Cumartesi , 20 Ocak 2018
Son Eklenenler
Anasayfa » Haberler » Suriye İç Savaşının Gizlenen Kökenleri
Suriye İç Savaşının Gizlenen Kökenleri

Suriye İç Savaşının Gizlenen Kökenleri

Ancak “Suriye’deki protesto hareketinin Eylül 2011’e kadar büyük çoğunlukla barışçıl olduğu” şeklindeki yaygın inanış yanlıştır, yahut en iyi ifadeyle eksiktir. Gerçekte hükümet karşıtı muhalefet neredeyse en başından itibaren şiddete yönelmişti ve muhtemelen ülkeyi kutuplaştırmak için sert bir tepkiyi provake etmeye çalışıyordu.

2011 yılında Suriye iç savaşının başlamasından bu yana yaklaşık çeyrek milyon insan hayatını kaybetti ve ülke nüfusunun tam yarısı evlerini terk etmek zorunda kalarak son çeyrek yüzyılın en kötü mülteci krizini meydana getirdi. Bu esnada, önde gelen bir CIA yetkilisinin 2013 yılında “ABD’nin ulusal güvenliğinin önündeki en büyük tehdit” olarak adlandırdığı gaddar Selefi grupların devam eden ilerlemesi, barışı ve insan haklarını onarma imkanının hiç olmadığı kadar uzakta görünmesine sebep oluyor.Suçlanacak pek çok taraf var, ama bunların içinde kesinlikle, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerindeki, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın eşi görülmemiş bir şeytan diktatör olduğu gerekçesiyle İslamcı muhalefetin desteklenmesini rasyonalize eden ve ciddi barış görüşmelerine girişilmesini reddeden müdahaleciler de bulunuyor. Esad hakkındaki bu imaj doğrudan doğruya, rejimin, Arap Baharı’nın başlangıcından kısa süre sonra başlayan sivil protestolara dönük çok sert müdahalesinden türetildi.

Yaygın inanışı özetleyen Uluslararası Koruma Sorumluluğu Koalisyonu, şunları ifade ediyor: “Suriye’deki krize yol açan şey, Mart 2011 ortasında düzenlenen ve siyasi tutukluların serbest bırakılması çağrısı yapan protestolar oldu. Ulusal güvenlik güçleri, yaygın ve başlangıçta barışçıl olan gösterilere çok sert şiddetle yanıt verdi. 2011 yazından başlayarak Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, saldırıları durdurmayı ve protestocuların talep ettiği anlamlı reformları hayata geçirmeyi reddetti. Temmuz 2011’de tanıklardan, kurbanlardan, medyadan ve sivil toplumdan gelen kayıtlar, hükümet güçlerinin sivillere karşı keyfi tutuklama ve işkenceye yöneldiğini ve ağır silahlar konuşlandırıp kullandığını ortaya koyuyordu.”

O yılın Ağustos ayında, rejimin suçlarına dair kritik raporların ardından Başkan Obama Avrupa liderlerine katılarak, Esad’ın “rejiminin Suriye halkı tarafından bütünüyle reddedildiği gerçeğiyle yüzleşmesini” ve “çekilmesini” talep etti. Washington yeni ekonomik yaptırımlar dayattı ve bu, Suriye’nin BM Büyükelçisi Beşar el-Caferi’nin “ABD bize karşı bir insani ve diplomatik savaş başlatıyor” demesine yol açtı.

Ancak “Suriye’deki protesto hareketinin Eylül 2011’e kadar büyük çoğunlukla barışçıl olduğu” şeklindeki yaygın inanış yanlıştır, yahut en iyi ifadeyle eksiktir. Gerçekte hükümet karşıtı muhalefet neredeyse en başından itibaren şiddete yönelmişti ve muhtemelen ülkeyi kutuplaştırmak için sert bir tepkiyi provoke etmeye çalışıyordu.

Her ne kadar devlet güçlerinin o dönemde ve sonra işlediği yığınla suçu hiçbir şey haklı kılmasa da, medya ve hükümet anlatılarının çoğunun görmezden geldiği gerçekler, Suriye’deki korkunçlukların sorumluluğunun büyük ölçüde paylaşıldığını ortaya koyuyor. Olgular, Batı ve Körfez liderlerinin ciddi müzakerelere kapıyı kapayan ve kitle katliamlarının ve bugün gördüğümüz İslamcı hakimiyetindeki muhalefetin yükselişinin kapısını aralayan, esneklikten yoksun “rejim değişikliği” taleplerinin arkasındaki gerekçenin altını oyuyor.

Şiddete dayalı başlangıç

Ürdün sınırındaki Deraa şehri, 2011 yılında Suriye iç savaşını tetikleyen protestoların merkez üssüydü. Bir uzmanın “Bereketli Hilal’de binlerce yıl önce tarımsal medeniyetin başlamasından bu yana yaşanan en kötü uzun süreli kuraklık ve en sert mahsul başarısızlığı” olarak adlandırdığı şey nedeniyle mülksüzleşmiş olan kızgın ve çaresiz ailelerin yakın zamandaki akışı nedeniyle hükümet karşıtı hisler artmıştı.

Mart 2011 başlarında şehirdeki polis, bir duvara hükümet karşıtı yazılamalar yapması nedeniyle birkaç lise öğrencisini gözaltına aldı ve sert şekilde dövdü. Protestocular, şüphesiz Arap Baharı’nın verdiği esinle, yerel bir camide toplanıp siyasi haklar ve yolsuzluğun son bulması için, “Allah, Suriye, Özgürlük” sloganlarıyla yürütmeye başladı. Aktarımlara göre Suriye polisi yürüyüşçüleri dağıtmak için tazyikli suyla, coplarla, hatta ateş açarak yanıt verdi ve üç protestocunun ölümüne yol açtı. Hükümetin haber ajansı ise yürüyüşçülerin “arasına sızan kişilerin” arabaları parçaladığını, başka mallara zarar verdiğini ve polise saldırdığını ve bu şekilde “kaos ve kargaşaya” yol açtığını iddia etti.

Göstericiler karşılık verdiğinde meseleler kötüden daha kötüye dönüştü. Bir İsrailli gazetecinin aktarımına göre, “Hükümet, gerilimleri hafifletmeyi amaçlayan, alışılmamış bir jest olarak tutuklu öğrencileri serbest bırakmayı önerdi, ancak yedi polis memuru öldürüldü ve yenilenen şiddet olayları içinde Baas Partisi merkezleri ve mahkeme binası kundaklandı.” Bir başka habere göre Nisan ayı başı civarında silahlı adamlar sofistike bir tuzak kurarak, Deraa’ya giden yirmiye yakın hükümet askerini öldürdü.

Başkan Esad, aile kökenleri şehirde bulunan üst düzey hükümet yetkililerini, protestoculara ateş açılmasından sorumlu kişilerin yargı önüne çıkarılacağı yönündeki kişisel taahhüdünü iletmek üzere şehre göndererek durumu sakinleştirmeye çalıştı. Rollerinden ötürü, valiyi ve siyasi güvenlik gücü içindeki bir generali azletti. Hükümet ayrıca, tutuklanmaları protestoları tetiklemiş olan çocukları serbest bıraktı.

Esad ayrıca bazı ulusal reformların hayata geçirileceğini ilan etti. BM’nin Suriye soruşturlmasından sorumlu bağımsız komisyonunun özetlediği gibi “Bu adımlar, yeni bir hükümetin kurulmasını, olağanüstü halin kaldırılmasını, Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kaldırılmasını, genel af çıkarılmasını ve yurttaşların barışçıl gösterilere katılma hakkına ilişkin yeni düzenlemeler yapılmasını içeriyordu.”

Bu yanıt, sokaklara çıkan ve şehri “kurtarılmış bölge” ilan eden protestocuları tatmin etmedi. Siyaset bilimci Charles Tripp’in gözlemiyle “bu otoriteler için fazla büyük bir meydan okumaydı ve Nisan sonunda, insan hayatı açısından maliyeti ne olursa olsun hükümet kontrolünün yeniden tesis edilmesi amacıyla bir askeri operasyon devreye sokuldu.”

Esad rejimi acımasız bir tepki verdi ve ve şehri tanklarla ve askerlerle kuşatma altına aldı. New York Times’ın alıntı yaptığı şehir sakinlerine göre güvenlik güçleri suyu, elektiriği ve telefon hatlarını kesti ve çatılara keskin nişancılar yerleştirdi. Ancak bir başka habere göre aynı esnada Deraa’da kimliği belirsiz silahlı kişiler 19 Suriye askerini öldürmüştü.

Bu dönemde protestolar, sosyal medya kampanyalarının beslemesiye, başka şehirlere yayılmaya başlamıştı. Nisan sonu itibariyle hükümet güçlerinin birkaç yüz protestocuyu öldürmüş olduğu aktarılıyordu. Onlardan da onlarca kişi öldürülmüştü.

Örneğin Nisan başlarında Banyas’taki gösterilere müdahale etmeye giden dokuz Suriye askeri, şehrin dışındaki otoyolda pusuya düşürülüp öldürülmüştü. Batı medyası bu kişilerin  göstericilere ateş açmayı reddettikleri için Suriye güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü iddia etti; bu komik hikaye daha sonra, Oklahoma Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi direktörü Joshua Landis tarafınan analiz edilip çökertildi.

Paris’te bulunan ve göstericilere barışçıl kalmaya devam etme çağrısı yapan bir muhalefet lideri Landis’e, üç grubun kendisine gelerek “Suriye’deki isyancılara para ve silah sağlamayı” teklif ettiğini söyledi. Bunların içinde, isimlerini vermeyi reddettiği “bazı Amerikan yanlısı Suriyeli muhalifler” de vardı. Bu lider, öngörülü bir ikazda bulunarak, isyancılara para ve silah temin eden herkesin “onları intihara ittiğini” söyledi.

Aktarma başarısızlığı

Landis şu değerlendirmeyi yaptı: “Batı basını ve analistleri, silahlı unsurların aktif hale geldiğini kabul etmek istemedi. İyi insanların kötü insanlara karşı savaştığı yönünde basit bir hikaye anlatmayı tercih ettiler. Muhalefetin büyük çoğunluğunun barışçıl olduğundan ve hükümetin ölümcül gücüyle ve keskin nişancılarıyla karşılaştıklarından şüphe edilmiyordu. Bu hikayenin neden, gündemi barışçıl omayan silahlı unsurların bir rol oynadığı gerçeğini içine almadan anlatılmadığını yalnızca merak edebiliriz.”

Landis ayrıca Batı basınını, Haziran 2011 başlarında Cisr el-Şugur şehrinde hükümete bağlı güvenlik güçlerine yönelik katliamı yanlış aktarmakla suçladı. Türkiye sınırı yakınlarında bulunan ve bir Müslüman Kardeşler kalesi olan şehirde, polis ve güvenlik güçlerinin yaklaşık 140 üyesi katledilmişti.

Batı’da yayınlanan pek çok haber, yerel aktivistlerden gelen, kurbanların komutanlarına karşı geldiği ve bu yüzden hükümet güçleri tarafından öldürüldüğü şeklindeki iddiaları sorgusuz bir şekilde alıntıladı. Ancak Landis’e göre çatışmaya ait video görüntüleri “olaylar hakkındaki hükümet anlatısını gayet inandırıcı bir şekilde destekliyordu: kasabada konuşlanmış olan askerler, silahlı ve örgütlü muhalefetin saldırısına uğramıştı.”

Hama şehrinde, isyancıların asker cesetlerini bir otoyol köprüsüne yığdığı başka bir video ortaya çıktı. CNN 2 Ağustos 2011 tarihinde şunları aktardı: “Bilginin yayınlanmasından doğabilecek tehlikeler nedeniyle isminin yayınlanmamasını istemeyen önde gelen bir hükümet karşıtı aktivist, CNN’e, devlet televizyonunun haberinin doğru olduğunu söyledi. Cesetler, Irak’tan gelip hükümet karşıtı savaşa katılan Suriyeli savaşçılar tarafından öldürülen Suriye gizli polisine ait.”

Aynı aktivist, bu türden hükümet karşıtı şiddet eylemlerinin kural değil istisna olduğunu savundu, ancak bunun “Suriye hükümetinin ‘silahlı çeteleri’ hedef aldığı iddiasına inandırıcılık kazandırdığını” kabul etti.

Bundan kısa süre sonra, özel istihbarat kuruluşu Stratfor’dan bir analist, meslektaşlarını, muhalefet propagandası tarafından yanlış yönlendirilmemeleri için ikaz etti: “Muhalefetin Arap Baharı anlatısının devam etmesini sağlayacak yollar bulması gerekiyor, bu yüzden de rejimin gaddarlığı ve muhalefetin gücü hakkındaki haber akışının istikrarlı bir şekilde devam etmesi gerekiyor. Her ne kadar protestocuların ve sivillerin öldürüldüğü kesinse de, bölgedeki öteki devlet müdahaleleriyle karşılaştırıldığında kitlesel bir vahşet uygulandığına dair pek de kanıt yok. Stratfor ayrıca, her ne kadar protestocuları dağıtmak için tanklara monte edilmiş 50 kalibre silahlar kullanılsa da, sivilleri katletmek üzere ağır silahlar kullanıldığının veya büyük savaş hasarı olduğunun izlerini görmedi.”

O yılın Ağustos ayında, Batı liderlerinin Esad’ın çekilmesi çağrısı yapmasından birkaç gün önce Landis yerinde bir şekilde, rejimin basitçe kenara çekilip ülkeyi muhalefetin ele geçirmesine izin vermeyeceğini öngördü:

“Suriye’nin bölünmeleri çok derin. İntikam ve etnik temizlik korkusu, on yıllardan beri mevcut düzeni desteklemiş olanları harekete geçirecektir. Eğer Suriye yönetimi iktidarı barışçıl bir şekilde devretmeye veya bir tür anayasal sözleşme tesis etmeye istekli olsaydı, bunu şimdiye kadar zaten yapmış olurdu. Pek çok Suriyeli için yoksulluk ve haysiyet kaybı, Suriye gerçekliğinin ezici bir unsurudur. (…)

“Suriye, kaybedecek az şeyi olan, az eğitimi olan ve daha iyi ve daha onurlu bir hayat şansını geliştirme ihtimali az olan insanlarla dolu. Şiddet ve kanunsuzluk potansiyeli büyük. En kaygı verici şey ise, muhalefet güçleri arasında bir liderliğin bulunmaması.”

Fakat Amerika Birleşik Devletleri ve öteki Batılı güçler ile, Türkiye’deki ve Körfez devletlerindeki müttefikleri, bu tür tavsiyelere kulak vermek ve diyalog ve uzlaşmaya yönelmek yerine, çatışmayı ve derinleşen bir iç savaşı seçti. Eski CIA istihbarat analisti Philip Giraldi, Aralık 2011’de şu ikazda bulunmuştu:

“Amerikalılar Suriye’de olanlardan ötürü kaygı duymalıdır, zira bu, Libya’daki gibi ilan edilmemiş bir savaş haline gelme tehdidi oluşturduğu gibi, bundan çok daha kötüsü de olabilir (…)  NATO şimiden yasadışı bir şekilde Suriye çatışmasının parçası oldu ve Türkiye, ABD’nin vekil gücü olarak ön safta yer alıyor. (…) Kayıtlara geçmeyen NATO savaş uçakları Suriye sınırındaki İskenderun yakınlarındaki Türk askeri üslerine geliyor, Muammer Kaddafi’nin cephaneliklerinden alınan silahları ve Kaddafi’nin ordusuna karşı savaşırken yerel gönüllüleri eğitimli askerlerle karşı karşıya getirme tecrübesi kazanan Libya Geçici Ulusal Meclisi’nden gönüllüleri Suriye’ye taşıyor.

“İskenderun aynı zamanda, Suriye Ulusal Konseyi’nin silahlı kanadı olan Özgür Suriye Ordusu’nun üssü. Fransız ve İngiliz özel kuvvetler eğitmenleri sahadalar ve Suriyeli isyancılara yardım ediyorlar; bu esnada CIA ve ABD Özel Harekat birlikleri de isyancıların davasını desteklemek, savaşçıların Suriye askelerinin yığınaklarından kaçınmasını sağlamak üzere iletişim ekipmanları ve istihbarat sağlıyor.”

Ne sonuç çıkarmak gerekir?

Tüm bu olgulardan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekir? Öncelikle, her ne kadar muhalefetin propagandası zaman zaman Şam rejimine karşı durumu şişirse de, Birleşmiş Milletler’in ve özel insan hakları örgütlerinin hazırladığı çok sayıda raporda söylendiği gibi, on yıllardır otoriter yönetime alışmış olan hükümet güçlerinin “cinayet ve işkence gibi insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve büyük çaplı uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insani hukuk ihlalleri gerçekleştirdiği, buna kanunsuz cinayetlerin, işkencenin, keyfi gözaltı ve tutuklamaların, cinsel şiddetin, ayrımsız saldırısının, mülklerin yağmalanması ve yok edilmesinin de dahil olduğu”ndan şüphe etmek için sebep yoktur.

Bununla birlikte, Suriye hükümet güçlerine yönelen ölümcül provokasyonlar, çatışmanın kökenlerini tamamen farklı bir yönde değiştirmiştir. Dahası, bazı insan hakları örgütleri silahlı muhalefet güçlerinin 2011 yazı itibariyle sivillere karşı suç işlemeye başladığını da kabul etmektedir. Mart 2012’de İnsan Hakları İzleme Örgütü, Suriye muhalefet liderlerine bir “açık mektup” yollayarak, hükümet destekçilerinin kaçırılması ve tutuklanması, güvenlik güçleri mensuplarına ve sivillere yönelik işkence ve infaz uygulanması ve Şiilere ve Alevilere yönelik mezhepçi saldırılar gerçekleştirilmesi de dahil olmak üzere, “silahlı muhalefet unsurlarının işlediği suçları ve öteki suistimalleri” kınamıştı.

Batı medyası bu tür raporları görmezden gelmedi, ancak hakkını da vermedi ve bu kuşkusuz, odak noktasının Esad’ın şeytanlığı hakkındaki daha büyük (ve daha basit) anlatıda kalmasını istemesinden kaynaklıydı. (Çok benzer şekilde, Ukrayna muhalefetine sempati duyan Batı medyası, Şubat 2014’te Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i deviren darbede sağcı şiddetin rolünü yeterince görmedi.)

Obama yönetimi de dahil olmak üzere Batı hükümetleri, insan haklarına seçici bir şekilde rejim değişikliği gerekçesi olarak değinmeyi seçerek, uzun süredir var olan çifte standardı sürdürdü. Suudi Arabistan ve İsrail de dahil olmak üzere, Esad karşıtı kampanyaya katılmış olan pek çok ABD destekli devlet de gerek ülke içinde, gerekse de GazzeYemen ve Lübnan gibi komşu topraklarda ve devletlerde büyük çaplı insan hakları ihlalleri ve savaş suçları işlemiştir.

Libya ve Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de insan hakları, ABD’li neo-con’ların Ortadoğu haritasını yeniden çizme yönündeki büyük planlarının parçası olarak kritik önemdeki Arap rejimlerini devirme yönündeki, uzun süredir var olan hırsı desteklemek için uygun bir sopa olmuştur.

Tarih, savaşın bizzat kendisinin bütün insan haklarına yönelen en büyük tehdit olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz bizim yaygın “koruma sorumluluğu”muz çabalarına, insanlık adına silahlı çatışmaları alevleyerek değil, bu çatışmaların başlangıcını ve yayılmasını sınırlayarak başlamalıdır.

Jonathan Marshall – Consortium News

Çev: Selim Sezer

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz