Salı , 26 Eylül 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Uluslararası Emperyalist Kurumların Gerçek Yüzü
Uluslararası Emperyalist Kurumların Gerçek Yüzü

Uluslararası Emperyalist Kurumların Gerçek Yüzü

Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gibi yapılar “uluslararası” kurumlar olmanın çok uzağında olup, emperyalist güçlerin ellerinde birer enstrümandan ibaretler.

Dünya’da barış, özgürlük ve adaletin tesisi için çabalamakta olduklarını ileri süren birçok uluslararası kurum var. Birleşmiş Milletler, hem Genel Kurulu ile hem de Güvenlik Konseyi ile, bu listenin başında yer alsa da, aldatıcı söylemlerini başarılı bir şekilde kamufle eden daha bir çok kurum da mevcut. Buna, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, ve Dünya Ticaret Örgütü de dahil. Yine Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi Batılı “insan hakları” örgütlerini de bu listeye dahil edebiliriz. Yaklaşık son yirmi yıldır Uluslararası Adalet Divanı’nın yerini almış olan Uluslararası Ceza Mahkemesi de bu listede.

Dünya üzerindeki tüm ülkeler Birleşmiş Milletler’in üyesiyken, belli bir sayıdaki sivil toplum örgütü de BM ile bağlı kuruluşlar statüsünde. BM’nin kültürel ve toplumsal konular üzerine eğilen çeşitli organları yararlılıklarını gösterirlerken, kurumun müdahil olduğu siyasi vakalardaki sabıkası epeyi sıkıntılı. Bu meselenin kökleri BM’nin kuruluşuna kadar uzanıyor. BM, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 70 yıl önce 60 milyon insanın katledilmesine sebebiyet veren o meşum kan davasının kazananları tarafından kendi çıkarlarının tamamen koruyabileceklerinden emin oldukları emniyet sübabları da dahil edilerek – Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakları gibi- kuruldu. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da aşağı yukarı aynı tarihlerde dünyanın geri kalanı üzerindeki kontrolün finansal araçları olarak kuruldular.

Veto kullanma hakkına sahip olan 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin sadece 5 üyesi daimi: ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin. Kendilerinin ve müttefiklerinin çıkarlarını kollamak için bu anti-demokratik ve adaletsiz aracı sürekli kullanıyorlar. ABD diğer ülkelere nispetle çok daha yüksek sayıdaki güvenlik konseyi kararlarını veto etti, ve bunların da büyük bir bölümünü ırkçı siyonist rejimi uluslararası bir aşağılanmanın objesi olmaktan korumak için yaptı.

BM, güya savaşların çıkmasını önlemek ve çatışmalara barışçıl çözümler getirmek için kurulduysa da, neredeyse bu misyonu hariç herşeyi yaptı. Savaşları durdurmak bir yana, masum insanların soykırıma tabi tutulmalarını mümkün kıldı. Dahası, kurulduğu günden beri çözüm bekleyen bir sürü problem de hala masada. Toprakları ellerinden alınıp Avrupalı Siyonistlere verilen Filistin halkına karşı işlenen devasa suçlar, BM’nin üzerine yükseldiği temel değerlerin çok açık ihlallerini oluşturuyor. Yine bir çok BM Güvenlik Konseyi kararına rağmen, Keşmir halkı hala Hindu şovenistlerin ve etnik temizliğin neden olduğu acıları yaşamaya devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda da, Suudi Arabistan’ın Necdi Bedevileri, Yemen halkına karşı ahlaksız ve gayrimeşru bir savaş başlattı, ve BM bu çok açık saldırıyı kınamak şöyle dursun, bir de mağdur Husiler aleyhine silah ve ticaret ambargosu başlattı.

ABD-Batı emperyalizminin bir enstrümanı gibi hareket eden BM’nin kabahat listesi uzun. Genel Konsey kürsüsünde sürekli BM ilkelerinden dem vuran üyeler, yine cılız bir itirazla dahi karşılaşmaksızın bu ilkeleri çiğneyenlerin ta kendileri. 1957’de “Barış için Atom” projesinin bir parçası olarak kurulan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) davranışları da aynı şekilde rahatsız edici. Bu kurumun esas amacı barışçıl amaçlar için nükleer enerjinin kullanılmasını sağlamak ve nükleer silahların çoğalmasını önlemek. UAEA ise bu iki amacında da açıkça başarısız olmuş, ve yağmacı Batılı güçlerin elinde -ABD ve Avrupa Ülkeleri- rakiplerine karşı kullanabilecekleri pervasız bir enstrüman haline dönüşmüş durumda. Örneğin, nükleer silahları elinde bulunduran güçlerin bunları yok ederek azaltmaları gerekirken, bilakis sadece bir kısmını nükleer savaş başlıklarından arındırdıkları ancak daha ölümcül olan silahlar ürettiler. Yine Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (Non-Proliferation Treaty), işgal altındaki Filistin’de kurulu Siyonist rejime gerekli araç-gereci sağlayarak ihlal ettiler. Hem ABD hem de Fransa bu ihlallerini sürdürüyorlar.

Diğer yandan ise UAEA, barışçıl nükleer faaliyetlerde bulunan İran İslam Cumhuriyeti’nin bu meşru çalışmalarının altını oymak için kullanılıyor. Tahran’a karşı gerçeklikle alakası olmayan skandal bahane ve iddialar ortaya atılıyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması gereği (ki İran anlaşmayı uzun süre önce imzalamış, Siyonist rejim imzalamamıştır) barışçıl nükleer programları desteklemesi gereken kurum, desteklemek şöyle dursun çalışmaları engellemektedir. UAEA direktörü Yukiya Amano bir yandan İran’a karşı hasmane tavrını sürdürürken, diğer yandan da askeri aktiviteler hakkında istihbari bilgi elde etmeye çalışmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin askeri bölgelerini UAEA müfettişlerine açmaları talebi bu minvaldedir. Ajansın, üzerine vazife olmayan böylesi bir izin talebinin askeri casusluk kastından başka bir manası olmasa gerek. Peki neden böyle davranıyor? Çünkü UAEA raporları Batı ve İsrail istihbarat ajanlarının elinden geçiyor. Bir diğeri nedeni ise, birçok İsrail ajanının Batılı ülke pasaportları kullanarak UAEA teftiş grubuna girdikleri ve böylelikle hasım kabul ettikleri ülkeler hakkında casusluk yapabilmelerine olanak vermesi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (İHİÖ) faaliyetleri de bir o kadar şüphe dolu. ABD, UCM protokollerini onamadığı halde bu kurumu rakiplerini hedef almak için kullanmaktan da geri durmuyor. Üzerinde konuşulmaya değer bir başka gerçek ise, şimdiye kadar sadece ABD ve Batı politikalarının muhaliflerinin UCM önüne çıkarıldığı. Siyonist rejimin herkese malum olan meşhur savaş suçlusu komutan ve siyasilerinin hiçbirisi UCM’den etkilenmediler. UAÖ ve İHİÖ gibi sözde insan hakları örgütleri de Batı hegemonyasına karşı çıkan ülkelere karşı silah gibi kullanılırlarken, Batı rejimleri ve müttefiklerinin yaptıkları zalimlikler hakkında ise sadece fısıldamakla yetindiler. Zaten Batılı rejimlere karşı bu fısıldayışlar dahi, sermayenin kontrolündeki medya tarafından derhal hasıraltı ediliveriyor.

Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists / CPJ) adında başka bir kurum daha var. Bilmeyenler bu kurumun gazetecilerin haklarını koruyan bir örgüt olduğunu düşünebilir, Batı’nın kendi ajandası için çalıştıklarını duyduklarında ise şaşırabilirler. Batı muhalifi hükümetler tarafından hedef alınan gazeteciler hemen sahiplenilirken, Batı yanlısı rejimlerin mağdur ettiği gazeteciler ise görmezden gelinir. 20 yıl önce, okumakta olduğunuz dergi Gazetecileri Koruma Komitesi’nin Kanada’da bulunan ofisine de gönderiliyordu, ta ki ofisin dergiyi arayıp artık derginin kendilerine gönderilmesini istemediklerini bildirdikleri güne kadar. Bu olayın nedeni hakkında yaptığımız araştırmalar neticesinde öğrenebildiğimiz kadarıyla, Komite’nin bazı çalışanları, dergimizin öne çıkardığı yerlerdeki ve Mübarek rejiminin hapsettiği gazeteciler hakkında sorular sormaya başlamışlardı. Gazetecileri Koruma Komitesi, böylesi mağduriyetleri sahiplenmek bir yana, üyelerinin bile böylesi vakalardan haberdar olmasını istemiyor.

Batı’nın sınırsız ifade özgürlüğü (!): Eminiz ki okuyucularımız böylesi süslü propagandalara kanmayacaklardır, tıpkı Batı tarafından kurulmuş ve onların hakimiyetindeki havalı kurumların emperyalist enstrümanlar olduklarını bildikleri gibi.

medyasafak,

Zafer Bangaş-Crescent

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz