Pazartesi , 26 Haziran 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Şeyh Naim Kasım: Tekfirciler İsrail’in dikkatleri Filistin’den uzaklaştırma araçlarıdır
Şeyh Naim Kasım: Tekfirciler İsrail’in dikkatleri Filistin’den uzaklaştırma araçlarıdır

Şeyh Naim Kasım: Tekfirciler İsrail’in dikkatleri Filistin’den uzaklaştırma araçlarıdır

Beyrut’ta bulunan serbest gazeteci Merve Osman’a bir röportaj veren Lübnan Direniş Hareketi Hizbullah’ın Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım, 25 Mayıs Direniş ve Özgürlük gününü, direnişin bir denge yaratmayı başardığını ve Lübnan’daki tam hazırlık düzeyinin en yüksek derecede kaldığını, bu yüzden de Suriye’deki varlığının Lübnan’daki düzenlemelerini etkilemediğini söyleyerek andı.

English.khamenei.ir

Tekfirciler, İsrail projesinin araçları ve aynı zamanda İsrail’in bölgedeki hedeflerine ulaşmak için sıklıkla kullandıkları bir hedefti, ancak bütünüyle başarısız oldular.

Beyrut’ta bulunan serbest gazeteci Merve Osman’a bir röportaj veren Lübnan Direniş Hareketi Hizbullah’ın Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım, 25 Mayıs Direniş ve Özgürlük gününü, direnişin bir denge yaratmayı başardığını ve Lübnan’daki tam hazırlık düzeyinin en yüksek derecede kaldığını, bu yüzden de Suriye’deki varlığının Lübnan’daki düzenlemelerini etkilemediğini söyleyerek andı.

Şeyh Naim Kasım, Osman’a, “Bölgede yaşanan şey, ayrılması mümkün olmayan, birbirine bağlı bir olaylar ağıdır. Bölgedeki sorunun temeli ise İsrail’dir” şeklinde konuştu.

Şeyh Kasım, “Velayet’e bağlı olduğumuz gibi İmam Seyyid Ali Hameney’in emirlerine de bağlıyız. İmam Hameney, bölgeyi işgalden korumak ve bölge halkını özgürleştirmek isteyen, esin verici bir liderdir; bu yüzden bütün Filistinli gruplarla ilişkimize bu yaklaşım çerçevesinde devam edeceğiz” diye vurguladı.

Aşağıda, Lübnan Direniş Hareketi Hizbullah’ın Genel Sekreter Yardımcısı Şeyh Naim Kasım’ın khamenei.ir sitesine verdiği özel röportajın dökümü sunulmaktadır:

25 Mayıs 2000 Direniş ve Özgürlük Günü’nden 17 yıl sonra, bugün direnişin özellikle Güney Lübnan Cephesi’ndeki hazırlık durumu nasıl?

2000 yılındaki kurtuluşun ilk günlerinde farklı taraflardan, Hizbullah’ın işgale karşı savaşma görevinin son bulduğunu ve sonuç olarak Şebaa Çiftlikleri ve Kefr Şuba tepelerindeki süregiden işgale karşı bile direnişin sürdürülmesinin herhangi bir gerekçesinin olmayacağını ileri süren birkaç açıklama yapılmıştı. Ancak direniş, Sayın Genel Sekreter ve komutanları üzerinden, İsrail’le savaşın halen açık olduğunu, Lübnan’ın karşı karşıya olduğu tehdidin devam ettiğini, işgalcinin Filistin topraklarındaki varlığının gerçek bir tehlike olduğunu ve Lübnan’da yeni bir işgale girişebileceğini, yahut yeni bir saldırı başlatabileceğini, bu yüzden de İsraillilerin meydana getirdiği varoluşsal tehdit karşısında bütün gerekli hazırlıklar ve potansiyellerle askeri açıdan hazır olma çalışmalarına devam etmek gerektiğini beyan etti. 2000’deki kurtuluştan altı yıl sonra 2006 yılında, çeşitli noktalardaki istihbaratımızın söylediği gibi Hizbullah’ı ezip yok etmek amacıyla önceden planlanmış büyük bir İsrail saldırısı başladığı zaman beklentilerimiz doğru çıkmış oldu. Bu saldırı, Lübnan’ın güney sınırlarından başlayarak “Yeni Ortadoğu”nun sınırlarını çizme girişiminin işaret fişeğiydi. Allah’ın inayetiyle, direnişin hazırlığı ve dikkatiyle İsrail oluşumuna büyük bir yenilgi, bölgemizdeki işgal dönemi boyunca benzeri görülmemiş bir yenilgi yaşatıldı. 2006 savaşından dersler çıkardık ve devamlı olarak hazırlık yapmamız, bütün zamanlarda hazır olmamız gerektiğine inanıyoruz. Bu yüzden, İsrail’in saldırmaya karar vermesi halinde çatışmaya hazır olma konusunda en iyi konumdayız. Aynı zamanda Suriye’deki müdahalemize rağmen Lübnan için gerekli savunma durumu için potansiyele ve gerekli öncüllere sahibiz; bizim Suriye müdahalemiz Lübnan cephesini zayıflatan bir faktör değildir. Bir denge yaratmayı başardık ve Lübnan’daki tam hazırlığımız halen en yüksek derecededir, bu yüzden Suriye’deki varlığımız, Allah’a (c.c.) hamdolsun, Lübnan’daki düzenlemelerimizi etkilememektedir.

2000 Direniş ve Özgürlük Günü’nde Hizbullah Lübnan topraklarını İsrail işgalinden özgürleştirdi, bugün ise direniş Suriye topraklarının tekfirci düşmandan özgürleştirilmesi mücadelesine katılıyor. Direnişin Suriye’de terörizme karşı savaşa katılmasıyla bugün Özgürlük Günü yeni bir anlam kazandı mı?

Bölgede yaşanan şey, ayrılması mümkün olmayan, birbirine bağlı bir olaylar ağıdır. Bölgedeki sorunun temeli ise İsrail’dir. İsrail Filistin’i işgal ettiği zaman bizim işgal ve saldırganlıktan duyduğumuz acılar başladı. Bunu, bölgedeki hükümetleri devirip Batı ve ABD tarafından kontrol edilen tâbi rejimler kurma yönündeki uluslararası komplo ve girişimler izledi. Aynı zamanda İsrail’in bölgemizdeki varlığından kaynaklanan çeşitli ekonomik ve sosyal krizler bulunuyor ve 2011 yılında başlayan son aşamada Suriye krizi, emperyalist Batı’nın bölgede izlediği karışıklık ve işgal politikasına yeni bir unsur ekleyen yeni bir tekfirci aşırıcı cephenin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yüzden bölgede iç içe geçmiş krizlerle karşı karşıyayız ve Hizbullah’ın 2000 yılında yaptığı şey, Lübnan’ın bağımsızlığını korumak ve başta Filistin olmak üzere bölge halkları arasında bir direniş hissinin kıvılcımını yakmak için yapılan keskin bir dönüşün göstergesiydi. Bu durum karşısında öfkelenip canları sıkılan İsrailliler, bunun önüne geçecek tertipler hazırladı ve bu eğilimi durdurmak amacıyla 2006 saldırısını başlattı, ancak bunda da başarılı olamadılar. Bu yüzden de Suriye kapısından girmenin, direnişe tepeden tırnağa büyük bir darbe indireceğine inandılar. Fakat Hizbullah’ın Suriye Arap Ordusu’yla, İran’la ve Suriye’de Batı’nın gündemine karşı aktif olan bütün güçlerle birleşmesi, İsrail-tekfirci projesini yok etti. Tekfirciler İsrail projesinin araçları ve aynı zamanda İsrail’in bölgedeki hedeflerine ulaşmak için sıklıkla kullandıkları bir hedefti, ancak bütünüyle başarısız oldular. Bu yüzden bizim için 25 Mayıs 2000, İsrail’e karşı elde edilen 2006 zaferinin önsözü ve Hizbullah ve Suriye’nin son altı yılda tekfirci tehdide karşı elde ettiği zafere bir giriştir. Çünkü aynı saldırgan projeyle karşı karşıyayız ve bu yüzden de bu zaferler çatışmanın parçasıdır.

Filistin’in, İsrailli düşmana bir meydan okuma olan Direniş için öneminden bahsettiniz. Ayetullah Hameney de Mart 2017’de Tahran’da düzenlenen Filistin İntifadasına Destek konferansı esnasında, İsrail işgaline karşı Filistin halk direnişinin devam etmesinin önemini içeren bir mesaj yayınlamıştı ve bu mesaj, Lübnan direnişi tarafından tümüyle desteklendi. Hizbullah İslami Direnişi’nin bugün, Filistinliler arasındaki en önde gelen direniş hareketlerinden biri olarak görülen Hamas hareketinin yakın zamanda ortaya koyduğu yeni yol haritası karşısındaki tutumu nedir? Hamas’ın bakış açısının değişmesiyle sizin de duruşunuz değişecek mi?

Tahran’daki Filistin İntifadasına Destek konferansında İmam Hameney – Allah onu esirgesin – direnişin en üst öncelik olduğunu, Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e bütün Filistin’in özgürleştirilmesinin bir zorunluluk olduğunu ve ideolojik ya da kültürel eğilimlerinden bağımsız olarak direnen herkesin desteklenmesi gerektiğini vurgulayan bir yol haritası sundu. Önemli olan şey direniş eylemidir, çünkü toprağı özgürleştiren budur ve geri kalan bütün meseleler daha sonra tartışılabilir. Bu temelde biz, bir direniş hareketi olarak, bu yönelime bağlıyız ve İmam Ali Hameney’in rehberliğiyle aynı istikamette ilerliyoruz. Velayet’e bağlı olduğumuz gibi İmam Hameney’in emirlerine bağlıyız ve İmam Hameney’i, bölgeyi işgalden korumak, halkını da özgürleştirmek isteyen esin verici bir lider olarak görüyoruz. Bu yüzden bütün Filistinli gruplarla ilişkimize bu yaklaşım çerçevesinde devam edeceğiz. Farklı bir tutum almamızı gerektiren bir değişim olduğunu düşünmüyorum; biz Filistin direnişiyle birlikteyiz ve İsrailli işgalciyle mücadelesinde ona tam destek veriyoruz. Ben Filistin içindeki bütün grupların halen direndiğini ve direnmek istediğini, ancak öncelikler ve ayrıntılar konusunda farklı önceliklere sahip olduğunu düşünüyorum, ancak bu meseleler direnişin önceliği karşısında bir engel teşkil etmemektedir, bu yüzden de bütün Filistinli grupları destekliyoruz.

Lübnan İslami Direnişi Hizbullah’ın İmam Humeyni liderliğinde gerçekleşen ve bayrağı halen İmam Hameney tarafından taşınan 1979 devriminin etkisiyle ortaya çıktığı biliniyor. İmam Hameney’le olan, bizimle paylaşmak istediğiniz özel bir anınız var mı?

İmam Hameney’in İsrail karşısında direnişe yaptığı vurgunun boyutlarını gösteren bir olay hatırlarım. İklim el-Tuffeh bölgesinde Hizbullah ile Emel Hareketi arasında sorunlar yaşanırken onun makalelerinden birindeki Siyasi Çözüm, Hizbullah’ın Luveyze kasabasından çekilmesi ve burayı Lübnan ordusuna teslim etmesi gerektiğini söylüyordu. O tarihte Lübnan ordusunun diğer tarafa meyilli olmasından ve silahları Emel hareketine vermesinden kaygı duyuyorduk ki bu, savunduğumuz bölgenin diğer tarafın eline geçmesine yol açabilirdi. Tartışmalara rağmen, Emel’le olan bu sorunun son bulması gerektiği kanaatine vardık ve Lider İmam Hameney de ilk andan itibaren bu istikamete yöneltiyordu. Sorunumuzu tartışmak üzere İmam Ali Hameney’i görmeye gittik. Luveyze’yi kaybedebilecek bir durumda olmadığımız için kendisine ne yapabileceğimizi sorduk. Bize bir soruyla yanıt verdi: “Luveyze sorunu çözülmemiş halde kalırsa İsrail’e direnebilir misiniz?” “İç meselelerle meşgul olduğumuz için, hayır” cevabını verdik. “Luveyze sorunu çözülürse ve sonunda Emel bölgeyi alırsa İsrail’e yine direnebilir durumda olacak mısınız?” diye sordu. O bölgeden İsrail’e direnmemizin de mümkün olamayacağını söyledik. Ardından şu yanıtı verdi: “her iki durumda da iç vaziyet nedeniyle İsrail’e direnemeyeceğinize göre, en iyisi sizin çözümü kabul etmenizdir, çünkü bu Emel Hareketi’yle bir iç anlaşmaya varmanızın temel taşı olacaktır ve endişe ettiğiniz şey vuku bulmayabilir. Bu şekilde İsrailli düşmana karşı direnişe yeniden başlayabilirsiniz.” Olan şey de bu oldu. Allah’a şükürler olsun ki direniş devam etti ve iç bölgede korktuğumuz şey gerçekleşmedi. Bilakis meseleler biz ve Emel Hareketi arasında bir kardeşlik durumu ortaya çıkacak şekilde gelişti. Şimdi hem onlar hem de biz, tüm iç ve dış vakalar karşısında çok yüksek bir ortaklık derecesine sahibiz.

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın, komutan Mustafa Bedreddin’in şehadetinin birinci yıl dönümü vesilesiyle yaptığı konuşmanın ardından, Hizbullah’ın Lübnan-Suriye sınırındaki bazı askeri mevzileri Lübnan ordusuna teslim edeceğine dair haberler dolaşıma girdi. Siz bu uğurda kan bedeli ödedikten sonra bölgeyi emniyet altında tutmanın garantisi nedir? Suriye toprakları içindeki mevzilerin de benzer şekilde Suriye Ordusu’na teslim edildiğini görecek miyiz?

Hizbullah’ın Lübnan’ın Tufeyl bölgesi ve civarlarına yayılması doğrudan doğruya, Madaya, El-Zabadani, Sarghaya ve civarları gibi Lübnan sınırına bitişik Suriye bölgelerindeki militanların varlığıyla bağlantılıdır. Bu Suriye köyleri Suriye Arap Ordusu tarafından özgürleştirildiğinde, teröristler bölgeyi terk edip sivil sakinler bu köylerdeki evlerine döndüğünde, artık Lübnan’daki Tufeyl’e hemhudut olan Suriye bölgesinden gelen bir tehlike kalmamıştı. Bu bölgelerde kalmamızı gerektiren bir durum yoktur. Biz Tufeyl’in güvenliği konusunda Lübnan’a uyuyan hücrelerin yerleştirilmesinden endişe duymuyoruz; endişemiz, Suriye topraklarının içinde bulunan ve Lübnan’a tehdit teşkil eden yüzlerce teröristin varlığından ileri geliyordu. Bu sebeple de, artık bu tehdit mevcut olmadığı için, geri dönmüş sivillerin arasında bulunmamızı gerektiren bir durum da yoktur. Bu Suriye kasabalarındaki halkın güvenliğini ve refahını sağlama görevi, Suriye hükümetine ve ordusuna aittir. Bu da daha önceden söylediğimiz şeyi doğruluyor: Hizbullah’ın Suriye’deki varlığı, Suriye’nin çehresini değiştirip direnişin kalbine darbe indirmek isteyen tekfirci aşırıcıların meydana getirdiği tehlike ve tehdidin karşısında olmalıdır. Yoksa biz, Suriye içindeki nizami bir güç değiliz ve işimiz de Suriye devletinin iç meselelerine karışmak değildir; Suriye toprakları için herhangi türden bir kalıcı pozisyon alma niyetimiz de yoktur. Biz Suriye’de siyasi bir proje için savaşıyoruz. Bu, Suriye devletinin direniş yolunda kalması projesidir ve eğer bu bizim Suriye’de herhangi bir yerdeki varlığımız olmadan olabiliyorsa, kimse bizi orada görmeyecektir.

Hizbullah’ın Suriye’de yayılması, “2006 yılında Hizbullah’la onları Litani Nehri’nden uzak tutmak için savaşmak zorundaydık” diyen Siyonist oluşum için bir meydan okumaydı ve bugün Hizbullah Fırat Nehri kıyılarında. Şu halde Suriye içindeki varlığı korumak, İsrail oluşumu karşısında bir önemli bir güç olmak demek değil midir?

Direnişin gücü yalnızca direniş kuvvetlerinin üyelerinin varlığından gelmiyor, direnişin bütün biçimlerinden geliyor. Biz Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı Direniş’in bir üyesi olarak, Suriye’yi de Direniş Ekseni’nin hayati bir parçası olarak görüyoruz, bu yüzden bireyler olarak ya da parti olarak bulunup bulunmamamız bir bütün olarak Direniş’le ilintilidir. Suriye’ye girdiğimiz zaman amacımız Suriye’deki sistemin yerini almak değildi, biz oraya direniş ekseninin temellerinden birinin düşmesini engellemek için girdik. Eğer Suriye hükümeti yeniden ülkedeki kontrolü bütünüyle eline alırsa hedefimize ulaşılmış olacak ve bizim Suriye’deki varlığımız Suriye hükümeti üzerinden bir direniş gücü olarak olacak, ancak kuvvetlerimiz fiziksel olarak orada bulunmayacaktır.

Direnişin merkezi cephelerinden bahsettiniz. Suriye’nin güney cephesi, Kazakistan’daki Astana görüşmelerinde üzerinde anlaşmaya varılan güvenli bölgelerin parçası olduğu için bütün taraflar için ciddi bir zorluk meydana getiriyor. Eğer İsrail olağan bir şekilde yaptığı gibi bu bölgeyi ihlal ederse, Hizbullah’ın Güney Suriye cephesinde, özel olarak da Kuneytra’da caydırıcı bir rolü olacak mıdır?

Hizbullah tarafından Kuneytra bölgesinde İsrail karşısında ne yapılabileceği konusunda konuşmak istemiyoruz. Ne düşündüğümüz ve ne yapacağımız konusunda açık olmadan, bu meseleyi İsrail için bir kafa karışıklığı olarak bırakmak istiyoruz. Şu anda Suriye içinde uygun gördüğümüz şeyi yapıyoruz, bu yüzden de Suriye’yi korumayı uygun gördüğümüz herhangi bir zamanda ve yerde direniş onu korumak için müdahale edecektir.

Hizbullah’ın Astana’da garantör devletler (Rusya-İran-Türkiye) tarafından üzerinde anlaşmaya varılan dört bölge hakkındaki fikri nedir? Bu anlaşmanın Suriye’de olası bir gerçekçi siyasi çözüm için yolu döşemesi mümkün müdür?

Astana-4 zirvesinde ilan edilen dört güvenli bölge Suriye devletiyle varılan bir anlaşmanın sonucudur, Suriye devleti için hazırlanmış bir çözümdür. Suriye hükümetinin bu yönelimleri Suriye’nin iyiliği adına benimsemesi temelinde, Suriye hükümetinin ülkenin iç işleriyle ilgili kararlarını tümüyle destekliyoruz. Biz bu kararın, kendi fikrimizi söyleyecek şekilde tarafı değiliz ve bu mesele hakkındaki müzakerelerin de parçası olmadık. Suriye devleti kendisine uygun görünen şeyi yapıyor ve bu güvenli bölgeleri onayladıklarını beyan ettiler. Bununla birlikte Astana-4 görüşmeleri ve dört güvenli anlaşması bir siyasi çözüm değil, geçici bir güvenlik çözümüdür. Siyasi çözüm henüz başlamamıştır ve ayları gerektirmektedir, bu belki ancak dünya ABD’nin Suriye’den ne istediğini anladığı zaman olacaktır. ABD bu zamana kadar halen kafa karışıklığı içinde ve Suriye’deki seçeneklerini ortaya koymadı.

Ancak ABD’nin Kuzey Suriye’de Kürt savaşçıları silahlandırarak kendi seçeneğini ortaya koyduğu aşikâr ve bu Başkan Donald Trump tarafından da Mayıs 2017 başlarında doğrulandı. Hizbullah’ın Rakka eyaleti yakınlarında, ABD’nin bu bölgedeki müttefikleri olan Kürt savaşçılarla karşı karşıya gelişe yol açacak şekilde çatışmaya girdiğini görmemiz olası mıdır?

Rakka eyaletinde olanların parçası değiliz. Nokta.

Fakat Kürt savaşçıların ABD tarafından silahlandırılması ve bunun sonucunda Suriye’nin bölünme ihtimalinin artması alarm verici değil mi?

Rakka’da gelişmekte olan şeylerin sonucu, şu anda sahada olanlar tarafından değil, daha ileride gerçekleşecek bir siyasi çözüm tarafından belirlenecektir. Siyasi anlaşma, bölgedeki haritanın nasıl görüneceğine, farklı güçlerin nasıl konumlanacağına ve Kürtlerin birleşik egemen Suriye devleti içindeki statüsünün ne olacağına karar verecektir. Bunların hepsi siyasi meselelerdir ve şimdi bunları tartışmanın zamanı değildir. Bu bölgenin statüsü halen belirsizdir.

Son olarak Lübnan’daki iç durumu konuşalım. Hizbullah’ın seçim yasası hakkındaki duruşu eskiden olduğu gibi şimdi de Genel Sekreter’in “başka siyasi blokların iyi bir yasa olarak gördüğü şeyi kabul edecek ve buna göre hareket edeceğiz” şeklindeki beyanına dayanıyor. Fakat Lübnan’ın bölünmenin eşiğine gelmemesi için Hizbullah’ın gelecekte hazırlanabilecek bir seçim yasası üzerinde nasıl bir kırmızı çizgi çizmesi beklenebilir?

Hizbullah’ın seçim yasasında herhangi bir kırmızı çizgi çizmesine gerek yok çünkü bütün blokların yapması gereken şey bu mesele için bütün yeşil çizgileri aydınlatmaktır. Zira ülkede çok sayıda blok ve kanadın olması, adil bir seçim yasasına ulaşacak bir siyasi çözümü akamete uğratabilecek her türlü kırmızı çizgiden çok daha önemlidir. Biz mantıklı, adil ve nispi bir yasa önerisi sunduk ve defaatle, şu anda masada yirmiden fazla nispi yasa biçimi olduğunu, bunların hepsine onay verdiğimizi söyledik. Farklı partileri bir çözüme ulaşmak için bu biçimlerden birini seçmeye teşvik ediyoruz, çünkü farklı yasaların arayışıyla geçen muhtelif deneyimlerin ardından, bu yasaların hiçbiri gerekli konsensüsü elde edemedi ve muhtelif partilerin kırmızı çizgilerini aşamadı. Nispi bir seçim yasasının herkes için en uygunu olacağına inanıyoruz, zira şimdiden neredeyse bütün ilgili taraflardan olumlu geri dönüşler duyduk. Şimdi önümüzde sadece iki seçenek var: ya bir güç boşluğu çıkmazı yaşarız ve bu herkes için kötü olur, ya da bu durumdan çıkmanın makul ve uygun bir yolu olarak seçim yasasını, nispi yasa biçimini tamamlarız. Biz her türlü tartışmaya açığız.

Bu yasalardan biri ülkede bulunan bazı ittifakları, örneğin Hizbullah’ın Lübnan’daki başka siyasi güçlerle olan koalisyonunu zayıflatırsa, yeni bir seçim yasasıyla ittifaklarda bir değişim olası mıdır?

Bize tehdit teşkil eden herhangi bir seçim yasası biçimi bulunmuyor ve bu yüzden biz hevesli ve pozitifiz. Aynı zamanda yasanın ittifak meydana getirmediğini, tersine, ittifakların seçim yasası meydana getirdiğini düşünüyoruz. Birbiriyle bir seçim yasası temelinde ittifak kuranlar gerçek müttefikler değillerdir.

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz