cebrail bana şöyle dedi: Kâfirin canı alınacağı zaman meleklerden bir grup gelir. Ateşli çubuk ve şişlerle onun canını alırlar.” Hz Ali (a.s), “Ya Resulullah, senin ümmetinden de böyle can veren olur mu?” diye sorunca, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Evet, Müslümanlardan üç grup böyle can verirler: Birincisi zalim hükümdarlar, ikincisi yetim malı yiyenler, üçüncüsü yalancı şahitlik yapanlar.”

Kısacası, herkes yaptığının karşılığını görecektir. Kolay veya zor can vermemiz, amellerimizin neticesidir. Allah’a sığınıyorum, hatta insan, kötü amellerinden dolayı imansız dünyayı terk eder.9

Biyografilerde Fuzeyl-i Iyâz hakkında şöyle yazılır: Öğrencilerinden en bilgilisi hastalandı; ölüm döşeğindeydi. Fuzeyl, onu görmeye geldi. Yâsîn Suresi’ni okumaya başladı. Hasta, üstadının eline vurarak “Kur’ân okumanı istemiyorum.” dedi. Oysa bu adam, bir ömür boyu mescide, medreseye, dini toplantılara gitmiş, yetişmiş Kur’ân ehli bir kişi idi. Şimdi ise Kur’ân okunmasını istemiyordu ve şahadet getirmeden oracıkta öldü. Fuzeyl, bu olaya çok üzüldü. Bir köşeye çekilip bir müddet evden dışarıya çıkmadı ve bilahare o talebesini rüyasında gördü. Ona bu kötü akıbetinin sebebini sordu. Öğrencisi şöyle cevap verdi: “Bendeki üç şeyden dolayı imansız dünyadan ayrıldım: Birincisi haset; kimseyi kendimden üstün görmeye dayanamıyordum. Evet, haset, ateşin odunu yaktığı gibi imanı yok eder.10 İkincisi, ara bozuculuk;11 samimi insanların, dostların, karı-kocaların vs. aralarını bozardım. Üçüncüsü şarap içmek.” Evet, bu üç büyük günah, büyük bir âlimin imansız dünyayı terk etmesine sebep oldu.

Ölümü Sevmek

Bilinmesi gereken önemli bir konu da Allah’a kavuşmayı sevmedir. Bunun manası şudur ki; mümin ölümden nefret etmemeli ve korkmamalıdır. Bu, ölümü arzulaması yada intihar etmesi manasında değildir. Çünkü bu âlemde olduğu müddetçe tövbe edebilir, kendisini temizleyebilir ve iyi amellerini arttırabilir. Ama Allah’ın, ölmesini istediği vakit, ölümü nimet bilmelidir. Zira kişi itaat ehlinden ise daha çabuk sevap ve mükâfat yurduna ulaşır ve iyi amellerinin neticesini görür. Eğer günahkâr ise, ölüm vesilesi ile günahkârlığından kurtulup, daha az cezaya müstahak olur. Kısacası akıllı insan ölümü, Allah’ın istediği zaman sevmelidir. Çünkü mutluluğun tamamına ulaşmanın tek vesilesi ölümdür. Yani, bu aldatıcı ve geçici dünyadan kurtularak saadet ve sürur âlemine ulaşmak, Yüce Yaratıcının huzuruna varmak, Hz. Muhammed (s.a.a) ve onun tertemiz Ehlibeyt’i ve diğer şerif ruhlarla buluşmak için yegane vesile ve geçittir. Ayrıca ecelin gecikmesini ve ömrünün uzun olmasını, Allah’ın dilediği ölçüde sevmesi gerekir. Çünkü bu vesile ile bu mübarek ve uzun sefer için daha çok azık toplayabilir.

——————————————————————————————————-

1- Zümer, 42
2- Muhammed, 27
3- Bihâru’l-Envâr, c. 3, Ölüm Meleği Babı
4- Bihâru’l-Envâr, c. 3, Ölüm Meleği Babı
5- Avâli’l-Liâlî, c.4, s.72
6- İbrâhim, 27
7- “Melekler, canlarını temiz insanlar olarak aldıklarına şöyle derler: Selâm size, yapıp ettiklerinize karşılık olarak girin cennete!” (Nahl, 32)
8- “Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman, bakalım nasıl olacak?!” (Nahl, 27)
9- “Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkıbetleri pek fena oldu.” (Rûm, 10)
10- Usulü’l-Kâfî
11- “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (Hümeze, 1)

Ehlader

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz