Pazar , 19 Kasım 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Prof. Legenhausen: İran’ın siyaset felsefesinin geleceğinden umutluyum
Prof. Legenhausen: İran’ın siyaset felsefesinin geleceğinden umutluyum

Prof. Legenhausen: İran’ın siyaset felsefesinin geleceğinden umutluyum

Daha önce İran’ın farklı üniversitelerinde de ders veren Bakıru’l Ulum Üniversitesi ve İmam Humeyni Enstitüsü Öğretim Üyesi Amerikalı Prof. Muhammed Legenhausen, 1389 yılında ‘Felsefe’nin Kalıcı Siması’ seçildi. Prof. Muhammed Legenhausen, Havza dergisine verdiği söyleşisinde Batı felsefesinin mahiyetini ve İslam felsefesiyle farklarını ele aldı.

HawzahnewsDaha önce İran’ın farklı üniversitelerinde de ders veren Bakıru’l Ulum Üniversitesi ve İmam Humeyni Enstitüsü Öğretim Üyesi Amerikalı Prof. Muhammed Legenhausen, 1389 yılında ‘Felsefe’nin Kalıcı Siması’ seçildi. Prof. Muhammed Legenhausen, Havza dergisine verdiği söyleşisinde Batı felsefesinin mahiyetini ve İslam felsefesiyle farklarını ele aldı.

– Selam ve teşekkürlerimizle… Batı ve İslam felsefesini çok iyi bilen biri olarak öncelikle felsefeye dair bir tanım yaparak Batı ve Doğu’nun -İslam Felsefesi- felsefe tanımlarının farklıklarını açıklar mısınız?

– Geleneksel felsefe, Sokrat, Eflatun ve Aristo ile başlayan bir düşüncedir. Çeşitli dalları vardır. Bir dalı Avrupa’da ve önemli bir dalı da İslam dünyasındadır. Fakat bana göre Aristo ve diğerlerinin yer aldığı Batı felsefesi dediğimiz taraf ile diğer taraf olan İslam felsefesinin birbirinden ayrı olduğu doğru değildir. Çünkü bugün İslam felsefesi bir ölçüde kendini Eflatun ve Aristo’ya borçludur. Hatta şunu da söyleyebiliriz: İslam felsefesi, Aristo ve Eflatun’un mirasına Batılı felsefi ekollerden daha vefalı kalmıştır. Felsefenin ne olduğuna gelince… Şunu belirtmek gerekir ki felsefe bir düşünce geleneğidir. Eğer dostlar felsefeye dair nasıl bir ilimdir, onun konusu ve yöntemi nedir diye bir tanım yapmak isterlerse bu faydalı olabilir ve ben buna tabii ki karşı değilim. Fakat geleneksel felsefeyi oluşturan metinlere bakmak daha fazla ufuk açıcıdır ve bu metinlerin yazarlarının hangi yazarlardan etkilendiğine ve kim olduklarına da dikkat etmeliyiz.

– Felsefeye dair genel bir tanım yapmak istersek sizin tanımınız ne olur?

– Ben böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Eğer başkaları bunu yapmak istiyorsa sorun değil yapsınlar; fakat ben belli bir tanım yapamam ve bunun sebepleri var. Çünkü felsefenin anlamı tarih içerisinde değişmiştir. İbn Sina zamanında yapılan felsefe tanımı ile bugünlerde felsefeye dair yapılan tanımlar çok farklıdır. Örneğin geçmişte tabiat bahisleri felsefenin bir parçasıydı. Bugün İslam ve Batı felsefesinde çoğunluğun görüşüne göre tabiat bahisleri felsefeden ayrılmıştır. Şehit Mutahhari’nin, Allame Tabatabai’nin, Ayetullah Cevadi’nin Ayetullah Misbah’ın ve diğerlerinin eserlerinde tabiat hakkında bahisler vardır; ama çok azdır. Fakat geçmişte felsefenin asli dallarından biri tabiat felsefesiydi. Konu bu kadar değiştiğine göre sanırım kapsayıcı ve mükemmel bir felsefe tanımı yapmaya çalışmak doğru değildir. Çünkü felsefenin anlamı değişti. Bu sebeple felsefenin asli dalları arasında yani tabiat, mantık, ilahiyat ve metafizik arasındaki ortak noktalar nedir? dememiz gerekiyor. Geçmişte felsefenin konusunu belirlemek için yapılan taksimleri bugün kullanamayız. O halde felsefe ortadan kalkmıştır bugün sadece isim benzerliğine sahip felsefe benzeri bir şey vardır diyebilir miyiz? Hayır böyle de değil. Peki kadim felsefe ile bugünkü felsefe arasındaki bağ nedir? Nüfuz ve etki esasına göre bulabileceğimiz bir düşünsel gelenek.

– Ayetullahu’l Uzma Hamenei bir konuşmasında şöyle demiştir: Batı’da felsefe siyasi ve toplumsal devamlılık buldu. Ama Doğu ve İslam felsefesinde böyle bir devamlılığa tanık değiliz. Batı’da felsefe, halkın birbiriyle ilişkisini belirliyor, genelde soyut bir zihniyet olarak kalmıyor. Batı bu devamlılığı nasıl sağlıyor ve felsefi kavramları halk için nasıl elle tutulur hale getiriyor ve biz bu devamlılığı nasıl oluşturabiliriz?

– Bu, son derece karmaşık bir mesele. İran’da olduğum ilk dönemler benim için çok şaşırtıcıydı. İran’da felsefe meseleleri halkın ilgi alanındadır. Hâlbuki Avrupa’da ve Amerika’da böyle değildir. Amerika’da birine felsefe okudum dediğimiz zaman, “Para kazandıracak bir bölüme kabul edilmediniz mi?’ diyor. 25 yıl öncesine ait ilginç bir hatıram var. Tahran’da yeni yaşamaya başlamıştım, bir taksi şoförü bana “Nerelisin ve ne iş yapıyorsun?” diye sordu. Ben, “felsefe üzerine çalışıyorum” dedim. “İslam felsefesi de okudunuz mu?” dedi. ‘Biraz” dedim. “İbn Sina ve Sühreverdi’yi okudunuz mu? Molla Sadra hakkında ne düşünüyorsunuz?” deyince ben de ona “Siz taksi şoförü müsünüz yoksa üniversite hocası mı?” dedim. O, “Hayır, benim bu söylediklerimi herkes bilir” diye cevap verdi. Diğer bir kanıt da şudur: yaklaşık 15 yıl önce bir Alman raportör İran’a geldi ve petrolün olduğu İran’ın güney bölgelerine gitti. İşçilerle işveren arasındaki ilişkinin nasıl olduğunu öğrenmek için işçilerle konuşmak istiyordu. Petrol endüstrisi işçileriyle bir toplantı yaptı. İranlı işçilerin Alman raportöre ilk sorusu Almanya’daki yeni felsefelerin ne olduğuydu. “Ben hiç felsefe okumuyorum bu mesele sizi niye ilgilendiriyor?” dediğinde “Biz ilgileniyoruz ve bilmek istedik” diye cevapladılar. Bu, İran halkının bir seçkinliğidir. İran halkı felsefeden haberdar olmayı, konuşmayı, araştırmayı seviyor. Birinin felsefe uzmanı olması gerekmiyor; ancak ilgi duyuyor. Kant ve Hegel döneminde Batı’da felsefe çok canlıydı. Herkes felsefede yeni ne söyleniyor diye bilmek isterdi. Fakat bugün artık bu canlılığını kaybetti. Bunun sebeplerinden biri, bütün bu yıllar içerisinde felsefenin uzmanlık alanına dönüşmesi ve teknik bir şeye dönmesidir, açıklamaları da oldukça zordur.  Bazen birileri “Amerika’daki yeni felsefi ekoller nelerdir?” diye soruyor. Semantikte (anlam bilimi) çok eğilim mevcut, eğer soranda onun zemini yoksa o kadar kolay açıklayamam.

Batı’daki siyasi felsefenin 19. Yüzyıl başlarında Fransa’da yaşanan olaylarla ilgisi

Siyaset felsefesinin etkileri konusundaki ikinci sorunuza gelince… Şunu söylemeliyim ki Batı’da modern dönemden önce -İslam felsefesinde de aynı şekilde- siyaset felsefesi prenslere nasıl iyi bir kral olunacağını öğütlerdi. Bu şekilde birçok eser ortaya çıktı. Fransız Devriminden sonra felsefede bir siyasi fetva patlaması yaşandı. Bana göre Batı’daki siyaset felsefesinin büyük bölümü 19. yüzyıl başlarında Fransa’da yaşanan gelişmelerin sonucudur.

Bu mesele İslam dünyasında farklı şekildedir. Çünkü İslam dünyasında yerel olarak cumhuriyet için bir devrim gerçekleşmemiştir. Napolyon, Mısır’a girdikten sonra orada bir İslam Cumhuriyeti kuracağını açıklamıştı. Bu mesele oldukça ilginç aslında. Napolyon, Mısır’a ve el-Ezher’e gitti ve oradaki ulemaya orada bir devlet kurup onlara teslim etmek istediğini söyledi. Biz bu sözün bir aldatma mı yoksa gerçek mi olduğunu bilmiyoruz. O, Papa ile savaştığını, Müslümanlardan yana olduğunu, aristokrasi ve papa karşıtı olduğunu söylemişti. O, İslam’ın iyi bir şey olduğunu düşündüğünü söylemişti. Ayrıca Mısırlıların Osmanlı devletine karşı olduğunu ve onları Osmanlı devletinden kurtarmak istediğini açıklamıştı. Napolyon “İktidar istemiyorum, devleti size vereceğim. Sizin ülkenizde şeriatı uygulayabilecek âlimleriniz var” diyordu. Napolyon’un bu söyledikleriyle ilgili belgelerim var. Bunlardan biri Juan Cole’nin Napolyon’un Mısır’ı adlı eseridir. Bu, çok müthiş, bunun sonucunda oradaki âlimler arasında ihtilaf çıktı. Ulemanın yaklaşık üçte biri onun sözlerini kabul etti. Üçte biri de “Bu sözler bize hâkim olmak için bir hiledir” dedi. Üçte biri ise bu konuda nasıl bir tutum alacaklarını bilmiyordu. Daha sonra Napolyon hastalandı ve Mısır’ı terk edip Fransa’ya döndü. Sonra da Rusya’ya gitti ve sonraki hikâyeyi biliyorsunuz.

İran’daki siyaset felsefesinin geleceği konusunda çok umutlu olmalıyız

İran’a gelince, şunu itiraf etmeliyim ki İslam dünyasının en önemli devrimi burada oldu; ama İslam Cumhuriyeti’nin siyaset felsefesi hakkında felsefi bir düşünce geçmişi yoktur. Devrimin üstünden geçen 35 yıl içinde felsefede bu devrimle ilgili konuların ortaya çıkmasını beklemek için erken. Bununla birlikte bu alanda çalışmalar başladı. Allah’a şükürler olsun ki İslam siyaset felsefesi çalışan çok sayıda bilim adamı var. Pek çok güzel kitaplar yazdılar. Bu konuda güzel tartışmalar da oluyor. Birkaç yıl önce İslami Tebligat Bürosu’nda bir dönem ders açtık. Bir grup bilim adamı siyaset felsefesi konusunda çalışıyordu. Onlarla birçok toplantıda bulunmak ve meseleleri konuşmak benim için onur kaynağı oldu. Bana göre İran’da siyaset felsefesinin geleceği konusunda çok iyimser olmamız gerekiyor. Bu alanda çalışan dostlarla yani siyaset felsefesine ilgi duyan genç bilim adamlarıyla yaptığım konuşmalardan hareketle gördüğüm şey şu ki hem İslam felsefesi geleneğini çok iyi biliyorlar, Farabi’nin Medine-i Fazılası’na, İbn Haldun’a ve Molla Sadra gibi düşünürlere çok dikkat gösteriyorlar hem de Batılı düşünce ekollerini ve felsefesini çok dikkate alıyorlar. Bu iki alanı dikkate alarak yeni şeyler sunmak istiyorlar ki bu bence oldukça ilginç.

– Bugün Batı’da dikkate aldıkları felsefi kavramları sinema endüstrisi yoluyla çok kolayca sanat kalıbı içerisinde sunabiliyorlar. Acaba siz buna katılmaz mısınız?

– Bunun hiçbir önemi yok.

– Edebiyatta birçok felsefeci, örneğin Sartre, konularını roman kalıbı içinde nasıl sunuyor?

– Evet ama Sartre’dan sonra kim var? Egzistansiyalizm ekolü roman, kısa hikâye ve benzeri şeylerle gündeme geldi ve başarılı da oldu. Ama bugün yazılan felsefi eserlerin romanla ve sanatla hiçbir ilgisi yok. Bugün artık kimse kitap okumuyor, video klipleri izliyor. Elbette felsefi düşünce ortamında bu tür şeyler bulunabiliyor ama onların düzeyi son derece düşük. Ben bir öğrencimle tartışmıştım. Onun Allah ve din konusunda birçok şüphesi vardı. Ona ne söylersem söyleyeyim bir video kliple cevap veriyordu. Ona kitap okumanız gerekiyor dedim ama o kitap okuyacak biri değildi. Ona “Video klipleri bir şey ispat etmez, onlar yalnızca renk oyun ve sesten ibaret, bizim istidlale (delillendirme) bakmamız lazım; zira felsefe istidlal demektir” dedim. Ama düşünürler, birçok makale yazıyor, bazı araştırmacıların kitapları makalelerinin ve konferanslarının derlenmesinden oluşuyor. Felsefede yeni çalışmalar bu şekilde meydana geliyor ve gelişiyor. Video ve benzeri şeyler fizikten bahsedip büyük patlamayı söz konusu etmemiz gibidir. Evet romanlarda bundan çokça bahsedilmiştir. Bu konuda uzay filmleri de yapıyorlar ve fizik düşüncesi bunlarda kullanılıyor. Fakat bu fizik değildir. Bu sadece bir tepki ve halk için izleyebileceği bir oyundur. Ama fiziğin aslı bilimsel makalelerde, konferanslarda ve bilim adamlarının tartışmalarında bulunur. Bu sadece fizik için değil tüm bilimler ve felsefe için de geçerlidir.

– Devrim liderinin felsefenin toplumsal ve siyasi devamlılığının olması gerektiği ile ilgili bahsini ettiğiniz açıklamasını dikkate aldığımızda yazılan tezlerin yüzde kaçı bu çerçevededir? Ve acaba bu tezler halkın işine yarıyor mu? Örneğin siz tez konusu olarak neler öneriyorsunuz?

– Devrim liderinin uyarısı, birbirinden ayrılması gereken iki noktayı içeriyor. Birisi muhtelif felsefi konuları da içerebilen toplumsal veya siyasi eserlerle ilgilidir. Örneğin birileri İran yönetimini zayıflatmak için ilhad ve maddecilik konularını gündeme getirebilir. Bu da bir fikirdir. Yani birileri felsefi bahis kılıfı içinde karşı devrimci çalışmalar yapabilir ya da tersi. Biz İslam felsefesini İslami yönetimi desteklemek için söz konusu edebilir ve yayabiliriz. Bu, siyasi ve toplumsal kullanımdır. Bunlar felsefe için bulunabilir ve filozofun bu konuda bilinçli olması gerekir. Ne yaptıklarına dikkat etmemiz gerekir. Bazen bir konuyu okumak istediğimde onun toplumsal etkisini düşünmüyorum. Yalnızca meselenin ne olduğunu görmek istiyorum. İyi bir istidlali var mı yoksa mübalağa mı edilmiş bakmak istiyorum.

Bu bakış açısı, yani felsefenin siyasi ve toplumsal açıdan kullanılması çok önemlidir. Başlangıçta verdiğim cevapta da söylediğim gibi İran halkı felsefeyle çok ilgilidir. İran halkının felsefeye ilgisi, İran’da mevcut olan felsefi ve düşünsel mirasın dikkate alınması çok önemlidir. Bu, İran’ı siyasi ve toplumsal olarak olumlu yönde etkileyebilir. Fakat gelişme halinde olmalıdır. Benim bu konuda gördüğüm tehlike felsefenin münzevi bırakılmasıdır. Amerika’da olduğum dönemde mevcut sorun şuydu: Katoliklerde çok ilginç bir felsefe birikimi vardı ama Katolikler büyük bir yanlış yaptılar. Yanlışları, Katoliklerin görüşüne uymayan her türlü düşünceyi reddetmeleriydi. Böylece Neo Thomism ekolü ortaya çıktı. Bunlar yalnızca birbirleriyle konuşuyorlar. Yani diğer filozoflar onları dikkate almıyor. Onların kendi dergileri var fakat hepsi içsel konuşmalar. Neo Thomistler gibi olmak İslam felsefesi mirası için büyük bir tehlikedir.  Elbette Neo Thomistlerin kendi dünyalarından dışarı çıktığında başkalarının dikkatini topladığı da oldu. Örneğin McIntyre Alasdair’in eserlerinde bu eğilimi bulmak mümkündür. İran’a geldiğimde McIntyre Alasdair’in çalışmasını tanıtmamın sebebi şudur: O, dindar bir Katolik ve Neo Thomizm geleneğine bağlı biri olduğu halde başkalarının görüşlerinden de yararlanmış ve kendi ekolünün dışındakileri de etkilemiştir. Şuna çok dikkat etmemiz gerekiyor. Hem kendi ekolümüze ve inancımıza bağlı kalıp hem de başkalarını nasıl etkileyebiliriz? Kapalı bir grup olarak yalnızca kendi kendimizle konuşmamalıyız.

– Yani bu mesele bugün bizim toplumumuzda da yaşanıyor mu?

– Evet böylesi bir durum şu an bizim toplumumuzda da oluşuyor. İran üniversitelerindeki hocaların eserlerine baktığımız zaman onların bazısının yalnızca kendi felsefeleriyle meşgul olduğunu görüyoruz. Elbette İran’da durum o kadar kötü değil. Ama bazen İran’da gelişen düşünsel mirasla hiç ilgilenmeyen, yalnızca Batı felsefesine bakan -ya da tam tersi- birileri çıkabiliyor. Belki bir yerlerde de yayımlanmış olan çok verdiğim bir örnek vereyim. İran’da bulunduğum üçüncü yılımda felsefe ders programının yeniden yazımı için beni Tahran Üniversitesine davet ettiler. Derslerin neredeyse tamamen felsefe tarihi olduğunu gördüm. “Sizin bu programınızda İslam felsefesinin yeri neresi?” dedim. “İslam felsefesi diğer fakültede yani ilahiyat fakültesinde okutuluyor” dediler.

Ben “Felsefeye tarihsel olarak değil de konusal bakmanız daha iyi olur. Sanat felsefesi, mantık, epistemoloji, metafizik, bilim felsefesi, din felsefesi gibi konular söz konusu edilsin. Böylece bakalım eski Yunan bu konularda ne demiş, bugünkü Batı felsefesi ne diyor, Kindi’den Molla Sadra’ya kadar bu konularda ve diğer konularda İslam felsefesinde neler söylenmiş” dedim. Onlar bana güldüler ve “Bu tür bir program için hocaları nereden bulacaksınız? Birinin Batı felsefesinden bahsedebilmesi için İngilizce, Fransızca, Almanca bilmesi gerekir. Böyle birini bulabilir misiniz? İslam felsefesi mirasına dair meseleleri açıklamak için Arapça bilmek gerek. Bu işlerin üstesinden gelebilecek kişi sayısı az. Bu söylediğiniz uygulanabilir değil” dediler. Bence böyle olmalıydı. Ama Allah’a şükürler olsun bugün hem Batı hem de İslam felsefesi alanında çalışan hoca sayısı az değil. Ben yakınlarda Allame Tabatabai Üniversitesi’nde bir konferansa katıldım. Konu, “Allame Tabatabai’nin düşüncesinde marifet bilgisi” (epistemoloji-bilgibilim) idi. Oradaki hocalar İslam felsefesini çok iyi biliyorlardı. Onlardan bazıları aynı zamanda benimle birlikte tez yazmışlardı. Yani onlar İslam felsefesini olduğu kadar Batı felsefesini de çok iyi biliyorlar ve bunu analizlerinde çok iyi kullanıyorlar. Bu, iyimser olmak için bir sebeptir. Ama bunun üniversite programlarına yansıtılması için daha uzun bir zaman gerekiyor.

İran’da felsefe gelişiyor

Ben İran’a geldiğimde din felsefesinden bahsettiğimde Havza-yı İlmiye’dekiler bana “Din felsefesi de nedir, Batı’da hala insanlar dini dikkate alıyor mu?” diye soruyorlardı. O dönemde onların düşüncesine göre Batı ilhadi (materyalist) olmuştu. Hâlbuki Batı’da da din var. Bir defasında hocalardan biri bir konferansta bana “Elinizdeki kitap nedir?” diye sordu. “Din felsefesi okuyorum, bu kitap makalelerden oluşuyor” dedim. “Bu kitapta ne tür sorular söz konusu ediliyor?” diye sordu. Allah’ın sıfatları, Allah’ın varlığının kanıtları ve benzeri konuları içerdiğini söyledim. Bunun üzerine “Biz bu soruların cevabını biliyoruz. Yalnızca birinin onlara tercüme etmesi gerekiyor” dedi. Fakat bugün din felsefesinde hangi ekollerin olduğunu daha fazla dikkate alıyorlar. Bizler Müslümanlar olarak bu tür meselelerle ilgili nasıl tavır alacağımızı bilmeliyiz.

İran’da felsefenin durumu iyiydi ve şu anda da gelişiyor. Hem Havzalarda (dinî medreseler) Batı felsefesiyle ilgilenen, hem de üniversitelerde İslam felsefesini çok iyi bilen hocalarımız var. Bu, İran’da felsefenin daha da gelişebilmesi için iyi bir nokta olabilir. Muhtemelen Amerika’da din felsefesi konusundaki en önemli filozoflardan biri Alvin Plantinga’dır. Fakat Alvin Plantinga Amerikan halkı tarafından ne kadar tanınıyor? Felsefe öğrenimi görmeyen biri onun kim olduğunu bile bilmez. Fakat İran’da çok meşhurdur. O, İran’da gençlerden gördüğü ilgiden dolayı çok şaşırdığını söylemişti. Dedi ki “Çok şaşırdım, gençler bana sanki bir futbolcuymuşum gibi büyük bir ilgi gösterdi.” Dolayısıyla bugün İran’da temel çok sağlam. Bu yüzden Batı’da felsefeyle ilgili hangi filmler yapılıyor diye endişe etmeye gerek yok. Önemli olan doğru ve sağlam ilmi temeller oluşturabilmek. Bunun yankıları yavaş yavaş sanatta ve diğer alanlarda ortaya çıkar.

– Felsefenin inzivaya sürüklenmesini önleme yolları nelerdir?

– Bu, sizin göreviniz, sizin yapmanız gereken bir iş. Her bilimde birçok aşama geçilir. Örneğin fizikte bir aşama şudur: Mesela bilim adamları fizik alanında bir makale yazar. Halk onun bilimsel uzmanlık dilini anlamaz. Fakat popüler fizik diye bir şey de vardır ki birçok bilim adamı fizikteki yeni çalışmalarla halk arasında köprü olur. Onlar, fizik meselelerini halkın anlayabileceği şekilde açıklarlar ve bu önemli bir meseledir. Bilimsel araştırma dergileri de çok önemlidir. Batı’da İran’da yaygın olduğu gibi bu tür ayrıma dayalı dergiler yoktur. Fakat fizik alanında hem popüler fizik hem de akademik fizik vardır. Birkaç tane de popüler bilim dergisi vardır. İran, bu alanda çok güçlüdür.

– Batı toplumlarında Doğu düşüncesine bir eğilim görüyor muyuz?

– Evet böyle bir eğilim de bunun tarihi de var. Yaklaşık 200 yıldır Batı’da Doğu düşüncelerine yönelik bir ilgi oluştu. 18. yüzyıl sonlarında Romantikler döneminde bu ilgi başladı ve 19. yüzyıl sonlarına kadar birçok eser tercüme edildi. Bu süreç hala da devam ediyor. Belki de Amerika’nın en ünlü filozoflarından biri Pragmatizm ekolünün kurucularından Charles Sanders Peirce’dır. Onun döneminde Hafız’ın gazelleri Almancadan İngilizceye tercüme ediliyordu. Halktan o kadar büyük bir ilgi gördü ki özellikle Boston, Massachusetts’teki Cambridge gibi kentlerde her hafta halktan bir grubun Hafız’dan yapılan muhtelif tercümeleri tanıması ve bunları birbiriyle karşılaştırması için dernekler kuruldu. Şunu bilmemiz ilginçtir. Sanders, Allah’ın varlığını ispat konusundan bahsettiği zaman diyordu ki “Eğer biri şehrin dışında berrak bir gökyüzüne bakıp da Allah’a iman etmiyorsa onun kalbi taşlaşmıştır.” Birçok kişi onun bu görüşü Hafız’dan aldığına inanır. Burada zikredilmeye değer bir konu da onun şu sözleridir: “Belki de siz benim bu gece yaptığım konuşmada Hafız-ı Şirazi’den etkilendiğimi düşünüyorsunuz; ancak bu doğru değil. Ben gençken Hafız derneklerine üye değildim ve Hafız’dan etkilenmedim. Ama yine de benim Allah’ın varlığını ispat meselesiyle ilgili görüşüm bu şekildedir.”

Peirce ile ilgili bu husus bizi şu gerçeğe götürüyor: Onun döneminde Hafız’ın düşüncelerinin kokusu Amerikan toplumuna o kadar yayılmıştı ve halk Hafız’ın düşüncelerine o kadar aşinaydı ki Peirce’ın muhataplarında onun Allah’ın varlığını ispat konusunda Hafız’ın düşüncelerinden etkilenmiş olduğu düşüncesi oluşmuştu.

– Batı için bu kavramlar neden bu kadar çekici ve onlar neden Hafız’a yöneliyor?

– Hafız’ın gazelleri Batı halkı açısından çok güzel ve ilginç. İran şiirinin kendine özgü bir güzelliği ve olağanüstülüğü var. Öğrenci değişimi programı çerçevesinde üç yıl İran’da kalan bir Hıristiyan dostum var. İran’a gelince Hafız’ın aşığı oldu. O, bir Hıristiyan olduğu halde diyor ki “Hafız’da benzersiz bir Allah’la dostluk bulunuyor.” Hafız’ın şiirlerinin anlamını kavramak onun için çok zordu. Fakat Farsça öğrenerek ve İranlı hocaların da yardımıyla Hafız okumaya çalışıyordu. Hala yazları Amerika’ya gidiyorum ve onunla görüşüyorum. Sürekli olarak Hafız’ın gazellerini doğru anlama konusunda benden yardım istiyor. Genellikle de eşim ona yardımcı oluyor.

– Karl Gustav Jung gibi Batılı psikologlar, Doğu’dan mı etkilendiler? Yoksa onların kendilerine özgü görüşleri mi vardı?

– Ben, Jung üzerine fazla çalışmadım onun felsefesinin nasıl oluştuğuna dair bir şey söyleyemem; ama bu mesele meşhurdur.

– Doğu felsefesindeki estetik bakış dikkate alındığında acaba Batı felsefesi, Doğu felsefesini kabule hazır mı ve Doğu felsefesi Batı felsefesi için çekici midir? İslam felsefesi kendini Batı’ya sunma kabiliyetine sahip mi?

– Evet bu kabiliyete sahip ve Batı halkı yavaş yavaş Molla Sadra felsefesine aşina oluyor. Örneğin ben bu küçük kitabı havaalanından satın aldım. Islamic Philosophy (İslam Felsefesi) adlı bu kitapta Sühreverdi ve Molla Sadra hakkında bölümler var. İsveçli biri olan yazar diyor ki “Biz Batı’da İslam felsefesine dört dönemli bakıyoruz. Birinci dönemde biz yalnızca İslam felsefesi hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorduk. Çünkü kendi düşünürlerimizi etkilemişti. O halde İbn Sina ve İbn Rüşd’ü bilmeden doğru anlayamazdık. Fakat 20. yüzyılda Dr. Seyyid Hüseyin Nasr ve Henry Corbin sayesinde yeni bir ilgi oluştu. Zira İslam felsefesindeki irfani boyut halka çok ilginç geldi ve İslam felsefesine ilgi oluştu. Aynı şekilde Çin’deki Taoizm’e de ilgi doğdu. Fakat biz şu an üçüncü aşamadayız. Bu aşamada İslam felsefesinin Müslümanlar için ne önem taşıdığını, Müslümanların İslam felsefesinden ne anladığını öğrenmek istiyoruz. Yalnızca irfani bir hal kazanmak sebebiyle değil.”

Bir süre önce Avusturya’da bir konferansa katılmıştım. Konusu Allah’ın dünya ile irtibatıydı. Beş katılımcı konuşma yaptı. Yalnızca ben Müslümandım, Varlığın mertebeli oluşu (teşkik-i vücud) ve hayal âlemi konusunda konuştum. Benim bu konuda vurguladığım şey şuydu: Eflatun’la başladım ve Molla Sadra’ya kadar devam ettim. Bu iki konu arasındaki irtibatın Eflatun zamanından Molla Sadra zamanına kadar ne olduğunu göstermek istiyordum. Bu bahis çok ilgi gördü. Orada bulunan bir Katolik papaz bana dedi ki “Ben İslam felsefesini ham olarak anlayamıyordum, fakat bunun Neo Eflatuncularla ilişkisi aydınlanmış oldu. Bizdeki Neo Eflatuncuları dikkate alarak bu meseleyi anladım. İslam felsefesinin sahip olduğumuz müşterek zeminlerde nasıl geliştiğini görebildiğimiz zaman konu benim açımdan tamamen aydınlanmış oluyor.” İyi bir bahisti. Batıdaki halk ve felsefeciler, İslam felsefesini anlamak için iyi bir zemine sahip. Ben, İran’daki felsefe konusunda iyimserim. Çünkü üniversitelerde ve Havzalarda İslam felsefesini ve Batı felsefesini çok iyi bilen hocalar, öğrenciler ve bilginlerimiz var. Bunlar yavaş yavaş, İslam felsefe geleneğinde var olan düşünceleri tanıtıyorlar. Molla Sadra hakkında İngilizce birçok kitap yayımlandı. Tabi Almanca ve Fransızca olarak daha az kitap var. Fakat yavaş yavaş bunlar da yayımlanıyor.

İki felsefe arasında birçok ortak kavram var, özellikle de ortak noktaları göstermek istersek. Örneğin Molla Sadra’yı Batı’da açıklamak istediğimizde Molla Sadra’nın hangi açıdan Aristocu, Aristo ile hangi ortak noktası olduğunu, farklarının ne olduğunu söyleyebiliriz. Nefsin kuvvetleri bahsine baktığımızda, İbn Sina’daki ‘nefsin kuvvetleri’ Batı’da az çok kabul görmüştü, nüfuzu çok fazlaydı. Onun sadece felsefesi değil, bedenin bölümlere ayrılması konusundaki tıp çalışmaları da Batı tıbbını etkilemişti. Molla Sadra’nın İbn Sina’ya yönelik eleştirilerini incelediğimiz zaman onun İbn Sina’nın bazı görüşlerini değiştirdiğini görüyoruz. Bu düşüncelerin neden değiştirildiğini, Molla Sadra’nın niçin yeni bir şey söylemek istediğini açıklamak istediğimiz zaman şunu dikkate almamız gerekiyor: Bizim açıklamamamız ancak Sühreverdi’yi biraz tanımamız halinde anlaşılır olabilecektir. Molla Sadra ve İbn Sina’nın anlayışları arasındaki farkı anlamak için Sühreverdi’yi bilmek önemlidir. Bu bakış açısı Batılılar için de ilginç olmaktadır. Batılı hocalar birçok defa beni takdir ettiler ve “Siz bize yeni bir kapı açtınız, biz bu tür ilginç meselelerin varlığını bilmiyorduk” dediler. Tabi biz bu meseleleri tanıttığımız zaman onların bize siz haklıymışsınız diyeceği düşünülmemelidir. Fakat yavaş yavaş İslam felsefesini tanıyorlar, ortak noktalar bulunuyor ve yavaş yavaş yankıları ortaya çıkıyor.

– Acaba şu an İslam dünyasında İran eksenli Şii düşüncesi, bu akli ve felsefi tefekkürü ilerletiyor mu?

– Evet çoğunlukla böyledir. Elbette Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz de bu konuda boş durmuyorlar, diğer ülkelerde etkindirler. Örneğin Mısır’da dergileri var ve çalışıyorlar. Cezayirli bilim adamları benimle temastaydı ve İslam felsefesiyle ilgileniyorlardı. İslam felsefesinin gelişimi ve Batı felsefesi ile İslam felsefesi arasındaki bahislerle ilgilenen başka arkadaşlar da var. Amerika’da da Mısru’l Felasife adlı bir site var, onlar da İslam felsefesiyle ilgili bilgileri toplayıp İngilizceye çevirerek halka sunuyorlar.

– Bizim ilişki kurabileceğimiz Batılı insan tipine dair nasıl bir tanımınız var? Batı’yı nasıl tanımlıyorsunuz? Çünkü Amerika ile Avrupa’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz.

– Size cevap olarak hemen şunu söyleyeyim: Batılı insan diye bir şey yok. Böyle bir insan mevcut değil. Amerikalı insandan söz edebiliriz; ama Batılı insan diye bir şey yok. Amerika’daki ve Avrupa’daki insanlar arasında çok farklar var. Farkları daha çok tarih ve paranın toplumsal işlerine etkisi sebebiyledir. Bugün Amerika’da medya nispeten sınırlı bir grubun elindedir. Amerika’daki medyanın büyük bir çoğunluğu birkaç şirketin elindedir ve onlar tarafından kontrol edilir. Bankalar da aynı şekilde. Daha önce çok sayıda banka vardı ama bugün bunların sayısı çok azaldı. Böyle bir sınırlılık olunca basın ve medya da Batı’daki belirli kapitalistlerin çıkar ve fikirlerinin yansıtıcısı oluyor. Bunlar Amerika’daki toplumsal ve siyasi faaliyetlere belli bir renk veriyor. Hâlbuki Avrupa’da durum başka. Elbette dil ortaklığından dolayı Amerika ile İngiltere arasındaki benzerlik daha fazladır. Fakat Fransa’yı ayrı değerlendirmek gerekir. Özellikle de Fransa’nın Afrika ile ilişkileri sebebiyle… Özellikle de hala Fransa kültürünün etkisinde olan Tunus ve Cezayir gibi ülkelerle ilişkileri sürüyor. Cezayir bağımsızlık savaşı halen Fransız halkının düşüncelerini belirleyen en önemli modern etkenlerden biridir. Bunun Fransa’daki felsefe üzerinde büyük bir etkisi var. Fransa’daki Postmodern felsefe Cezayir savaşı olmadan ortaya çıkamazdı.

– Yani Fransız Postmodern düşüncesi İslam’ın etkisinde mi kaldı?

– Daha çok sömürgecilik karşıtlığıdır Sartre ve Albert Camus’da… Camus, Cezayir savaşının evladıydı. Fransız emperyalizmin etkilerinden birinin de halk arasındaki bir tür ikiyüzlülük ve sahte iman olduğunu söylemek istiyorlardı. Fransız halkı arasındaki en önemli bahislerden biri hem Egzistansiyalistlerde hem de Postmodernizmde bulunuyordu. Amerika’da böyle bir şey bulunmaz. Fransa, Amerika’ya ilgi duyuyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar ama meselenin aslı başka türlüdür. Almanya’nın da durumu farklı. Onların da başka bir düşünsel tarihi var.

Öğrencilik yıllarımda İtalyan bir hocam vardı. Mantık ve analitik felsefe üzerine çalışıyordu. O bana, “Siz Amerikalılar İtalyan felsefesini asla anlayamazsınız. Amerikalılar İngilizce konuştuğu için İtalyanlardan yalnızca Umberto Eco’yu okuyabiliyor. İtalya’dan başka bir şeyi tanımıyorlar. Hâlbuki biz birçok düşünüre ve kitaba sahibiz ama onları kimse tanımıyor. Onlar yalnızca İtalya’da tanınıyor” diyordu. Dolayısıyla İtalyan düşünürlerin durumu, değil Amerikalılardan, Fransız ve Almanlardakinden de farklıdır. Siz Batılı insan tanımı istiyorsunuz, hayır böyle bir insan yok.

– Devrim Lideri geçen yıl Batılı gençlere hitaben bir mektup yazdı. Bunun Batı medyasındaki yankısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Bu, çok iyi bir şey, umarım o, bu tür şeylere devam eder, sadece terörist eylemlerin olduğu bir dönemde değil. Bu çok iyi bir şey yani onun ara sıra mesaj göndermesi. Çünkü yavaş yavaş etkiliyor, benim Batı medyasında onun şahsiyetiyle ilgili olarak gözlemlediğim kadarıyla onlar onu görmezden gelmeye çalışıyor. Söylediklerinin gündeme gelmesini istemiyorlar. O, mektup yazdığında Batı medyası bunu kimsenin dikkate almamasını sağlayacak şekilde yansıttı. Bazı Batılı gazeteler bu mektubuyla ilgili olarak “Bu, İranlıların her zaman yaptığı bir propaganda, İranlılar dünyada kötü olan her şeyi Amerika’nın yaptığını söylüyor. Onun bu sözleri de bu sözlerin tekrarından ibaret” diye yazdı. Hâlbuki böyle değil, bu tür manşetlerle kimseye onu okutmak istemeseler de yavaş yavaş okuyacaklar. Bence olumlu etkisi var. Özellikle benim gibi kişiler için bu çok önemli. İran dışında bilim adamlarıyla konuştuğum zaman birileri “bu terörist fikirler İran’da da var” dediği vakit, ben onlara İran liderinin söylediklerine bakın sizler bizimle ilgili bu tür iddialarda bulunamazsınız diyebilirim. Bu çok önemli.

Çeviri: Hüseyin Mahir

www.medyasafak.net  

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz