Cuma , 15 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Suriye savaşı ve dünya çapında emperyalizme karşı mücadele
Suriye savaşı ve dünya çapında emperyalizme karşı mücadele

Suriye savaşı ve dünya çapında emperyalizme karşı mücadele

“Burada, ABD’de ve Batı Avrupa devletlerinde gelişmiş olan çelişkilerden dersler çıkarmalıyız. Sıkı bir anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı karaktere sahip olmayan her türlü sol hareket, nesnel olarak emperyalist sisteme yardım eden ulusal istisnacılığından kaynaklı olarak başarısızlığa mahkumdur.”

On yıllardır gerçekleşen tarihsel gelişmeler, iki partinin topyekün savaş stratejisindeki suç ortaklığını açığa çıkarıyor. 

Bu, emperyalist sistemin karakteri ve hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de ülke dışında solun, ulusal baskı altında olan halkların ve bir bütün olarak işçi sınıfının bu istikrarsızlaştırma, yıkım ve soykırım savaşlarının sonlandırılmasındaki rolü hakkında bir haftadan daha az zaman içinde düzenlediğimiz ikinci açık toplantı.

Şirket medyası ve iş çevrelerinin finanse ettiği basın, Washington, Londra, Brüksel, Tel Aviv, Riyad ve Ankara’nın rolünü Suriye halkının korunması arayışında olan devletlerin rolü olarak betimleyen anlatıyı beslemeye çalıştı. Oysa 2011 başında Suriye halkına savaş açan emperyalizmdi.

Libya ve Suriye, Afrika ve Ortadoğu genelinden geriye kalmış anti-emperyalist hükümetleri ortadan kaldırma çabası doğrultusunda eş zamanlı olarak saldırıya uğradı.  Libya lideri Albay Muammer Kaddafi’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la birlikte şeytanlaştırıldığına tanık olduk. Şirket medyasının siyasal karakterizasyonundan doğan şey, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri yaşanmış en ağır siyasi ve insani krizler oldu.

Suriye Arap Haber Ajansı (SANA) tarafından geçtiğimiz 16 Aralık tarihinde yayınlanan bir makale açık bir şekilde, Batı destekli isyancıların ülke içindeki bütün büyük şehirlerde aldıkları yenilginin orta yerinde bile, hükümete ve orduya karşı provokasyonlarını devam ettirdiğini gösteriyor. Haberde şu ibareler okunuyor: “Özel kaynakların Halep’teki SANA kaynaklarına bildirdiğine göre, militanları ve silahları Halep şehrinin doğu mahallelerinden tahliye etme anlaşması, terörist grupların anlaşmayı ihlal etmesi sonrasında askıya alındı. Kaynaklar anlaşmanın askıya alınma durumunun terörist grupların anlaşmanın bütün hükümlerine bağlı kalmasını zorunlu kılan güvenceler alınıncaya kadar devam edeceğini söyleyerek, Suriye tarafının anlaşmaya tam bağlılığını ve kan akışına son verme, Halep şehrinin tümünde güvenlik ve istikrarı yeniden inşa etme kararlılığını vurguladı.”

Aynı yazının devamında şunlar söyleniyor: “Daha önce SANA muhabirleri, teröristlerin anlaşmayı ihlal ederek, teröristleri ve ailelerini Halep şehrinin güneybatı kırsalına taşıyan otobüsler ve otomobiller vasıtasıyla TOW füzeleri dahil ağır silahlar, makineli tüfekler götürdüğünü ve insanları kaçırdığını söyledi. Muhabir, terörist grupların El Ramuse geçidinde otobüslere ve ambulanslara havan topları ve keskin nişancı mermileriyle ateş açtığını ekleyerek, tahliye sürecini izleyen Suriye Arap Kızılayı’nın (SARC) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) bütün otobüsleri ve otomobilleri geçitten çekmek zorunda kaldığını belirtti. Son 24 saat içinde 8079 terörist ve onların aile fertleri, on grup halinde otobüsler ve ambulanslarla Selahaddin, el-Ensari, el-Meşhed ve el-Zibdiye mahallelerinden tahliye edilerek Halep şehrinin güneybatı kırsalına gönderildi.”

Sonuç olarak, görevden ayrılmaya hazırlanan ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin desteklediği güçler halen savaş niyetindeler. ABD emperyalizminin Suriye’deki ve bölge genelindeki mücadelenin doğru tarafında olduğu şeklindeki fikirlerin yanılgılarını ifşa etmek, bizim görevimizdir.

Emperyalizm Afrika ve Asya’daki savaşları nasıl kışkırttı?

Irak Savaşı, petrol üretimininin millileştirildiği bu Ortadoğu ülkesindeki zengin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek üzere tasarlanmıştı… 2003 yılında gerçekleşen Irak saldırısı ve işgali sonrasında, Suriye devletinin istikrarsızlaştırılması ve yıkım girişiminde bulunulması için zemin oluştu.

2011 yılının Şubat ayında Kuzey Afrika’daki Libya devletinde karşı devrim başlatıldı. Cemahiriye’ye bağlı güçler, hücuma geçtikleri yerlerde ABD-NATO destekli isyancıları yenilgiye uğratırken, Washington ve Paris, Afrika kıtasının o zamanki en müreffeh ülkesi olan Libya’ya bomba yağdırılması için sözde hukuki bir gerekçe sunan iki düzmece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı üretti. Arap Birliği’nin Libya’ya “uçuşa yasak bölge” uygulanmasına karşı çıkan yegane üyeleri Suriye ve Cezayir’di.

Bugün Libya, İslam Devleti (İD) örgütü ve öteki isyancı gruplar için büyük bir göbek. Ülke içinde tanımlanabilen en az üç tane görünürde iktidar merkezi var. Yıpranan ülkenin farklı bölgelerinde savaş devam ediyor ve sahil şeridi, Afrika ve Asya’dan Akdeniz üzerinden Güney Avrupa’ya yapılan insan kaçakçılığının kaynağı durumunda. Her yıl, bazılarının yeni “Atlantik Köle Ticareti” olarak adlandırdığı şeyin acı verici gelişimi içinde binlerce kişi hayatını kaybediyor.

Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Yemen halkına yönelik soykırım savaşının kamusal yüzünü üstlendi. Yemen Mart 2015’ten beri her gün KİK ittifakını oluşturan bir dizi askeri güç tarafından bombalanıyor. Bu ittifak, ABD ürünü savaş uçakları, ağır toplar, istihbarat sağlayıcılar, ikmal teknolojisi ve diplomatik örtü kullanıyor. İttifak aynı zamanda, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden Mısır’ı ve Sudan Cumhuriyeti’ni, Yemen’de geniş toprak parçalarını ele geçirmiş olan Şii yönelimli Ensarullah Hareketi (Husiler) ile karşı karşıya getirdi. Ensarullah’ın siyasi olarak İran İslam Cumhuriyeti tarafından desteklendiği söyleniyor. Yemen’deki savaş pek çok bakımdan Washington ve NATO tarafından Tahran’a ve bölgedeki diğer anti-emperyalist güçlere karşı yürütülen bir vekâlet savaşını teşkil ediyor.

Afrika ve Asya’daki mevcut durumuna bakıldığında, görevimiz, anti-emperyalist bakış açısını ilerletmeye devam etmektir. Obama yönetiminin son sekiz yılda oynadığı rol için herhangi türden bir mazeret sunamayız. Bu rejim, dünya çapında emperyalist bir militarist gündemi sürdürmüş ve yoğunlaştırmıştır.

Güney Amerika, Orta Amerika ve Karayiplerde de aynı yoldan gidilmiştir. Havana’yla ilişkileri “normalleştirme” yönündeki çabalara rağmen sosyalist Küba’nın ekonomik kalkınmasını bastırma çabaları sürüyor. Başkan seçilen Donald Trump, kendi yönetiminin Küba’yla diplomatik bağlar kurmayacağını söyledi.

Venezuela’de yoğun bir istikrarsızlaştırma ve karşı devrimci karmaşa yaratma kampanyası ilerliyor. Caracas’taki hükümet kısa süre önce, tüketici ürünlerini istifleyip bu şekilde işçi kitlelerini kendi emeklerinden mahrum bırakma arayışında olan şirket çevrelerinin elindeki çocuk oyuncaklarına el konulduğunu açıkladı. Bolivarcı hükümetin el koyduğu bu oyuncaklar, sınıfsal aidiyetlerinden bağımsız olarak çocuklara dağıtılıyor.

2009’da Başkan Manuel Zelaya hükümetinin devrildiği Honduras’tan 2012 yılında Fernado Lugo’nun siyasi bir darbenin kurbanı olduğu Paraguay’a kadar Güney bölgeleri çapında Washington, istikrarsızlaştırma kampanyalarına girişti. Arjantin ve Şili’de yerel ve ulusal düzeydeki son seçimlerin sonuçları, son birkaç yıldır görevde bulunmuş sosyalist ve ulusal demokratik partilerin hükümetlerinin sağına denk düşüyor.

Elbette Brezilya’da, İşçi Partisi’nden devlet başkanı Dilma Rousseff’e yapılan siyasi darbe, Güney Amerika’daki ilerici güçler için bir gerilemeyi meydana getiriyor. Evo Morales ve Rafael Correa’nın yönettiği Bolivya ve Ekvador’a da baskı yapılıyor.

Latin Amerika ve Karayipler çapındaki bu devrimci ulusal demokratik ve sosyalist partiler, burada, ABD’deki bir anti-emperyalist hareket tarafından güçlendirilebilir. Bu parti, uluslararası duruma ilişkin pozisonunda, özellikle emperyalizme ve yeni sömürgeciliğe karşı gelişen mücadeleyle bütünleşmek anlamında ilkeli olmalıdır.

Afrika ve yeni sömürgecilik

Tüm bunlarla hem coğrafi hem de siyasi olarak yakından ilişkili olan bir şey, Arap Yarımadası, Fars Körfezi ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmelerdir. Aden Körfezi ve Kızıldeniz’in su yollarıyla birbirinden ayrılan emperyalistler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgeye hakim olmak için bu bölgeler ve devletler arasındaki sınırları çizmişti. Gerçekte şunu sormamız gerekir: Afrika’nın nerede bitip Asya’nın nerede başladığını kim belirlemiştir? Yalnızca kendilerinin değil, pek çok başkasının da siyasi açıdan dünyayı nasıl düşüneceğini belirleyen, az sayıdaki Batılı emperyalist harita çizici ve jeopolitik stratejisti olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nın tepe noktasında, 1916 yılında Sykes-Picot Anlaşması’nın gelişinin 100. yıldönümünü ifade eden bu yılı (2016) tamamlıyoruz. İngilizler ve Fransızlar, küçük ortak olan Rus monarşisiyle birlikte, Batı Asya’da ve Kuzeydoğu Afrika’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında küresel petrol pazarını ve askeri gücün kontrolünü kolaylaştıracak bölünmeler planlamıştı. Ertesi yıl olan 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un deklarasyonu, Filistin’in 1948’den sonra Siyonist devlete dönüştürülmesi için gerekli gayrimeşru gerekçeyi sundu.

Takip eden 100 yıl boyunca anti-emperyalist hareketi şekillendirecek olan siyasi olaylara delalet eden gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı ortaya çıkarıp yayınlayan, 1917 yılında gerçekleşen ve gelecek yıl yüzüncü yıldönümünü kutlayacağımız Bolşevik Devrimi oldu.

Afrika Boynuzu’na özel bir referansla, emperyalizmin çağdaş dönemde Afrika’nın istikrarsızaştırılmasında ve geri bırakılmasında oynadığı role dair vaka incelemeleri olarak, bazı post-kolonyal devletlere bakalım.

Somali ve ABD’nin istikrarsızlaştırması (1969-2016)

Washington’un Afrika Boynuzu’ndaki dış politikasına odaklanabileceğimiz bir yer, son kırk yılda çeşitli doğrudan ve dolaylı müdahalelerin gerçekleştiği Somali’dir.

1969 yılında bu ülkede bir askeri darbe gerçekleşmiş, darbeyi düzenleyen grup kendisini Yüksek Devrim Konseyi olarak adlandırmış ve son kertede sosyalist ve anti-emperyalist bir yönelim benimsemişti. İktidara askeri yoldan el koyma sürecinin lideri General Muhammed Siad Barre birkaç ay sonra ülkenin Batı’ya sırtını döndüğünü ve Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist devletlerle halihazırda var olan bağların geliştirildiğini açıkladı. Sürecin ilk safhalarında Siad Barre, başkent Mogadişu ve diğer şehirlerde gerçekleşen kitle gösterileriyle yaygın halk desteği elde etti.

Çok sayıda önde gelen solcu aydın ve grup, yeni hükümete bağlıığını ilan etti. Kısa süre sonra Başkan Richard M. Nixon liderliğindeki ABD yönetimi, Somali’ye yapılan ve yeni hükümetin sosyalist niyetlerini temellendirmek için kullandığı yardımları kesti. Ardından Somali liderleri, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’yle ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’yle olan diplomatik bağlarını güçlendirdiğini açıkladı.

Takip eden birkaç yıl boyunca okuma-yazma programları, büyük çaplı toprak reformu ve kamu çalışmaları projelerini de içeren önemli reformlar kurumsallaştırıldı ve beraberinde ordunun rolü genişledi. Ülke, uluslararası ilişkilerde daha büyük bir rol oynamaya başladı ve 1970’lerin başlarında Afrika Birliği Örgütü’ne (ABÖ) başkanlık etti. 1971 yılında Somali’de düzenlenen ABÖ Zirvesi’nde yayınlanan Mogadişu Deklarasyonu, alt kıtadaki sömürgeleştirilmiş topraklardaki Afrika halklarının özgürlüğünü kazanmasının tek yolunun silahlı devrimci mücadele olduğunu söyledi.

1974 yılında komşu Etiyopya’da gerçekleşen bir genel grevde taksi şoförleri ve öğrenciler, halkın I. Haile Selassie’nin ABD destekli monarşisine karşı isyan etmesini tetikledi. Aynı yılın sonlarına doğru monarşi devrildi ve çeşitli sol örgütlerin desteklediği alt kademeli askeri liderlerden oluşan bir konsey iktidarı ele aldı.

Bununla birlikte Somali’deki durum hakkındaki bir değerlendirmenin, Addis Ababa ve Mogadişu arasında yaşanan ve giderek kötüleşerek 1977-78’de savaş noktasına kadar varan gelişmeleri anlamak için gözden geçirilmesi gerekir. Siad Barre, Ogaden bölgesinin etnik Somali nüfusuyla bütünleşmesi taraftarıydı. Bu, Addis Ababa’da bulunan ve yaygın şekilde Dergue diye bilinen Geçici Askeri İdare Konseyi tarafından bir tecavüz olarak görüldü. Her ne kadar Küba ve Sovyetler Birliği o dönemde hem Somali’yi hem de Etiyopya’yı destekliyor olsa da, Etiyopya’nın parçalanmasına itiraz ettiler.

Savaş ilerledikçe Kübalı enternasyonalistler ve Sovyet danışmanlar Etiyopya’nın pozisyonunu destekleyerek, “Büyük Somali” yönündeki toprak hırslarına kategorik bir yenilgi yaşattı. Demokratik Başkan Jimmy Carter liderliğindeki ABD yönetimi, Somali’yi askeri olarak destekleyeceğinin sinyallerini verdi, ancak bu çeşitli nedenlerden ötürü gerçekleşemedi.

Bu sebeplerden biri elbette ABD emperyalizminin, 1975 yılında Vietnam, Laos ve Kamboçya’da devrimci sosyalist güçlerin elde ettiği zaferle Güneydoğu Asya’da yaşadığı yenilgiydi. Dahası, 25 Nisan 1974’te Lizbon’da ordunun liderlik ettiği, içeriden gelen bir solcu darbeyle Portekiz’deki faşist rejimin devrilmesi, Gine-Bissau (1974), Mozambik (1975) ve Angola’da (1975) hızlı bir bağımsızlık sürecine ve Hint alt kıtasında Goa’nın tanınmasına giden yolu döşedi. Angola’da emperyalistler, Batı destekli sentetik “kurtuluş gruplarını” desteklemek ve CIA’in koordine ettiği ajanlar ve paralı askerlerle birlikte çalışan, Pretoria’dan ırkçı Güney Afrika Savunma Güçleri aracılığıyla müdahalede bulunmak yoluyla, ülkenin gerçek ve tam bağımsızlığını askeri yoldan engellemeye çalıştı.

Marksistlerin öncülüğündeki Angola Halk Kurtuluş Hareketi’ni devlet iktidarından yoksun bırakmayı amaçlayan emperyalist komplo, 55 bin Kübalı enternasyonalistin, Güneybatı Afrika Halk Örgütü kadrolarını verdiği destekle, ilave olarak da Murtala Muhammed yönetimindeki Nijerya askeri hükümeti ve Başkan Ahmed Sekou Toure liderliğindeki Gine Demokratik Partisi hükümeti de dahil olmak üzere başka Afrika devletlerinin desteğiyle başarısız hale getirildi.

Sonuç olarak emperyalist kamp zayıflamış ve Afrika Boynuzu’nda tam kapsamlı bir operasyon yürütmesi engellenmişti; bu ise onları sosyalist Küba ve SSCB ile doğrudan bir çatışmaya getirecekti. ABD için bir diğer aşağılayıcı yenilgi, Zimbabve (Rodezya), Namibya (Güneybatı Afrika) ve apartheid sisteminin bulunduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’nin o dönemde halen yerleşimciler tarafından kolonize edilmiş halde olan topraklarındaki meşru kurtuluş hareketlerini cesaretlendirecekti.

Ancak sosyalist ülkelerin 1977-78’de Etiyopya Devrimi’nin savunulmasında oynadığı rol, Mogadişu’nun bağlılığının ABD emperyalizmine doğru kaymasına yol açtı. Bu siyasi yön değişikliği başka ülke içi çelişkilerle birleşince, Somali devletinin hızlı çöküşünü getirdi. 1980’lerin başları itibariyle ülke, kıtlık ve başka ekonomik krizlere saplanacaktı. Siad Barre 1991 yılına kadar iktidarda kaldı; bu tarihten itibaren ise onun rejimi, Sovyetler Birliği’nin ve Avrupa’daki öteki sosyalist devletlerin çöküünün ışığında, artık Washington için bir öncelik değildi.

Aralık 1992’de, Başkan George W. Bush (baba) liderliğindeki ABD, 12 bin deniz piyadesiyle Somali’ye doğrudan müdahalede bulundu. 1993 yılında Bill Clinton yönetiminin göreve geldiği an itibariyle işgal, Somali halkına karşı bir isyan bastırma operasyonuna dönüşmüştü, ancak Somalililer 1994 yılı başlarında Washington’u ve BM BM bayrağı altında ABD’yle yan yana savaşan NATO müttefiklerini ülkeden çıkmaya zorladı.

Somali, yüzyılın son on yıllık diliminde bu kez, Afrika Birliği Somali Misyonu (AMISOM) tarafından işgal edildi. Bu petrol zengini ülkede konuşlandırılmış yaklaşık 22 bin asker, Pentagon, CIA ve Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilip eğitiliyor. On yılın sonunda AB, Afrika Boynuzu’ndaki ülkeden çıkmanın yollarını arıyor. Sonuç olarak Somali’deki emperyalist proje bir yol ayrımıyla karşı karşıya ve Batı, bölgenin siyasi ve ekonomik yönü üzerinde kontrolünü korumanın alternatif yolları üzerine kafa yoruyor.

Bu askeri müdahalelere rağmen Somali ve ondan kopmuş bölgeler halen yoksulluk içinde ve gıda yetersizliklerinden ve ekonomik kalkınma eksikliğinden muzdarip. Somali ve komşusu Etiyopya şu anda Pentagon üssü konumunda ve CIA entrikaları yalnızca Afrika’da kalmayıp, Yemen’deki savaşın devam ettiği Arabistan Yarımadası’na doğru genişliyor.

Etiyopya Politikaları (1974-2016)

Daha önce bahsettiğimiz gibi Washington destekli monarşiye karşı bir halk ayaklanmasının patlak verdiği 1974 yılı, Etiyopya tarihinde bir dönüm noktasıydı. 1974-77 yılları arasında yaşanan bir dizi siyasi gelişme, Etiyopya’nın sosyalist yola girdiğinin ilan edilmesine yol açtı. Bu kapsamda muazzam bir toprak reformu, kaynakların millileştirilmesi ve okuma-yazma kampanyaları gerçekleştirildi.

Ethiopian Treasures web sitesinde yayınlanan ve 1974 yılında monarşinin devrilmesi sonrasında Etiyopya’daki durumu ele alan bir değerlendirmede şunlar söyleniyor: “Eylül 1974’te İmparator Haile Selassie’nin devrilmesinden hemen sonra,  Etiyopya Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli bölmelerinden (Derg diye bilinen) bir siyasi komite kuruldu. General Aman Amdon Derg’in sözcüsü seçildi ve ülke için, köylülere toprak dağıtılması, sanayi ve hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması dâhil politikalar hayata geçirip Etiyopya’yı sosyalizme yöneltti. Derg, ülke çapında hızla kitlesel destek gören bu politikalardan ötürü itibar kazandı. Derg başlangıçta, Haile Selassie karşıtı darbenin ardından “Önce Etiyopya”, “Toprak Köylüye” ve “Herkese Demokrasi ve Eşitlik” sloganlarıyla iktidara geldiğinde popülerdi. Ancak ülke çapında şok dalgası yaratan kötü politikaları ve kitlesel idamlar sonucunda halk desteğini kaybetti. Eritre çatışması, Ogaden’deki Somali istilası ve başka meseleler yüzeye çıktı. Özel olarak General Aman, Eritre çatışmasının nasıl ele alınacağı konusunda diğerleriyle görüş ayrılığı içindeydi, zira çatışmayı barışçıl yoldan çözmek istiyordu. Derg tarafından ev hapsine alındı ve iki ay sonra, başka üst düzey subaylar ve sivil memurlarla birlikte idam edildi. Ardından ülkeyi yönetmek üzere Derg’in başına Tümgeneral Teferi Benti seçildi.” (ethiopiantreasures.co.uk)

Etiyopya’daki devrimci sürecin ve iç mücadelelerinin karmaşıklıkları, bu forumun kapasitesini aşıyor. Ancak görece kısa bir dönem içinde Dergue, Albay Mengistu Haile Mariam’ın kontrolüne geçti. Ogaden bölgesinde Somali’yle girişilen savaşın ertesinde, Etiyopya İşçi Partisi’nin kurulması yönünde çabalar oldu. Etiyopya Devrimi, Sovyetler Birliği, Küba, Demokratik Almanya Cumhuriyeti ve Kongo Demokratik Halk Cumhuriyeti’yle, yanısıra da Güney Afrika’daki kurtuluş hareketiyle –  Zimbabve Afrika Ulusal Birliği – Halk Cephesi, Afrika Ulusal Kongresi ve  SWAPO ile – sıkı bağlar kurdu.

İçeride, eski bir İtalyan sömürgesi ve İngiliz mandası olan, 1921-1961 dönemindeki monarşi esnasında Etiyopya ile bütünleştirilen Eritre’nin bağımsızlığına karşı yürütülen savaşlar bitirilemiyordu. 1970 yılı itibariyle Eritre milliyetçilerinin mücadelesinin gelişmiyle Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF), Addis Ababa’nın Kızıldeniz’e açılan su yollarına giden bir bağlantı olarak bağımlı olduğu bölgenin bağımsızlığı peşinde koşan başlıca örgüt haline geldi.

Aynı zamanda, Tigray ve Oromo bölgelerindeki monarşik yönetim altında ortaya çıkan iç çelişkiler devam etti. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) ve Oromo Kurtuluş Cephesi, 1980’ler boyunca Etiyopya hükümetine karşı silahlı mücadele yürüterek devleti zayıflattı. Sovyetler Birliği’nin ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin çöküşü, Etiyopya İşçi Partisi hükümetine verilen desteğin buharlaşmasına ve en sonunda Etiyopya Devrimi’nin çökmesine yol açtı. Mayıs 1991 itibariyle Mengistu ve Etiyopya İşçi Partisi’nin devrilmesi, o tarih itibariyle artık ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından desteklenen, TPLF liderliğindeki Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi’nin (EPRDF) iktidara gelişini beraberinde getirdi. İlave olarak EPLF Eritre’nin bağımsızlığını ilan etti ve arkasından gelen seçimler, 1993’teki bağımsızlığı teyit etti.

Cibuti: ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) için bir ileri karakol

Küçük eski Fransız sömürgesi Cibuti, bağımsızlığını Doğu Afrika’daki pek çok başka devlete kıyasla görece geç kanzandı. 1967 yılında ülkeye, Afarlar ve İssaların Fransız Toprakları adı verildi. Bölgede, komşu Etiyopya’daki çeşitli milliyetlerle de ilişkili olan başka gruplarla birlikte geniş bir Somalili nüfus vardır.

Ülkenin bağımsızlığının ilan edilmesi 1977 yılını buldu. Son yıllarda Camp Lemonnier’de bulunan bir askeri üs, ABD’nin Afrika Boynuzu’ndaki emperyalist politikalarına hizmet eden bilinen en büyük ileri karakol haline geldi ve Pentagon’un erişim alanını Aden Körfezi’nden Batı Asya’ya, Arap Yarımadası’ndan Fars Körfezi’ne kadar genişletti. Obama yönetimi altında AFRICOM’un kıtadaki rolü devasa düzeyde genişledi. İki yıl önce, kıta geneline 3,500 Özel Kuvvetler ve askeri eğitim unsurunun konuşlandırılacağı açıklandı. Bir iniş pistleri ve deniz seferleri ağı, AFRICOM tarafından, yeni-sömürgecilerin hakim olduğu bir dizi rejimle işbirliği içinde koordine ediliyor.

Libya’da Cemahiriye’ye karşı gerçekeşen karşı-devrim, Afrika Devrimi için devasa bir darbeyle sonuçlanan ilk tam kapsamlı AFRICOM projesiydi. Mali’de Mart 2012’de alt kademeli bir subay olan Kaptan Amadou Sanogo, Başkan Amadou Toumani Toure’nin seçilmiş hükümetine karşı gerçekleşen darbenin kamusal yüzü oldu. Bu kişinin ABD’de Pentagon’a ait askeri okullarda eğitilmiş olması, Washington’un ileri sürdüğü, AFRICOM projelerinin istikrarı teşvik edeceği şeklindeki iddialarla çelişiyor.

Mali’deki askeri darbe ve rejimin kuzeyde Tuareg azınlığının başlattığı isyanla baş edememesi, 2013 başlarında Obama yönetimi tarafından lojistik ve siyasi yönden desteklenen Fransız müdahalesi için bir gerekçe sundu. Afrika, Asya-Pasifik ve Karayiplerde çok sayıda sömürgesi olmuş olan Fransa, Mali istilasında iyi niyetli olduğunu iddia edebilecek pozisyonda değildi. François Hollande’ın Sosyalist Parti’si Mali’ye asker konuşlandırılması talimatı verirken, Libya’nın bombalanmasında ve Kaddafi’nin devrilmesinde ve öldürülmesinde önemli bir rol oynayan, Nicholas Sarkozy’nin muhafazakar rejimi oldu.

Fransa, Irak işgalinden beri Afrika ve Ortadoğu’da ABD’nin emperyalist politikalarının izinden gitti. Fransa’da terörist grupların düzenlediği saldırılar sonrasında Paris, “İslami terörizmle” mücadele kisvesi altında Suriye’nin bombalanmasına katıldı. Bu arada Libya yönetiminin devrilmesinde ve 2011 başından beri Suriye devletine karşı yürütülen savaşta kullanılanlar, tam da bu “terörist gruplar”dı.

Hollande, Fransa’da yapılacak 2017 seçimlerinde yeniden seçilme arayışında olmayacağını söylüyor, ancak onun Afrika ve Asya’ya yönelik emperyalist politikaları, ülkede sol bir anti-emperyalist hareketin yokluğunda devam edecektir. Burada, ABD’de, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya dahil Batı Avrupa devletlerinde gelişmiş olan çelişkilerden dersler çıkarmalıyız. Sıkı bir anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı karaktere sahip olmayan her türlü sol hareket, nesnel olarak emperyalist sisteme yardım eden ulusal istisnacılığından kaynaklı olarak başarısızlığa mahkumdur.

Sonuç: Bir Anti-Emperyalist Cephe’ye doğru

Bu yüzden, son kırk-elli yılda gerçekleşen bu gelişmelerin değerlendirilmesi bize, hem dış politikada hem de ülke içi çabalarda anti-emperyalist programımızı korumamız gerektiğini öğretmektedir. Bu dönemde ABD ve Avrupa’daki yönetici sınıfların çıkarlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak yan yana gelerek kazanacağımız hiçbir şey yoktur.

Bu bizi, Suriye’deki gelişmeler hakkında başta yaptığımız değerlendirmelere geri götürüyor. Suriye hakkında, son birkaç on yılda başarısız olan emperyalist politikaları güçlendiren bir anlatıyı şekillendirme yönünde sayısız çaba var. Afrika ve Asya’daki bu başarısızlıklar, Suriye, Yemen, Irak, Afganistan, Haiti ve diğer jeopolitik bölgelerdeki olayların ışığında, emperyalist programlarının nasıl izleneceği konusunda bizzat yönetici sınıf içinde keskin bir tartışmaya dahil yol açtı.

Bazları ne yazık ki, Başkan seçilen Donald Trump’ın eski savaş, yoksulluk ve yer değiştirme politikalarından bir tür kopuşu temsil ettiği yönündeki fikre kapıldı. Ancak yönetici sınıfın hangi yöne doğru gittiğini anlamak için, onun kabinesi için tayin ettiği generallerin, bankacıların, fast-food sektöründe düşük ücretle köle çalıştıranların ve petrol patronlarının arka planlarına şöyle bir bakmak yeterlidir.

Pekin’i kontrol altına almaya ve Washington’un Asya-Pasifik egemenliğini yeniden sağlamaya çalışan her iki kapitalist partinin ürünü olarak, Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı yakın bir savaş tehdidi bulunuyor. Ancak Çin’le askeri bir çatışma, ABD emperyalizmi için korkunç olacaktır.

Çin 1949 yılından beri sosyal, ekonomik, askeri ve diplomatik yönlerden muazzam kazanımlar elde etti. Afrika kıtası çapınaki pek çok devlet, Pekin’le, altyapı inşası ve teknik kapasite konusunda işlevli olduğunu gösteren anlaşmalar yaptı. Latin Amerika ve Asya devletleriyle işbirliği içinde başka kalkınma projeleri de başlatıldı. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika (BRICS) Zirvesi, gelişmekte olan ekonomiler için, çok çekinilen Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) ve Dünya Bankası’nı (DB) devre dışı bırakabilecek alternatif finansman kaynakları arayışına girdi.

Bu çabalar, emperyalizmin şiddetli saldırılarına maruz kaldı. Daha önce bahsedildiği gibi Brezilya hükümeti devrildi. Rusya, Ukrayna’daki seçilmiş hükümete karşı gerçekleşen ABD darbesine ve savaş programına karşı çıkması nedeniyle gaddarca yaptırımlara maruz bırakıldı. Hindistan’da son aylarda yaşanan bir kur krizi, bu büyük Asya devletinin ekonomik ilerlemesini tersine çevirdi. Çin’de Komünist Parti hükümeti, son dokuz yıldır dünya ekonomik krizinin etkileriyle boğuşuyor. Meta fiyatlarındaki hızlı düşüşe ve sermaye kaçışına uyum sağlamaya çalışan Güney Afrika’daki ANC hükümeti, aynı zamanda siyasi manzaradaki bir parçalanmanın orta yerinde resesyonla mücadele ediyor.

Her ne kadar bu geri düşüşler gerçekleşmiş olsa da, sosyalist kalkınma ve anti-emperyalizmden başka yol yoktur. Son on yılda kapitalizmin gerilemesine tanık olduk. Detroit’te ve Michigan eyaletinde, “Moratorium NOW!” Koalisyonu ve Michigan Savaşa ve Adaletsizliğe Karşı Acil Durum Komitesi (MECAWI), dayatılan krizlere karşı mücadele ettiği gibi, zamanı gelince bu meseleler hakkında teorik bir yaklaşım da geliştirdi. Biz açık bir şekilde, işçi kitlelerinin ve ulusal baskı altında olanların yoksullaşmasının kökeninde olan şeyin, bankalar ve çok uluslu şirketler olduğunu söylüyoruz.

Detroit’te milyarlarla ifade edilen vergi muafiyetleri ve sübvansiyonlar, her yıl General Motors, Fiat Chrysler, Quicken Loans, Illitch Holdings ve benzerlerine sunulurken, Afrikalı-Amerikalı nüfusun çoğunluğu, Flint, Highland Park, Inkster ve diğer belediyelerle birlikte sistematik olarak şehirden dışarı çıkarılıyor. Şirket ve hükümet kontrolündeki medyanın sıklıkla ilerleme ve kalkınma olarak sunduğu şey, halkın zenginliklerinden birazının daha kapitalist sınıfın kasalarına aktarılması yönündeki yeni bir yönetici sınıf planından başka bir şey değildir.

Kitlelerin tepesine yerleşmiş politikacılar, yönetici çıkar çevrelerinin davalarına hizmet ediyor. Onlar, önce azınlığı teşkil eden burjuva kliğin yanıtlarını dikkate almadan, hiçbir karar ya da kanunu geçiremezler. Mahkemeler ve kanuni yaptırım birimleri, yalnızca özel mülkiyetin çıkarlarını ve komprador devleti korumak için oradadır.

İşçilerin ve ezilenlerin öncülük ettiği bir kitle hareketi olmaksızın, önümüzdeki dört yılda bunlardan herhangi birinin lehimize değişeceğinin hiçbir göstergesi yoktur. Sonuç olarak bu bizim, 2017 ve ötesine yönelen yürüyüş çizgimizdir. Bütün dürüst topluluk aktivistlerinin, gençlik örgütçülerinin ve ilerici düşünürlerin desteğine ihtiyacımız var. Bu duygusal bir mücadele değil, karşı karşıya olduğumuz, sınıf tahakkümünü, ekonomik sömürüyü ve ulusal baskıyı içeren nesnel koşulların tanımladığı bir mücadeledir.

Kendimizi, etkililiğimizin, sınıf düşmanlarımızın geliştirdiği gericilik ve karşı devrim döneminde artmasını sağlayacak şekilde mevcut duruma uyarlamayı amaçlayan iç yapılarımızı inşa etmeye devam ediyoruz. Dikkatiniz ve ilginiz için çok teşekkür ederim.

Yukarıdaki metin, Detroit İşçilerin Dünyası Partisi tarafından 17 Aralık 2016 tarihinde, Suriye, Afganistan, Yemen, Güney Afrika ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmeleri değerlendiren, uluslararası durum konulu bir forumda Abayomi Azikiwe tarafından hazırlanıp sunulmuştur.

Etkinlik programı dahilinde Geopolitics Alert’ten Jim Carey Afganistan’daki emperyalist müdahaleler tarihi hakkında bir sunum yapmış; yine Geopolitics Alert’ten Randi Nord Yemen halkına karşı ABD koordinasyonunda yürütülen savaştan söz etmiş; Joe Mshahwar son günlerde Halep’teki silahlı muhalefet güçlerinin yenilgisinden bu yana yaşanan olaylar hakkında genel bir değerlendirme yapmış; UAW’den ve aynı zamanda Workers World’ün yardımcı editörü olan Martha Grevatt ise, Dünya Sendikalar Federasyonu’nun 17. Kongresi vesilesiyle Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban şehrine yaptığı son ziyareti aktarmıştır.

Geniş katılımla gerçekleşen toplantıya, Michigan’daki İşçilerin Dünyası Partisi’nin aday üyesi Kayla Pauli başkanlık yapmıştır.

Abayomi Azikiwe – Global Research

Çev: Selim Sezer

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz