Perşembe , 18 Ocak 2018
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Ufuk Açanlar » Şehid Muhammed Ali Recai ve Şehid Muhammed Cevad Bahoner
Şehid Muhammed Ali Recai ve Şehid Muhammed Cevad Bahoner

Şehid Muhammed Ali Recai ve Şehid Muhammed Cevad Bahoner

“Eğer bir gün benim makam sevdâsına daldığımı ve dünya nimetlerine tamah ettiğimi görür de bana nasihat etmek isterseniz, saatlerce konuşmanıza gerek yoktur. Bana sadece şunu hatırlatın: ‘Ben Qazvîn’de, tarlasında çalışan gariban çiftçi Abdussamed Recaî’nin oğluyum.’ Bana sadece bunu hatırlatın yeter. Eğer bana bunu hatırlatırsanız, o an sahip olduğum tüm makam ve mevkileri, elimde ne varsa herşeyi aynı dakika içinde terkederim.”

Muhammed Ali Recaî (rh. a.)

“Allâh’ı tanımak, yalnızca biraz fıtratın sesine kulak vermeyi ve tefekkürde bulunmayı gerektirir. Bizleri bu sahada en güzel şekilde düşündüren ve bizlere doğru fikir veren şey; Yaratıcı’nın, Peygamber’i (saw) vasıtasıyla gönderdiği ve kendisini tanıtan kitabı Qûr’ân’dır. Başka hiçbir şey Allâh’ı Qûr’ân gibi doğru bir şekilde izah edememiş, tanıtamamıştır.”

Ayetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner (rh. a.)

     İkisi de aynı tarihte doğmuş, hayatları boyunca hep birlikte olmuş, aynı tarihlerde aynı yerlerde bulunup aynı çalışmaları yürütmüş bu iki yol arakadaşı, kaderin cilvesine bakın ki, aynı olayda birlikte şehîd olarak da, son yolculuklarına birlikte çıktılar.     Tahran şehir merkezinin 10 km kadar güneyinde, Tahran – Qum yolu üzerinde bulunan ve İran’ın en büyük mezarlığı olup şehîdlerin defnedildiği bir kabristan olan Beheşt-i Zehrâ (ﺒﻬﺸﺖ ﺯﻫﺮﺍ) içinde ebedî istirahatgâhında yanyana yatan iki değerli şahsiyet var: Muhammed Ali Recaî (ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻟﻰ ﺭﺠﺎﻴﻰ) veAyetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner (ﺁﻴﺖﷲ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺠﻮﺍﺪ ﺑﺎﻫﻨﺭ).

     İran Seyahatnamesi içinde kaleme aldığımız 1979 İslam Devrimi1987 Mekke Hacc Katliâmı1988 Halepçe Katliâmı2010 Mavi Marmara Hadisesi2011 Tunus ve Mısır Yasemin Devrimleri ve 2012 – 13 Arap Baharı Hadiseleri ile İmam HumeynîBurhaneddin RabbanîHalid İslambolîAyetullâh Mahmud TaleganîDr. Muhammed Hüseynî Beheştî ve Dr. Mustafa Çemran biyografilerinden sonra, şu anda okumakta olduğunuz bu bölümde de Muhamed Ali Recaî ve Cevad Bahoner’in biyografilerini yazacağız.

     Şimdi bu “iki yol ve kader arkadaşı”nı birlikte tanıyalım:     Ancak her birini ayrı bir bölümde anlatmak yerine, ikisini de aynı bölümde, birlikte anlatmayı tercih ettik. Çünkü dediğimiz gibi, aslında “aynı hayatı yaşayan iki insan” oldukları için, her birini ayrı ayrı anlatmak, aynı şeyleri iki defa tekrarlamak gibi olurdu.

     Muhammed Ali Recaî (ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻟﻰ ﺭﺠﺎﻴﻰ), miladî 15 Haziran 1933 (İranî takvime göre, 25 Xordad 1312)tarihinde, İran’ın kuzeybatısındaki Qazvîn İli (Fars. ﺍﺴﺘﺎﻦ ﻘﺯﻮﻴﻦ [Ostanê Qazvîn])’nin merkezi ve 1548 – 98 yılları arasında 50 yıl boyunca Safevî İmparatorluğu’na başkentlik yapmış olan Qazvîn (ﻘﺯﻮﻴﻦ) şehrinde dünyaya geldi. 

     Henüz 4 yaşında bir çocukken babası Abdussamed Recaî (ﻋﺑﺪﺍﻠﺼﻤﺪ ﺮﺠﻴﻰ) öldürüldü ve küçük Muhammed Ali, annesi ve kendisinden 10 yaş büyük ağabeyiyle birlikte büyüdü.

     Ayetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner (ﺁﻴﺖﷲ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺠﻮﺍﺪ ﺑﺎﻫﻨﺭ) ise, miladî 5 Eylül 1933 (İranî takvime göre, 24 Mordad 1312) tarihinde, İran’ın güneydoğusundaki Kirman İli (Fars.  ﺍﺴﺘﺎﻦ ﮐﺮﻤﺎﻦ [Ostanê Kirman])’nin merkezi Kirman (ﮐﺮﻤﺎﻦ) şehrinde dünyaya geldi. 

     Tahran’a taşındıktan sonra M. Ali Recaî, henüz 18 yaşındayken, 1951, İran Hava Kuvvetleri’ne girer; burada “uzman çavuş” olarak eğitim almaya başlar. Ancak hava ordusunda eğitimine başladıktan sadece 3 ay sonra, dönemin en büyük İslam âlimlerinden biri ve filozof olan Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ) ile tanışır ve O’nun yanında eğitim alır. Ayetullâh Taleganî vesilesiyle ülkedeki rejim karşıtı devrimci gruplarla tanışır ve onlarla yakın ilişkiler kurar. (Ayetullâh Mahmud Taleganî’nin mütevazi ve bir o kadar da mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 45)     M. Ali Recaî, 13 yaşında ilkokulu bitirir. Aynı yıl, annesiyle birlikte Qazvîn’den taşınıp başkent Tahran(ﺗﻬﺮﺍﻦ)’a, Tahran’da bir alışveriş pazarında işçi olarak çalışmakta olan ağabeyinin yanına yerleşirler, 1946.

     Hava Okulu’nu başarıyla bitiren ve Ağustos 1953’te kazandığı mezuniyet sınavıyla diplomasını alan Recaî, 1954 yılında görevini bırakır ve Kürdistan İli (Fars. ﺍﺴﺘﺎﻦ ﮐﺭﺪﺴﺘﺎﻦ [Ostanê Kurdistan]); Kürt. ﭙﺎﺮﻴﺰﮔﺎﻯ ﮐﻮﺭﺪﺴﺘﺎﻦ [Parêzgayê Kurdistan])’nin Bicar (ﺑﻴﺠﺎﺮ) şehrine “İngilizce öğretmeni” olarak atanır. M. Ali Recaî, iki yıl boyunca Kürdistan’da lise öğretmeni olarak hizmet verir ve çocukların İngilizce derslerine girer.     Bir yıl boyunca Tahran’daki Hidayet Camiî (Fars. ﻤﺴﺠﺪ ﻫﺪﺍﻴﺖ [Mescîdê Hidayet])’nde akşamları verdiği ders halkalarına katıldığı Ayetullâh Taleganî ile tanıştıktan sonra hayatı ve dünyası değişen Ali Recaî, kuruculuğunu ve liderliğini Seyyîd Müctebâ Mîrluhî Nevvab Safevî (ﺴﻴﺪ ﻤﺠﺗﺒﻰ ﻤﻴﺮﻠﻮﺤﻰ ﻨﻮﺍﺐ ﺼﻔﻮﻯ)’nin yaptığı İslam Fedâîleri Örgütü (Fars. ﺠﻤﻌﻴﺖ ﻔﺪﺍﺌﻴﺎﻦ ﺍﺴﻼﻤﻰ [Cemiyetê Fedâîyanê İslamî])’ne üye olur. (NOT: Örgütün kurucusu ve lideri Nevvab Safevî, bu tarihten 4 yıl sonra, 25 Aralık 1955’te üç arkadaşıyla birlikte Şâhlık rejimi tarafından idam edilecektir.)

     Cevad Bahoner ise ilkokulu bitirdikten sonra, memleketinde, Kirman Masumîye Medresesi (Fars.ﻤﺪﺮﺴﻪ ﻤﻌﺼﻮﻤﻴﻪ ﮐﺮﻤﺎﻦ [Medrese-yê Masumîye Kirman])’nde eğitimine devam eder. Kirman’daki medrese eğitimini 23 yaşında tamamladıktan sonra, aynı yıl (1956), O da başkent Tahran’a taşınır ve İran’ın en eski modern üniversitesi olup İran’da “Anne Üniversite” (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮕﺎﻩ ﻤﺎﺪﺮ [Danişgahê Mader]) olarak anılanTahran Üniversitesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮕﺎﻩ ﺘﻬﺮﺍﻦ [Danişgahê Tehran])’nde “dînî ilimler” alanında ihtisas yapıp bu alanda doktorasını başarıyla alır.

     Daha sonra “İlahiyat profesörü” olan Dr. Muhammed Cevad Bahoner, eğitimini tamamladığı aynı üniversitede, Tahran Üniversitesi’nde “öğretim üyesi” olarak göreve başlar.     O artık Muhammed Cevad Bahoner değil, Dr. Muhammed Cevad Bahoner’dir.

     O yıllarda İran, oldukça çalkantılı bir süreçten geçiyordu… Anayasanın değiştirilmesi ve Şâh’ın mutlak yetkilerle donatılması amacıyla bir kurucular meclisinin oluşturulmaya başlandığı günlerde Ayetullâh-i Uzmâ Seyyîd Hüseyin Tabatabaî Burucerdî (ﺍﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻈﻤﻰ ﺴﻴﺪ ﺤﺴﻴﻦ ﻄﺑﺎﻄﺑﺎﻴﻰ ﺑﺭﻮﺠﺮﺪﻯ)’nin bu gelişmelere olumlu baktığı, hatta bazı üst düzey yetkililerle bu konuda müşaverelere katıldığı yolunda bir söylentinin yayılması, talebesi Ayetullâh-i Uzmâ İmam Seyyîd Rûhullâh Mustafawî Musewî Xomeynî (ﺁﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻇﻤﺎ ﺍﻤﺎﻡ ﺴﻴﺪ ﺮﻮﺡﷲ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﻤﻮﺴﻮﻯ ﺨﻤﻴﻨﻰ)’yi fevkalade üzmüş ve karşılıklı görüşmelerde gerekli uyarılarda bulunmanın yanısıra o dönemin önde gelen bazı müçtehîd ve diğer dîn adamlarıyla birlikte hocası Ayetullâh Burucerdî’ye açık bir mektup yazarak son günlerde ortalıkta dolaşan bu söylenti konusunda gerçeği açıklayıp açıkça tavır koymasını istemiştir. Bu açık mektuba Ayetullâh Burucerdî cevap verecek ve sözkonusu anayasa değişikliğine olumlu baktığı yolundaki söylentileri yalanlayacaktı. Bu açıklamanın yapıldığı günlerde Lübnan’da sürgünde bulunan Ayetullâh Seyyîd Ebû’l- Qasım Mustafawî Kaşanî(ﺍﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﺍﺑﻮﻠﻘﺎﺴﻡ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﮐﺎﺸﺎﻧﻰ) de oradan yayınladığı bir bildiride Şâh’ın bu yeni kararlarından caydırılması gerektiğini vurgulamakta ve böyle bir girişime ciddîyetle karşı durulması gerektiğini hatırlatmaktaydı. (İmam Humeynî’nin ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 19; örnek şahsiyeti, ahlâkı ve aile yaşamı için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 17)

     Meclisin 16. dönem seçimlerinde Ayetullâh Kaşanî, Tahran halkının oyunu alarak “milletvekilliği” kazanır. Mücadeleci ve mücahîd bir âlim olan Ayetullâh Kaşanî liderliğindeki ulemâ kanadının “Millî Cephe”kanadıyla ittifakta bulunup ortak bir siyaset izlemesi, siyasî terazi kefesinin “İran petrolünün millîleştirilmesinden yana olanlar” lehine değişmesini sağlamış ve böylece Şâh, hem mecliste hem de kamuoyunda büyük bir yenilgi almıştı. Bu arada Ayetullâh Kaşanî’nin desteklediği “Fedâîyanê İslam” (= İslam Fedâîleri) örgütü, Şâh’ın paravan ve kukla hükûmetlerine ağır ve ürkütücü darbeler indiren muazzam operasyonlarda bulunuyor ve bu desteklerin gölgesinde yürüyen “Millî Cephe” lideri Dr. Muhammed Musaddıq (ﻤﺤﻤﺪ ﻤﺼﺘﻴﻖ), nihayet “başbakanlık” koltuğuna oturmayı başarıyordu.

     Diğer taraftan Dr. Musaddıq, İngiltere’nin yerini ABD’ye bırakmaya ve İran petrolleriyle diğer ekonomik ve sınaî dallarda işlerin Amerikan şirketlerine devredilmesini sağlamaya çalışıyordu ki, Ayetullâh Kaşanî buna da kesinlikle karşı çıkıyordu.     Çok geçmeden Tahran, halkın toplu kıyâmına şahîd olur. Artık İran halkı niceden beridir yüreğinde taşıdığı emellerinden birine kavuşmuş ve İngiltere tarafından hortumlanan İran petrolleri “millîleştirilmişti”. Ne var ki çok geçmeden Dr. Musaddıq – Ayetullâh Kaşanî koalisyonunda ciddî rahatsızlıklar görülmeye başlanır. “İslam Fedâîleri”, Ayetullâh Kaşanî ve Dr. Musaddıq’la kurmay politikacıları arasındaki ihtilâflar, bu grupları karşı karşıya getirecek noktaya ulaşmakta gecikmez. Ayetullâh Kaşanî, “petrolün millîleştirilmesine” karşılık İngiltere’ye tazminat ödenmesine ısrarla karşı çıkmakta ve “Asıl, İran’ın petrolünü 50 yıldır hortumlayıp yağmalamakta olan İngiltere’nin bize tazminat ödemesi gerekir”diyerek onurlu ve erdemli bir tavır sergilemektedir. Bu nedenle Ayetullâh Kaşanî, Dr. Musaddıq’ı tehditkâr bir dille uyarmış ve bu konuda zerrece taviz vermemesini, hiçbir görüşme ve müzakereye katılmamasını istemiştir.

     Amerikalılar sür’atle işe başlamış; 1957 yılında İran gizli istihbaratı SAVAK’ı kurarak Şâh’ın muhaliflerini acımasızca ortadan kaldırmış ve Amerikancı bir takım reformlar için gerekli ortamı hazırlayabilmek maksadıyla ülkede korkunç bir baskı, polis rejimi ve “derin devlet terörü” estirmeye başlamışlardı.     Şâh ve saray erkanı, daha önceki dönemlerden çok farklı bir şekilde ve kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın emrine girmiş, bu devletin “tasmalı uşağı” haline gelmişlerdi; şimdi İran’da İngilizler’in yerini tamamen Amerikalılar almıştı artık.

     Amerikan şirketleri, selefleri İngiltere’nin konumunu elde edip ondan boşalan yerleri doldurabilmek maksadıyla Fars Körfezi’ne akın ederler. Bu arada ABD ile SSCB arasındaki şiddetli rekabet ve soğuk savaş, stratejik Fars Körfezi’ndeki hassasiyetlerin doruğa tırmanmasına neden olur.

     İran’ın geleneksel tarımcılığı, ekonomik ve sosyal yapısı, Amerikalılar’ın İran’daki çıkarlarını garantileyebilmek için gerçekleştirmeyi düşündükleri reform girişimleri önündeki diğer bir önemli engel teşkil etmekdeydi. Bu şartlar altındaki bir İran, genellikle ABD’den satın alınacak askerî teçhizatla Amerikan şirketlerinin ürettikleri malların tüketimine harcanacak olan yüksek rakamlı petrol gelirlerini kendi iç piyasasında kullanabilecek durumda asla değildi.

     “Toprak Reformu” projesi, Şâh’ın “Ak Devrim”inin prensiplerini halka kabul ettirmek için ortam hazırlama yolunda atılmış bir deneme adımıydı. İnceden inceye hesaplanmış ilk adımdı bu. Toprak reformu yoğun propagandalarla halka sunuldu; “toprak ağalarına ve hanlığa karşı mücadele, yoksul çiftçilere toprak dağıtımı ve arazilerin köylüler arasında bölüştürülmesi, üretim ve mahsulün arttırılması” gibi çarpıcı sloganlarla desteklenip süslendi. Bu reformun perde arkasını bilip de itiraza kalkışacak olanlar “feodallerden yana olmak”la suçlanıyor, kolayca zan altında bırakılıyordu. (“İran petrolünün millîleştirilmesi” hareketi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 22)

     İsfahan’ın Xwansar şehrinde sadece birkaç ay öğretmenlik yapan M. Ali Recai, bir yıl sonra evlenmek ve bir yuva kurmak amacıyla başkent Tahran’a geri döner. Öğretmenliğe de burada devam eder.     M. Ali Recaî, Kürdistan’ın Bicar şehrinde iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, 1958 yılında Kürdistan’dan Tahran’a geri döner ve o zamanki adı Öğretmen Yetiştirme Üniversitesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮕﺎﻩ ﺘﺮﺑﻴﺕ ﻤﻌﻠﻡ[Danişgahê Terbiyet Muallim]) olan ancak ismi 2010 yılında Xwerazmî Üniversitesi (Fars. ﺪﺍﻨﺸﮕﺎﻩ ﺨﻮﺍﺮﺯﻤﻰ[Danişgahê Xwerazmî]) olarak değiştirilen üniversitede “Matematik” dalında “yüksek lisans” yapar ve bunu bir yıl sonra tamamlar. Mezun olduktan sonra İsfahan İli (Fars. ﺍﺴﺘﺎﻦ ﺍﺼﻔﻬﺎﻦ [Ostanê İsfehan])’ninXwansar (ﺨﻮﺍﻨﺴﺎﺮ) şehrine “öğretmen” olarak atanır, 1959.

     1961 yılında Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ), Ayetullâh Seyyîd Dr. Mûhâmmed Hûseynî Beheştî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺤﺴﻴﻨﻰ ﺒﻬﺸﺘﻰ), Mehdi Bazergân (ﻤﻬﺪﻯ ﺒﺎﺯﺮﮔﺎﻦ), Dr. Ali Şeriâtî (ﻋﻟﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ), Yadullâh Sahabî (ﻴﺪﷲ ﺴﺤﺎﺒﻰ), Dr. Mustafa Çemran Sawecî (ﻤﺼﻄﻔﻰ ﭽﻤﺮﺍﻦ ﺴﺎﻮﺠﻰ) veSadıq Qutbzâde (ﺼﺎﺪﻖ ﻗﻄﺐﺯﺍﺪﻩ) öncülüğünde İran Özgürlük Hareketi (Fars. ﻨﻬﺿﺖ ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺍﻴﺮﺍﻦ [Nehzetê Azadî İran]) adlı hareket kurulunca, hem Muhammed Ali Recaî (ﻤﺤﻤﺪ ﻋﻟﻰ ﺭﺠﺎﻴﻰ) ve hem de Ayetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner (ﺁﻴﺖﷲ ﺪﻜﺘﺭ ﻤﺤﻤﺪ ﺠﻮﺍﺪ ﺑﺎﻫﻨﺭ), bu hareketin üyesi olurlar. (Ayetullâh Beheştî’nin ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 46; Dr. Mustafa Çemran’ın ilim ve mücadele dolu biyografisi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 47)

     5 Haziran 1963 tarihindeki “15 Xordad Kıyamı”, Ayetullâh Humeynî’nin İran halkı nezdinde “rehber” (“imam”) olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur ve 16 yıl sonra, 11 Şubat 1979’da zafere kavuşacak olan İslam Devrimi hareketinin “başlangıç günü” olarak kabul edilir. Bu açıdan, çok önemli bir tarih ve hadisedir.     1958 yılında, Eyalet ve Vilayet Cemiyetleri’nin kurulması ve Şâh’ın “Altı Maddelik Tasarıları”nın ortaya konulmasıyla, Ayetullâh Humeynî, Şâh rejimi aleyhine şiddetli mücadelesini başlatır. Tarihe “15 Xordad Kıyamı” adıyla geçen 5 Haziran 1963’teki kanlı olaylardan sonra rejim aleyhine yaptığı bir konuşma sonucu tutuklanarak başkent Tahran’daki İşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne konur. Fakat aynı gün ordan çıkarılıp Tahran Qasr Zindanı’na nakledilir. Burada da sadece 19 gün tutulduktan sonra tekrardan İşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne atılır. (“15 Xordad Hadisesi” hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 17)

\"\"

     1963 yılındaki “15 Xordad Hadisesi”nden sonra Şâhlık rejimi ile ayetullâhlar arasındaki husumet iyice büyür. Hapishaneler dîndar insanlar ile dolar, bu süreçte. Halk ise durmadan bu durumu protesto eder. Hükûmet, dîn adamlarından bazılarını Irak’ın Necef şehrine sürmek ister. Bu “sürgün edilecek isimler” listesinde İmam Humeynî’nin ismi de vardır. Sürgün emrinin gerçekleşmesi önünde zorluk çıkartırlarsa öldürülecekleri yolundaki tehdit de, bu “sürgün mesajı”na eklenmiştir. Tüm bunlar olurken habis Şâhlık rejimi, o güne kadar askerlikten muaf olan “ilâhiyât fakültesi” öğrencilerini ve kadınları zorla askere almaya başlar. Hapisler, gözaltılar sürüp gider.

     İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi, inanılmaz bir sür’atle Qum ve havalisine yayılmış ve kadınlı erkekli kalabalık gruplar çevre köylerle Qum’un uzak mahallelerinden yola çıkıp biricik rehberlerinin evine doğru yürümeye başlamıştı. Kalabalıkların ciddî ve kararlı öfkesi karşısında polis kuvvetleri kaçıp gizlenmekten başka çare bulamamış, ancak çok sayıda ağır teçhizat ve yeni takviye birliklerinin desteğiyle tekrar barikatlar oluşturabilmişlerdi. Bunun da yetmeyeceği anlaşılacak ve çok geçmeden Qum’un havalisindeki kışlalarla garnizon ve tümenlerden gelen askerî birlikler şehrin dört bir yanını kuşatacaktı.

     Kalabalık kitleler “Allâh-û Ekber” feryâdları arasında Fatımâ Masume Türbesi’nden çıkarken yüzlerce makinâlı tüfekten boşalan kurşunlarla ortalık bir anda kan gölüne döner. Bu katliâma rağmen Müslüman halk dağılmamakta ısrar eder ve bu kıyasıya mücadele birkaç saat sürer. Dehşete kapılan güvenlik güçleri tekrar yardım isteyince, Tahran’dan havalanan savaş jetleri halkı yıldırabilmek amacıyla ses duvarını aşarak Qum kenti üzerinde alçaktan uçuşlara başlarlar. Korkunç bir katliâm olmuş, kara, hava ve polis kuvvetlerinin halka ölüm kusturduğu silâhlarıyla kıyâm bastırılmıştı. Askerî kamyonlar dört bir yanı dolduran şehîdlerin cesetleriyle yaralıları, ölü – diri demeden sür’atle toplamış ve belirsiz yerlere götürmüşlerdi. O gün kutsal Qum kenti, kanlara bulanmış sokaklarıyla, henüz savaştan çıkmış mazlum bir şehri andırıyordu.

     İmam Humeynî’nin cezaevine konulması, halkta büyük bir tepkiye sebep olur. Tutuklanma haberinin yayılması üzerine kitleler eylemlere başlarlar. Kalabalığa ateş açma tehdidiyle kısmen durdurulan eylemler, Tahran’a yürüyüş ile devam eder. Şâh Rıza Pehlevî çok zor bir duruma düşer. Şâhlık rejimi, İmam Humeynî’yi halkın protesto gösterileri nedeniyle ancak 10 ay tutuklu tutabildikten sonra mecburen serbest bırakmak zorunda kalır. Ancak İmam, serbest kaldıktan sonra da boş durmaz, bilâkis mücadelesine daha bir güçlenmiş ve hatta kitleselleşmiş bir şekilde devam eder.     15 Xordad sabahı, İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi Tahran, Meşhed, Şiraz ve diğer şehirlere de yayılır ve Qum’da yaşanan faciânın benzeri bu şehirlerde de yaşanır. Tahran’ın çevresindeki köy ve mahallelerde yaşayan halk, haberi duyar duymaz Tahran’a akın etmeye başlar. Şehrin girişlerinde barikat kuran tanklar, panzerler ve diğer zırhlılarla donanmış askerî birlikler öfkeli kalabalıkların şehir merkezine girebilmesini engelleyebilmek amacıyla Veramin kavşağında halkın üzerine ateş açarak ortalığı kan gölüne çevirir. Diğer taraftan Tahran Kapalıçarşı alışveriş çarşısında ve şehir merkezinde toplanan esnaf ve diğer ahali “Ya Humeynî Ya Ölüm” sloganları atarak Şâh’ın Mermer Sarayı’na doğru yürümeye başlar. Tahran’ın fâkir mahallelerinden müteşekkil güney bölgesi halkı da yoğun kalabalıklar halinde aynı sloganlarla şehrin merkezine doğru ilerler. (NOT: Şâh’ın her zaman en yakın adamı olarak gençlik yıllarından itibaren Pehlevî rejimine hizmet veren General Hüseyin Ferdost, yazdığı hatırâtında, “15 Xordad Kıyâmı”nın bastırılması için Amerikalı emniyet görevlileriyle siyasî uzmanların en tanınmış elemanlarından nasıl yardım alındığını ve bizzat Şâh başta olmak üzere ordu kurmaylarıyla SAVAK ve saray memurlarının nasıl korku ve dehşete kapılarak eteklerinin tutuştuğunu ve Şâh’la generallerinin, halkın kıyamını bastırabilmek için topçu ve tankçı birliklere nasıl çılgınca ateş emri verdiklerini detaylarıyla anlatmaktadır.)

     “15 Xordad Kıyâmı”ndan iki gün sonra Şâh Rıza Pehlevî, bu kıyamı bir “başıbozukluk, anarşi ve vâhşîce girişim” olarak niteleyecek ve “Kara yobazlarla kızıl yobazların elbirliği” (= İslamcılar ile komünistlerin elbirliği) şeklindeki tanımlamalarla mes’eleyi yurtdışından kaynaklanıyormuş gibi göstermeye çalışarak dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’a maletme yoluna gidecekti. Oysa bunun asılsız bir iddiâ olduğu daha sonra defaatle kanıtlanacaktır. Nitekim Sovyet Komünist Partisi, bu onurlu halk ayaklanması için “Şâh’ın ilerici reform hareketlerine karşı gerçekleştirilen kör ve gerici bir hareket” ifadelerini kullanacaktı.

     5 Haziran 1963 günü patlak veren “15 Xordad Kıyâmı” nedeniyle tutuklanan çok önemli iki isim daha vardı: İki yol arkadaşı, Muhammed Ali Recaî ve Dr. Muhammed Cevad Bahoner.     İmam Humeynî, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra yine camide halka çok etkileyici bir konuşma yapar. Hemen akabinde Şâhlık rejiminin gizli servisi SAVAK tarafından tutuklanıp, İran Şâhlık rejiminin en yakın dostu olan komşu devlet Türkiye’ye sürgüne gönderilir, 4 Kasım 1965.

     M. Cevad Bahoner, kıyam nedeniyle 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu büyük âlim, 1964 – 75 arası 11 yıllık uzun zaman dönemini demir parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kaldı.

     M. Ali Recaî’nin tutukluluğu ise sadece 50 gün sürdü. 50 gün sonra serbest bırakıldı, ancak, hayatının belki de en güzel arkadaşını, demir parmaklıklar ardındaki o 50 günde kazanmıştı. Hapisteyken M. Cevad Bahoner ile tanıştı, M. Ali Recaî.

     M. Ali Recaî, 1971 yılında Suriye, Türkiye ve Fransa’ya bir dizi seyahhatte bulunur.     Hapisten çıktıktan sonra M. Ali Recaî, mücadelesine daha bir bilenmiş olarak devam eder. Hapiste tanıştığı akranı ve “bundan sonra ömrünün sonuna kadar yol arkadaşlığı yapacak ve şehadet şerbetini de O’nunla birlikte içecek olan” hapisteki M. Cevad Bahoner ile birlikte İslamî Koalisyon Partisi (Fars. ﺤﺯﺐ ﻤﺆﺘﻠﻔﻪ ﺍﺴﻼﻤﻰ [Hizbê Mutelefe İslamî]) adlı hareketi kurarlar.

     1974 yılında ise İslamî Koalisyon Partisi yöneticisi olmak suçundan (!) dolayı Şâhlık rejimi tarafından tutuklanır ve 3 yıl hapis cezasına çarptırılır. Böylece 1974 – 77 arası 3 yıllık dönemi demir parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalır.  Ancak kendisi hapse girdikten hemen bir yıl sonra, “yol arkadaşı” M. Cevad Bahoner 11 yıllık hapis cezasını tamamlar ve 1975 yılında serbest kalır. M. Ali Recai ise 1977 yılında özgürlüğüne kavuşur. Yani devrimden iki yıl önce.

     16 yıl süren devrim hareketi ve halk ayaklanması zafere ulaşmış, 16 Ocak 1979’da Şâh ülkeden kaçmış, 14 yıldır sürgünde bulunan İmam Humeynî, 1 Şubat 1979 günü İran’a geri dönmüştü.

     Elindeki Qûr’ân-ı Kerîm’den ve üzerindeki hırkadan başka hiçbir şeyi olmayan 80 yaşındaki İmam Humeynî, “20. yy’ın en büyük halk devrimini” gerçekleştiren lider olarak, hem de bu devrimi düşmana tek kurşun bile sıkmadan, en ufak bir şiddet ve terör eylemine müsaade etmedengerçekleştiren bir lider olarak, 14 yıldır yaşadığı sürgün hayatından ülkesi İran’a dönüyor.

     İran halkı, Tahran şehir merkezindeki Azadî Meydanı ile İmam’ın uçağının ineceği Mehrâbâd Havaalanı arasında mahşerî bir kuyruk oluşturmuş: Uzunluğu 33 km, genişliği ise 5 km olan bir insan selidir bu.

     İmam Humeynî, Beheşt-i Zehrâ’da yaptığı konuşmada, “Âzîz milletimizin yardımıyla yeni hükûmeti en kısa sürede tayin edeceğiz” der. Şâh’ın kukla hükûmetinin başbakanı Şâhpur Bahtiyar, İmam’ın bu sözlerini ilkin pek ciddîye almamış ama aradan henüz birkaç gün geçmemişken, İmam’ın 5 Şubat günüGeçici İnqılâb Hükûmeti’nin başkanını tayin edip resmen açıklaması karşısında ne yapacağını şaşırmıştı.     Evet… İnsanlık tarihinde daha önce benzerine dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan bir olaya tanıklık ediyor Aryan coğrafyası: Uzunluğu 33 km, genişliği ise 5 km olan bir insan seli.

     İmam’ı Tahran Mehrâbâd Havaalanı’nda karşılayan milyonluk kitleler, O’nunla birlikte harekete geçerek İslam İnqılâbı şehîdlerinin gömülü bulunduğu ve işte şimdi siz sevgili kardeşlerimizle birlikte ziyaret ettiğimiz Beheşt-i Zehrâ şehîdliğine doğru yürümeye başlarlar.

     İmam Humeynî’nin 14 yıllık bir hasretten sonra İran’da ilk uğradığı yer, işte şu anda siz sevgili kardeşlerimizle birlikte gezdiğimiz bu şehîdler mezarlığı, Beheşt-i Zehrâ olur ve İmam, dünya istikbarını iliklerine kadar titreten tarihî konuşmasını bu mukaddes mekânda yapar.

     8 Şubat 1979 günü çok önemli bir gelişme yaşanır. İran Hava Kuvvetleri personelleri ordudan ayrılırlar ve Tahran Alewî Okulu’nda İmam Humeynî’yi ziyaret edip, kendisine biât ederler. Şâh’ın ordusu tam bir yıkılışın eşiğindedir artık. Daha önce de ordudaki birçok imânlı subay ve üst rütbeli asker, İmam’ın fetvâsını duyar duymaz kışlalarını terkedip Müslüman halkın safına katılmıştı.

     Ertesi gün, 9 Şubat’ta İran Hava Kuvvetleri’ne mensup assubaylar, Tahran’ın en önemli garnizonunda Şâh’a karşı kıyâm ederler. Şâh’ın özel muhâfız alayına mensup birlikler hava kuvvetlerindeki bu ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiş ve garnizona acımasızca saldırmışlardı. Haber hemen şehirde yayılır ve Tahran halkı sözkonusu garnizona akın edip inqılâbî hava subaylarının yardımına koşarlar.

     … ve 22 Behmen 1357.     Ferdâsı gün, 10 Şubat’ta polis merkezleriyle diğer önemli devlet binaları art arda halk tarafından ele geçirilir. Tahran Valiliği, yürürlükte olan sıkıyönetimle ilgili resmî bir bildiri yayınlayarak “sokağa çıkma yasağı”nın saat 16’ya kadar uzatıldığını duyurur. Bu duyurunun hemen ardından Başbakan Şâhpur Bahtiyar, Güvenlik Konseyi’ni olağanüstü bir toplantıya çağırarak General Ezharî tarafından bütün detaylarıyla planlanıp hazırlanmış olan “darbe projesi”nin derhal yürürlüğe konulmasını ister. Ne var ki rejimin oyununun farkına varan İmam Humeynî, yayınladığı bir mesajla, bütün halkın derhal sokaklara dökülüp sıkıyönetimi fiilen çiğnemesini ve böylece rejimin muhtemel planlarının suya düşürülmesini ister.Sokağa çıkma yasağının olduğu ülkede, İmam Humeynî’nin bu mesajının duyurulmasından sonra, 20 dakika içinde 20 milyon insan sokaktadır. İran’ın tüm şehirleri, tüm meydan ve caddeleri “Allâh-û Ekber – Humeynî Rehber” sloganlarıyla inlemektedir. Darbecilerin ilk tanklarıyla ilk zırhlı birlikler, bulundukları üslerden hareket eder etmez hemen kalabalık halk kitleleri tarafından durdurulup hareket edemez hale getirilir. Darbe, böylece daha ilk adımda başarısızlığa uğramıştır. Şâh rejimi son nefesini de tüketiyor ve rejimin son direnişleri de halk tarafından akamete uğratılarak zafer şafağına koşuluyor.

     11 Şubat 1979…

     20. yy’ın en büyük halk devrimi, 22 Behmen 1357 (= miladî 11 Şubat 1979) günü, İmam Humeynî’nin önderliğinde zafere ulaşır.

     22 Behmen 1357 (= 11 Şubat 1979) tarihinde İslam Devrimi gerçekleşir ve 12 Ferverdin 1358 (= 1 Nisan 1979) günü “İran İslam Cumhuriyeti” adıyla yeni bir devlet kurulur. (1979 İslam Devrimi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 6, Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 19, Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 22Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 45 ve Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 46)

     İslam Devrimi’nden sonra Muhammed Ali Recaî “İran İslam Cumhuriyeti Kültür Bakanı” olurken, yol arkadaşı Ayetullâh Dr. Muhammed Cevad Bahoner de “İran İslam Cumhuriyeti Eğitim Bakanı” olur.

     Şâhlık rejimine karşı birlikte mücadele vermiş ve yıllarını zindanlarda, demir parmaklıklar ardında geçirmiş bu iki güzel yol arkadaşından biri “İran Kültür Bakanı”, biri de “İran Eğitim Bakanı”dır artık…

     İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra ABD’ye bağlı taşeron örgüt ve fraksiyonlar eliyle ardı ardına terör saldırıları gerçekleştirilir. Cumhuriyet daha birinci ayındayken, 23 Nisan günü İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı General Karanî düzenlenen bir suikastle şehîd edilir.     Şâhlık monarşisinin yıkılıp Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da ABD emperyalizmi ve ona bağlı şeytanî güçler boş durmazlar. Henüz “kundaktaki” bu yeni Cumhuriyet’i daha başından yıkmak için her türlü komplo ve terör hareketlerini sahneye koymaktan imtina etmezler.

     1 Mayıs 1979’da gerçekleştirilen silâhlı suikast sonucu İslam İnqılâbı Şurâsı üyesi, devrimin büyük öğretmeni, filozof Ayetullâh Murtezâ Mutahharî şehîd edilir. (NOT: İran’da aynı zamanda geleneksel olarak “İşçi Bayramı” adıyla kutlanan 1 Mayıs günü, Ayetullâh Murtezâ Mutahharî’nin anısına bugün aynı zamanda “Öğretmenler Günü” olarak da anılmaktadır… Bizler siz sevgili gönüldaşlarımıza Mutahharî’nin mübarek yaşamını, fikirleri ve mücadelesini O’nun Qum kentindeki kabrini ziyaret edip Fatihâ okuduğumuz bölümde anlatacağız.)

     27 Temmuz 1979’da devrik Şâh Rıza Pehlevî, Mısır’ın başkenti Kahire’de kanserden ölür.

     Takdir-i İlahî’ye bakın ki, aynı gün, İslam İnqılâbı’nın zafere ulaşması ardından İslam Cumhuriyeti devletinin kurucusu İmam Humeynî’nin emriyle başkent Tahran’da “ilk resmî Cuma namazı” kılınmaya başlanır.

     İslam İnqılâbı’ndan sonra kılınacak olan bu ilk Cuma namazı, mustaz’âf ve yalınayaklı kitlelerin sembol rehberi, yoksulların ve gariplerin sevgilisi, “Zamanın Ebû Zerr’i” lakabıyla çağrılan Ayetullâh Mahmud Taleganî’nin imametinde edâ edilecektir. Bu ilk Cuma namazını Ayetullâh Taleganî kıldırır.

     İslam Devrimi’nden sonra kılınan ilk Cuma namazının imamı olan Üstâd Taleganî, bu tarihî Cuma’da verdiği hutbede şöyle der: “Bu büyük ilahî vecibenin yerine getirildiği bugün, Tahran’da, cihad ve tevhîd için muazzam safların kurulduğu günün ışığı içerisindeyiz.”

     Ancak Üstâd Talegani’nin “Cuma namazı imamlığı” ancak altı hafta sürebilmişti. Zirâ kendisi, bu tarihten altı hafta sonra, 19 Şehrivar 1358 (= 9 Eylül 1979) günü hayata vedâ eder.

     28 Ağustos günü düzenlenen suikastle Hacı Mehdî Erakî, oğluyla birlikte şehîd edilir.

     1 Kasım günü düzenlenen suikastle Ayetullâh Seyyîd Ali Gazî Tabatabaî şehîd edilir.

     Ayrıca Ali Ekber Haşimî Refsencanî ve Ayetullâh-i Uzmâ Seyyîd Abdulkerîm Musewî Erdebilî’ye karşı da suikast düzenlenir ancak bu terörist eylemler başarısızlıkla sonuçlanır.

     Bir yandan yerli taşeron örgüt ve fraksiyonları maşa olarak kullanarak âzîz İslam İnqılâbı’nın öncü isimlerine ardı ardına suikastler düzenletip şehîd eden Amerikan emperyalizmi, diğer taraftan, (Şâh rejiminin ekonomik politikası gereği ülkenin bütün geliri “millî servet” olan petrole dayalı hale getirilmiş bulunduğundan, bu zaafı çok iyi bilerek) Suudî Arabistan’la ona bağlı diğer bazı gerici Arap ülkelerinin de fiili yardımlarıyla, OPEC’teki petrol fiatlarını kat kat indirip İran’ın petrol satım piyasasını felce uğratıyorlar. Ne var ki bütün bu müşkülatlar ve sıkıntılara rağmen İmam Humeynî zerrece uzlaşmayacak ve emperyalist şer güçleri karşısında bir adım dahi geri adım atmayacaktı.

     İmam, fevkalade bir basiret örneği daha sergileyerek “yeni inqılabî kurum ve teşkilâtlar kurdurmak suretiyle” geçici hükûmetin zaaflarının neden olduğu gedikleri onarmaya başlar. Böylece inqılâbın süreğenliliği de garanti altına alınmış oluyordu. Müslüman İran halkı da var gücüyle İmam’ı desteklemekte ve O’nun bütün emir ve direktiflerini can kulağıyla dinleyerek ilâhî dâvâları yolunda bütün zorluklara katlanmaktaydı.

     12 Ağustos 1980 tarihinde M. Ali Recaî, “İran Başbakanı” olur. M. Cevad Bahoner ise “İran Eğitim Bakanı” olarak görevini sürdürmektedir.

     Cumhurbaşkanı Beni Sadr ise Saddam’ın İran topraklarını işgali karşısında parmağını bile oynatmıyor, ülkesinin topraklarını düşmana adetâ peşkeş çekiyordu. İktidarda kalmaları için İslamî İran’ın ağır sorunlar ve krizlerle boğuşmasını kendileri için bir nimet olarak telakki eden cumhurbaşkanına bağlı elemanlar, Beni Sadr’ın “Silâhlı Kuvvetler Komutanlığı” sıfatını da taşıyor bulunmasından azamî derecede faydalanarak, düşman saldırıları karşısında yerli kuvvetleri takviye etmekten sakınıyor, ellerinden geldiğince ülke müdafaasını engelliyor, ülkeyi dişiyle tırnağıyla korumaya çalışan İslam İnqılâbı Muhâfızları Ordusu’nun mevcut silâh ve teçhizâtları kullanmasına izin vermiyordu. Beni Sadr’ın bölücü ve ihtilâf çıkarıcı politikası neticesinde ülkenin millî birliği tehlikeye düşmüştü.     Bu arada 22 Eylül 1980 günü Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak Baas devleti, ABD emperyalizminin teşviki ve gerici Arap devletlerinin desteğiyle İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırıyor, 8 yıl sürecek olan İran – Irak Savaşı başlıyordu. Henüz “emekleme döneminde” olan İslam Cumhuriyeti nizamını içerdeki komplo ve terör saldırılarıyla çökertemeyen emperyalistler, şimdi de dışarıdan direk bir fiilî savaş başlatıyorlardı.

     Bu arada sıcak savaş ve yönetimde yaşanan sıkıntılar olduğu gibi devam ediyor… Nihayet İmam Humeynî, 10 Haziran 1981’de yazdığı kısa bir fermanla Cumhurbaşkanı Beni Sadr’ı “Silâhlı Kuvvetler Başkomutanlığı”ndan azlediyor ve bunun hemen ardından İslâmî Şurâ Meclisi, hükûmet aleyhine açılan bir gensoruyla Beni Sadr’ın cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılması gerektiğini onaylıyor. Gerçek yüzü ortaya çıkan Cumhurbaşkanı Beni Sadr ülkeden kaçıyor ve Fransa’ya yerleşiyor. (Halen Fransa’da yaşıyor.)

     Başbakan Mehdi Bazergan yönetimindeki geçici hükûmetin zaafları ve Cumhurbaşkanı Beni Sadr’ın çok yönlü destekleriyle İslam İnqılâbı’nın zaferinden sonra alabildiğine teşkilâtlanıp palazlanmış olan terör örgütleri ile İslam düşmanı fraksiyonlar, Beni Sadr’ın cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılmasıyla birlikte inqılâbî güçleri yıpratmak, yıldırmak ve caydırmak amacıyla 20 Haziran 1981 tarihinde bir dizi kanlı eylemlere girişerek, zaten ağır bir savaşla boğuşmakta olan İslamî İran’da terör ve anarşi yaratmaya çalışırlar. Ancak başta Tahran halkı olmak üzere bizzat sivil halk güçleri birkaç saat içinde duruma müdahele ederek münâfıkları sindirecek ve çok sayıda münâfığı da yakalayacaktı.

     Münâfıkların terör ve bombalama eylemlerine en fazla hedef olan kuruluş, İslam Cumhuriyeti Partisi’ydi. Daha önce de belirttiğimiz üzere, bu parti inqılâbdan sonra, İmam’ın yolunu tercih eden inqılâbî güçleri teşkilâtlandırmak ve inqılâb düşmanı örgüt ve grupların eylemlerine karşı bir direniş merkezi oluşturmak amacıyla Ayetullâh Seyyîd Ali Hûseynî Hamaneî, Ayetullâh Dr. Seyyîd Mûhâmmed Hûseynî Beheştî, Hüccet’ul- İslam Dr. Mûhâmmed Cevad Bahoner, Hüccet’ul- İslam Ali Ekber Haşimî Refsencanî ve Ayetullâh-i Uzmâ Seyyîd Abdulkerîm Musewî Erdebilî gibi önemli isimler tarafından kurulmuştu. İmam Humeynî’nin manevî desteği sayesinde kısa sürede bütün ülke çapında geniş halk kitlelerinin desteğini kazanmış olan bu parti, İslam düşmanlarının çirkin emellerinin karşısına dikilen en ciddî setlerden biriydi.

     27 Haziran 1981 tarihinde Ayetullâh Seyyîd Ali Hûseynî Hamaneî, halka Ebû Zerr Camiî’nde yaptığı bir konuşma sırasında münâfıkların camiye yerleştirdikleri bombanın patlamasıyla yaralandı ve bir kolu koptu. (NOT: Şu andaki “dînî lider” olan Rehber Hamaneî’nin lakabının “Yaşayan Şehîd” anlamında“Şehîdê Zinde” olması, bu olay sebebiyledir.)

     Seyyîd Ali Hamaneî’nin bombalı terörist eylem sonucu yaralanmasından sadece bir gün sonra, 28 Haziran’da çok daha büyük bir faciâ yaşanıyor ve İslam Cumhuriyeti Partisi’nin merkez binasına yerleştirilen güçlü bir bombayla, aralarında Yüksek Yargıtay Başkanı Ayetullâh Dr. Seyyîd Mûhâmmed Hûseynî Beheştî ile çok sayıda bakan ve milletvekili, yargıtay üst düzey yetkilileri, yazar ve düşünür kesiminden İmam’ın yakın adamları ve İslamî nizamın en iyi yetişmiş 72 elemanı şehâdet şerbetini içiyorlardı. (NOT: Bu olayda Dr. Beheştî ile birlikte şehîd olan yarenlerinin sayısı 72 olduğu için, Peygamber Efendimiz’in torunu İmam Hüseyin’in 72 yareniyle birlikte şehîd edildiği Kerbelâ hadisesiyle özdeşleştirilerek “İkinci Kerbelâ Vak’âsı” ismi veriliyor.)

     İki gün art arda gerçekleşen bu korkunç terörist eylemler ve özellikle de, İmam Humeynî’nin “O, tek başına bir ümmetti” dediği Dr. Beheştî’nin şehîd edilmesi, devrim ve özgürlük için milyonlarca yiğit evlâdını kurban vermiş olan şehîdperver İran halkını derin bir üzüntüye boğmuştu. Dr. Beheştî’nin şehâdeti üzerine bütün ülke çapında gösteriler düzenleyen milyonluk kitleler, “Emrika der çı fikriye? / İran puez Beheştî’ye” (Amerika ne sanıyor? / İran Beheştî’lerle doludur) feryâdlarıyla meydanları ve semâları inletiyordu.

     2 Ağustos 1981’de Başbakan Mûhâmmed Ali Recaî “Cumhurbaşkanı”, 4 Ağustos’ta da Kültür Bakanı Hüccet’ul- İslam Dr. Mûhâmmed Cevad Bahoner, O’nun yerine “Başbakan” seçilir.

     Evet…

     Bu iki yol arkadaşından biri “İran Cumhurbaşkanı”, biri de “İran Başbakanı”dır artık…

     Bir ülkede, bir devletin başında ulaşılabilecek en yüksek makamlara ulaşmışlardır ikisi de, ama onlar bu makamlarında fazla durmazlar. Çünkü, “dünyada ulaşılabilecek en yüksek makama” ulaşmak vardır nasiplerinde…

     … ve 30 Ağustos 1981.

     İranî takvime göre, 8 Şehrivar 1360.

     Ayetullâh Dr. Seyyîd Mûhâmmed Hûseynî Beheştî’nin şehîd edilmesi hadisesinin üzerinden henüz iki ay geçmişken, 30 Ağustos 1981 günü İran İslam Cumhuriyeti’nin en başındaki isimler olan, bütün mustaz’âf kesimler tarafından çok sevilen Cumhurbaşkanı Mûhâmmed Ali Recaî ve Başbakan Hüccet’ul- İslam Dr. Mûhâmmed Cevad Bahoner de, özel çalışma bürolarında patlayan bir bombayla şehâdete nail olurlar.

     Ki her ikisi de, görevlerine geleli daha bir ay bile olmamıştı.

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda-48 İbrahim Sediyani

P1040107

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz