Cuma , 19 Ocak 2018
Son Eklenenler
Anasayfa » Faydalı Sayfalar » Analiz » Velayet-i Fakihin Delilleri
Velayet-i Fakihin Delilleri

Velayet-i Fakihin Delilleri

Velayet-i Fakihin Kavramsal Tanımı

Ayetullah Hadevi Tehrani

Arapça dilinde velayet, “veliye” kökünden türemiş olup büyük Arap lügat bilginlerinin de itiraf ettiği üzere bu kök bir tek anlama gelmektedir. “veliye” kelimesinin anlamı yakınlıktır.[1] Arapça dilinde “veliyy” kelimesi için ise üç anlam tespit edilmiştir:

1 – Dost

2 – Seven

3 – Yardımcı

Velayet kelimesi için de bütün bunların yanı sıra[2] iki anlam daha verilmiştir:

1 – Saltanat ve galibiyet.

2 – Önderlik ve hükümet[3]

Farsça dilinde de “veliyy” kelimesi hakkında dost, yar, sahip, koruyucu ve birisi adına bir işi yöneten kimse anlamları gibi çeşitli anlamlar zikredilmiştir. Velayet için ise hükümet etmek anlamı beyan edilmiştir.[4]

Velayet kelimesi fakih hakkında kullanılınca maksat hükümet ve toplum yöneticiliğidir. Bazıları bu anlamda efendilik, riyaset ve saltanat anlamının olduğunu da iddia etmişlerdir. Bu anlam da velayet sahibi olan velinin,  velayet sahibi olduğu kimse üzerindeki üstünlüğünü ifade etmektedir.[5] Oysa bundan (velayetten) maksat, üzerinde velayeti üstlenilen kimsenin işlerinin idaresi ve yöneticiliğidir ve “Bir kavmin efendisi onların hizmetçisidir.”[6] mesabesinde yönetilen kimseye bir tür hizmettir; onun boynunda bir yük değildir.

Öte yandan velayet; fıkhi terminolojide iki yerde kullanılmaktadır:

1 – Kendi işlerini yönetmeye gücünün olmadığı, örneğin meyyit, sefih, mecnun ve küçük çocuklar hususunda. Bu gibi hususlarda velayet kayyumiyet ve yöneticilik anlamındadır. Ölçüsü ise idare edilen kimsenin kendi şahsi işlerini idare etmekten acizliğidir. Bu yüzden idare edilen kimse fıkıhta “kasır” olarak adlandırılan zayıf kimsedir ve bu velayet, idare edilen kimsenin zayıflığı var olduğu müddetçe geçerlidir. Zayıflığı ortadan kalktığı taktirde bu velayet sona ermektedir. Bu yüzden eğer bir deli akıllı olur veya bir çocuk buluğ çağına erişirse, kayyumiyet anlamını ifade eden velayeti sona erer.

2 – Yönetilen kimsenin kendisini idare etmeye gücü yettiği, ama buna rağmen başka birinin velayet ve yöneticiliğinin gerektiği hususlardır. Velayet burada toplumun işlerini idare etme anlamında olan siyasi velayettir. Her ne kadar fakih her iki anlamda velayet sahibi olsa da bu konuda velayet-i fakihten maksat ikinci anlamdır. Zira toplum üzerinde velayet hakkı olan velayet-i fakih toplumdaki tüm bireylerin hatta diğer fakihlerin ve kendi şahsının idaresini üstlenmektedir. Bu, toplumun toplum olarak kusuru ve zayıflığı sebebiyle değildir. Nitekim bazıları velayet-i fakihi meyyit veya küçük çocuğun velayeti ile mukayese etmekte ısrar etmektedirler.[7] Aksine her toplum kendi işlerini idare etmek için bir yöneticiye ihtiyaç duymaktadır: MüminlerinEmiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kavmin iyi veya kötü emiri olmalıdır.”[8] Bu toplumsal bir ihtiyaçtır. Her nerede bir topluluk vücuda gelirse bir takım toplumsal görevler ortaya çıkmaktadır ve bu toplumsal görevlerin düzenlenmesi ise bir riyaset ve yöneticilik gerektirmektedir.

Bu görüşe göre, fakihin ümmet üzerinde toplumun tüm hareketini İslami ideallere doğru sevk eden bir yönetici olarak velayet hakkı vardır ve gerçekte velayet dini müdüriyetin tecellisinden ibarettir.

Masumların Velayeti, Velayet-i Fakih

Şimdiye kadar söylenilenlerden de anlaşıldığı üzere İslami kültürde toplum için bir yöneticinin varlığının zaruretine dikkate alındığında insan varlığının tüm egemenliğini elinde bulunduran Allah-u Teala dışında hiç kimse kendiliğinden bu hakka sahip değildir. Bu da insanın Allah’ın emir ve yasaklarına uymasını gerektirmektedir.[9] Bu esas üzere Allah bizi özel bir şahıs ve gruba itaat etmeye davet ederse, elbette biz de itaat ederiz. Eğer yönetici için bir takım şartlar ortaya koyar, bu şahsın tayinini ve bu şartlara sahip olanlar arasından seçmeyi bizim sorumluluğumuza bırakırsa yine O’nun emrine itaat ederiz.

Müslümanlar eskiden günümüze sürekli olarak  Allah-u Teala’nın İslam ümmetinin yöneticiliğini Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şahsına ve sonra da Ehl-i Beyt mektebinin takipçilerinin inandığı üzere bu işi Masum İmamlar’a (a.s) intikal ettirdiğine inanmışlardır. Bu konuyu kitap, sünnet, akıl ve icma diye bilinen dört delil vesilesiyle de ispat etmek mümkündür.

Şii alimlerin bu konudaki icması, sözlerine müracaat bile etmeden o kadar açıktır ki diğer mezhep alimleri bile bu konuda hiçbir şüpheye düşmemişlerdir. Genel olarak Şia mezhebinin temel ilkelerinden olan imamet ilkesinin en önemli özelliği, bu işi kendi döneminde bizzat üstlenen Resul-i Ekrem’den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin idareciliğinin Ehl-i Beyt’e bırakıldığı konusudur. Bu yüzden Şia değerli İslam Peygamberinin, nübüvvet ve risalet makamının yanı sıra, imamet[10] makamına da sahip olduğuna inanmaktadır. Nübüvvet makamı tekvin (yaratışsal) ve teşri (yasama) alemindeki ilahi sırlardan haberdar olma makamıdır.Risalet makamı ise bildiklerini insanlara ulaştırmak ve onları hidayete eriştirmekle görevli olan peygamber için söz konusudur. İmamet makamı ise toplumu idare etmek ve yönetmek makamıdır.

Akli delil hususunda bazıları “lütuf” kaidesine sarılmış ve bu delili peygamberin bizzat kendisinin veya masum imamın toplumun yöneticisi olduğu hususunu ispat etmekte yeterli saymışlardır. Alimlerden bir grubu ise bu delili yeterli görmemiş ve “hikmet” deliline sarılmışlardır.[11]

Hikmet delilini kısaca şöyle izah etmek mümkündür: Akıl  Allah-uTeala’yı, maddi olmayan alemi ve insan için ahireti ispat ettikten sonra bu dünyada insandan vücuda gelen her şeyin uhrevi hayatı üzerinde kalıcı etkiler yapabileceği sonucuna varmaktadır. Akıl kendisini bu etkileri keşfetmek ve etki alanlarını birbirinden ayırt etmek hususunda aciz görmektedir. Bu yüzden bu alemi ve ademoğlunu yaratan Allah’ın hikmeti bir şekilde insanlara saadet yolunu göstermeyi ve onlara bir takım elçiler göndermeyi gerektirmektedir. Öte yandan insanları hidayet etmekten ibaret olan elçilerin gönderiliş hedefini temin etmek için bu peygamberler masum ve onları insanlara ulaştırma hususunda her türlü hatadan münezzeh olmalıdırlar. Daha sonra akıl masumiyet meselesini tahlil ederek vahyi algılama ve ulaştırmadaki masumluğun bütün alanlarda, hata ve isyan hususunda bile geçerli olması gerektiği sonucuna varmaktadır.[12] O halde resul bütün işlerde masum olmalıdır. Ardından yine akıl ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin masum olan bir şahsa verilmesine hükmetmektedir. Öyleyse bizzat resulün kendisi din adına toplumun idarecisi olarak algılanmaktadır. O halde eğer akıl imamet makamına teveccüh eder ve imamı nebevi ve ilahi mesajın müfessiri olarak görürse benzeri bir metotla aynı neticeye ulaşır. [13] O halde akıl peygamber ve imamın ismet sahibi olması gerektiğini ispat ettikten sonra ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin onlara verilmesine hükmetmekte ve bu yolla toplumu idare anlamında olan velayet makamını da onlar için ispat etmiş olmaktadır.

Nebevi velayeti ispat eden bir çok ayet mevcuttur.[14] Bu ayetlerin en açığı ise şudur: Peygamber müminlere kendi nefsinden daha evladır”[15] Bu ayetin anlamından da anlaşıldığı üzere İslam’ın değerli peygamberi (s.a.a) müminlere kendi nefislerinden daha evladır. Yani eğer onlar kendileri adına bir karar alabiliyor ve bir iş yapabiliyorlarsa Peygamber (s.a.a) bu konuda onlardan daha evladır. Eğer onlar hakkında bir karar alacak olursa onların muhalefet etme hakkı yoktur; onlar mutlaka itaat etmelidirler. Bu karar ister müminlerin ferdi işleri hususunda olsun ve isterse de onların toplumsal işleri hususunda olsun hiç fark etmez.[16] Bu ayet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şer’i mubah konular alanındaki mutlak velayetini ispat etmektedir. Zira insanların kendi işleri hakkında karar alabildikleri alan budur.

Peygamberi Ekrem (s.a.a) mütevatir rivayetler esasınca Gadir olayında da bu ayete işaret etmiş ve insanlara hitaben şöyle buyurmuştur: “Ben sizlere kendi nefsinizden daha evla değil miyim?” İnsanlar Peygamberin evla olduğunu itiraf ettikten sonra Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurmuştur: O halde ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.”[17] Dolayısıyla da Peygamber (s.a.a) için olan bu velayet, Ali (a.s) ve diğer masum imamlar hakkında da geçerlidir. [18]

Nebevi ve alevi velayete delalet eden bir başka ayet ise şudur: “Şüphesiz ki sizin veliniz Allah, Resulü ve namaz kılıp rüku halinde zekat veren müminlerdir.”[19] Bu ayet-i şerife Şia inancının velayet hakkındaki belgesidir.  Allah-u Teala ilk önce velayeti kendisine sonra resulüne ve ardından da iman edip namaz kılan ve rüku halinde zekat veren kimselere isnat etmektedir. Her ne kadar iman eden, namaz kılan ve rüku halinde zekat veren ifadesi çok farklı şahıslara uyarlanabilse de, Sünni ve Şia yoluyla nakledilen rivayetlerde de yer aldığı üzere bundan maksat sadece Ali bin Ebi Talib’in şahsıdır.[20] Bu ayet-i kerimede velayet makamı, hiçbir özel alana sınırlamaksızın mutlak olarak Peygamber ve masum imamlar hakkında ispat edilmiştir.

Masumların (a.s) velayeti hakkında bir çok rivayet vardır. Onlardan bazısına konular arasında işaret edildi ve edilecektir. Biz burada örnek olarak İmam Sadık’ın, (a.s)  Allah-u Teala’nın; “Şüphesiz sizin veliniz Allah, Resulü ve iman edenlerdir…” ayeti kerimesi hakkındaki şu sözüne yer veriyoruz: “Şüphesiz bu ayetin maksadı şudur ki, size; kendiniz, işleriniz, nefsiniz ve mallarınız hususunda en evla ve hak sahibi olan Allah’tır, Resulüdür ve iman eden kimselerdir. Yani Ali ve kıyamet gününe kadar olan evlatlarıdır.”[21]

Şia’ya göre velayet-i fakih gaybet çağında Masum imamların (a.s) velayetinin devamı konumundadır. Nitekim Masum İmamlar’ın velayeti de Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) velayetinin devamı konumundadır. Velhasıl Velayet-i Fakih’ten, İslam camiasının başında en üst düzey yöneticisi olarak İslam’ı bilen bir kimsenin yer alması kastedilmektedir. Eğer Masum (a.s) toplumda hazır ise bizzat kendisi, eğer hazır değil ise fakihler bu görevi üstlenmelidir. Bu bakış açısı, İslami hükümetin asil görevinin toplumda ilahi hükümleri ve değerleri yaymak ve  uygulamak olduğu nüktesini kabul etmenin neticesidir. Böyle bir ülkünün gerçekleştirilmesi için ise toplumda karar alma mekanizmasının en üstünde dini bilen bir kimsenin yer almasına ihtiyaç vardır. Şüphesiz bu şahıs dış ilişkiler hususunda bilgili ve toplumu idare etmek hususunda  da muktedir olmalıdır.

Velayet-i Fakih’in Delilleri

Velayet-i fakih konusunu bir çok şekilde ispat etmek mümkündür.[22] Biz burada sadece en açık ve sade metoduna işaret etmeye çalışacağız.

Elbette bu konuyu ele almadan önce icmanın sürekli bir delil olarak dikkate alındığına teveccüh etmek gerekir. Biz Şia alimlerinin velayet-i fakih konusundaki menkul ve muhassal icmasını hatırlattık. İcma edenlerin kendilerine ulaşıp bizlere ulaşmayan istinad ettikleri şey muteber bir delil olduğu taktirde, o icma tek başına muteberdir. Bu meselede icma edenlerin delili, bizlere ulaşan şeyden başka bir şey değildir. Bu yüzden onların görüş birliği her ne kadar delillerin delaletine iyi bir şahit ve teyit olsa da, ne yazık ki bizzat, kendisi bağımsız bir delil sayılmamaktadır.

Biz velayet-i fakih meselesinde akli ve nakli delil ile yetiniyoruz.

Akli delil

Hiç şüphesiz her toplum bir yönetici ve öndere muhtaçtır. Öte yandan hükümetle ilgili meseleler din sahasının dışında kalan meseleler değildir. Hatta dinin evrensel unsurları bu alanda kamil bir sistem olarak son dinde takdim edilmiş ve akıl da bu konuda dinin müdahalesine engel teşkil etmemiş ve hatta hikmet gereği onun zarureti hususunda ısrar göstermiştir. Eğer devlete din açısından bakacak ve devletin asıl görevinin ilahi değerleri korumak, İslami ülkülere sahip çıkmak ve şer’i hükümleri uygulamak diye kabul edecek olursak, akıl da böyle bir devletin başında ilahi hükümleri ve dini görevleri en iyi bilen ve insanları idare edebilen bir kimsenin olması gerektiğine hükmeder. Eğer masum, halk arasında olursa akıl onu bu makama layık görmektedir. Ama şu anda masum aramızda olmadığı için, toplumu idare etmeye kadir olan adil fakihleri  bu makama layık görmektedir.

Başka bir ifade ile akıl, itikadi ve ideal bir devletin başında bu ideallerden haberdar olan bir şahsın yer alması gerektiğine hükmeder. İlahi hüküm ve kanunların bir bütünü olan İslam şeriatında bu sıfatlara sahip olan kimseler şüphesiz ki fakihlerdir.

Nakli Delil

Velayet-i fakihi ispat etmek için bir çok rivayetlere istinat edilmiştir; onlardan bazıları şunlardır:

1 – Merhum Saduk, Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (a.s) naklettiği üzere Allah Resulü şöyle buyurmuştur: “Allahım! Halifelerime merhamet et.” Kendisine, “Halifelerin kimlerdir?” diye sorulunca Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benden sonra gelip de hadis ve sünnetimi nakleden kimselerdir.”

Her hadis iki tür inceleme zaruret arz etmektedir:

1- İtibarının elde edilmesi için senetle ilgili inceleme.

2- Konuya delalet tarzının değerlendirilmesini yapmak için delaleti ile ilgili inceleme.

Mezkur hadis muteber senetlerle ve çeşitli kitaplarda nakledildiği için[23] bu hadisin suduruna itminan etmekteyiz ve itibarı hususunda hiçbir şekke yer yoktur.

Bu hadisin velayet-i fakih meselesine delalet niteliğini açıklamak için şu iki nükteye teveccüh etmek gerekir:

a – Peygamber (s.a.a) başlıca şu üç makama sahipti:

Risalet: İlahi ayetleri tebliği etmek, şer’i hükümleri iletmek ve insanlara kılavuzluk etmek makamı.

Yargı: İhtilaf olan hususlarda hakemlik etmek ve düşmanlıkları gidermek makamı.

Velayet: İslam toplumunun yöneticiliği ve tedbiri makamı.

 

b – Peygamberden (s.a.a) sonra gelip hadis ve sünnetini nakleden kimselerden maksat fakihlerdir; raviler ve muhaddisler değil. Zira sadece hadis nakleden bir ravi naklettiği şeyin Peygamber’in (s.a.a) sünneti olduğunu teşhis edemez. O sadece duyduğu sözleri veya gördüğü ameli nakleder. Bu sözlerin veya amellerin ortaya çıkış sebebini bilemez; bununla çelişen veya onu kayıt altına alan hususları bilemez. Zahirde birbiriyle çelişen böyle rivayetleri bir araya getirip uzlaştıramaz. Bunların hakkında bilgisi olan kimse; içtihat ve fetva makamına ulaşmış ve fekahatin yüce derecesine nail olmuş birisidir.

Bu iki nükteye teveccühen mezkur hadisin anlamı şöyledir: Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) halifeleri şüphesiz fakihlerdir. Çünkü Peygamber’in (s.a.a) çok çeşitli makamları vardı ve burada Peygamber’in (s.a.a) halifesi için özel bir makam zikredilmemiştir. Dolayısıyla fakihler bütün makamlarda Peygamber’in (s.a.a) halifeleridirler.[24]

Bazı kimseler halife kavramının yer aldığı bu tür hadisleri velayet-i fakihe delil gösterme hususunu eleştirerek şöyle iddiada bulunmuşlardır : [25]

“Halife kavramının iki anlamı vardır:

a – Lügavi ve asli anlamı ki Kur’an’da bu mana göz önünde bulundurulmuştur: Örneğin: “Şüphesiz ki ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”[26]

Veya şu ayet: “Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet.”[27] Birinci ayette hilafet tekvini bir iş olup yasama ve teşri ile ilgisi yoktur. İkinci ayette ise her ne kadar yasama ile ilgili bir husus olsa da sadece hakemlik ve yargı ile ilgilidir.

b – Siyasi ve tarihi anlamı ki İslam’da Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra bu anlam zuhur etmiştir. Bu anlam ilahi değil dünyevi bir makamı açıklar. İnsanlar tarafından haklı veya haksız bir şahıs hakkında da kullanılmakta ve bu  ilahi bir makam olan risalet ve imametin yüce makamından tamamen ayrı bir makamdır.”

Ancak bu eleştiri doğru değildir; çünkü eğer halifenin lügavi anlamına, yani “birinin yerine geçen” anlamına dikkat edecek olursak; Kur’an ve rivayetlerde hatta tarihte bile bu anlamın göz önünde bulundurulduğu açık bir şekilde anlaşılır. Eğer bir farklılık varsa da sadece hilafet hususundadır. Bu hilafet bazen tekvini ve reel makamlar ve bazen de teşrii işler ve kanuni makamlar hakkındadır. Hatta İslam tarihinde eğer halife kavramı Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ortaya çıkmışsa da, halifenin toplumu idare ve yöneticilik hususunda Peygamber’in (s.a.a) yerine geçen kimse olduğu göz önünde bulundurulmuştur. O halde bu esas üzere halife, çeşitli anlamlar ifade etmemektedir. Kullanımda her ne kadar hilafet hususları farklılık arz etse de bir tek anlam ifade etmektedir. Mezkur rivayette de halife birinin yerine geçen anlamında kullanılmıştır. Bu rivayette hilafet için belli bir husus zikredilmediğinden bu itlak[28] şümul ve genelliği gerektirmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere fakihler, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tüm işlerinde onun yerine geçen kimselerdir.

2 – Merhum Saduk’un Kemal’ud Din (İkmal’ud Din) kitabında İshak b. Ya’kub’dan naklettiği tevki-i şerifte Veli-i Asr (a.f) onun sorularına cevap olarak bizzat kendi eliyle kaleme aldığı mektubunda şöyle buyurmuştur: “Meydana gelen olaylarda hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz; şüphesiz onlar benim sizler üzerinizdeki hüccetimdir ve ben de onlar üzerinde Allah’ın hüccetiyim.”[29]

Bu rivayeti merhum Şeyh Tusi de “el-Gaybet” adlı kitabında nakletmektedir; şu farklılıkla ki rivayetin sonunda “ben onlar üzeride Allah’ın hüccetiyim” yerine “ben sizin üzerinizde Allah’ın hüccetiyim” ifadesi yer almıştır.[30] Merhum Tebersi’nin el-İhticac adlı kitabındaki nakilde ise “ben Allah’ın hüccetiyim” ifadesi yer almıştır.[31]

Elbette bu nakillerdeki farklılık bu rivayetin delaleti hususunda hiçbir tesiri yoktur. İleride bunun açıklaması yapılacaktır.

Senet açısından da bu hadis İshak bin Ya’kuba kadar yaklaşıp kesinlik arz etmektedir. Zira ravilerden bir grup diğer bir gruptan, onlar da merhum Kuleyni’den da İshak bin Ya’kub’dan nakletmektedirler. İshak b. Ya’kub’un şahsı hakkında ise rical kitaplarında hiçbir tevsik[32] yer almamıştır. Bazıları onu, Merhum Kuleyni’nin kardeşi saymışlardır.[33] Ama bu doğru ve faydalı bir çaba değildir. Doğru olan şu ki İmam-ı Zaman (a.f)gaybet-i suğra döneminde var olan büyük baskı ve zor şartlar altında insanların gözünden gizlenmek zorunda kalmış ve insanlarla sadece özel naipleri vasıtasıyla irtibat kurmuştur. Dolayısıyla İmamın hayatının resmi senedi olan bu tevkiler, şüphesiz sadece itimat edilir insanlara verilmekteydi. O halde İmam (a.s) tarafından gönderilen bu mektuplar, bizzat o dönemde gönderdiği kimselerin güvenilir olduğuna delalet etmektedir.[34]

Eğer, “İshak b. Yakub’un tevkiatı elde ettiği nasıl tesbit edilmiş ve yalan iddiada bulunmadığı nereden bellidir?” diye sorulacak olursa cevap olarak şöyle deriz: Kuleyni onu mutlaka güvenilir bulmuştur. Aksi takdirde ondan bu tevkii nakletmezdi. Bu esas üzere bu hadisin senedinde hiçbir şüpheye yer kalmamaktadır.[35] Bu hadis hususunda önceki bazı fakihlerin sözlerinde de şahit olduğumuz en iyi istidlal metodu şudur: “İmam-i Zaman (a.s), şüphesiz onlar benim sizin üzerinizdeki hüccetimdir” ve “ben de Allah’ın hüccetiyim” cümleleriyle açık bir şekilde, fakihlerden ibaret olan ve önceki rivayette fakihlere tatbik sebebini izah ettiğimiz hadislerinin ravilerinin hüccet olduğunu ve onların hücciyeti, kendi hücciyetleri gibi olduğunu ifade etmektedir. Yani fakihler insanlar arasında İmam-ı Zaman’ın (a.f) naipleridir. Dolayısıyla bu tevkiatın ortaya çıktığı zamanı, yani gaybeti suğrayı göz önünde bulundurur, İmam-ı Zaman’ın (a.f) bu dönemde Şiileri gaybet-i kübraya hazırladığına teveccüh eder ve onun son vasiyet ve hükümleri beyan ettiğini göz önünde bulundurursak, bu rivayetin gaybet dönemiyle ilgili olduğunu ve -önceki fakihlerin de işaret ettiği gibi- Şii fakihleri tüm işlerde, bu cümleden İslami toplumun yöneticiliği hususunda İmam’ın halifesi olarak tanıttığını açık bir şekilde görürüz.

Bazıları bir çok fıkhi nasta şahit olduğumuz bu hadisi delil gösterme hususunda münakaşa etmişler. Gerçi bunlar sadece Neraki’nin sözlerini bilmektedirler ve bu hadisi delil gösteren diğer fakihlerden habersizdirler. Bu münakaşa edenler bu hadise sarılmanın, hüccetin anlamını hakkıyla araştırmamanın ve lügat biliminde uzmanlık sahibi olmamanın neticesi olarak görmüşlerdir! Sonra hüccet kelimesinin mantık, felsefe ve usul-i fıkıh ilminde araştırarak büyük bir şaşkınlığa düşmüşlerdir gerçi bu yoldan kurtuluşları da mümkün değildir.[36]

Bu rivayetteki hüccetten maksat, diğer hususlarda olduğu gibi delil olarak kullanılabilen ve kendisiyle ihticacda bulunulan şey demektedir.[37] O halde İmam (a.s) Allah’ın hüccetidir. Zira eğer o bir şey söyler ve insanlar amel etmezse, Allah Teala onun söylediğini muhalefet edenlerin aleyhine bir hüccet kılar ve onlar bu muhalefetleri hususunda hiçbir özür ortaya süremezler. Aynı şekilde eğer onun sözüyle amel ederlerse, onlara; Neden böyle yaptınız? Diye sorulacak olursa, onun dediği üzere amel ettiklerini söylemeleri yeterlidir. Bu esas üzere fakih imamın hücceti ise, yani eğer bir şeyi emreder de –ister fetva ve hükmü istinbat babından olsun ve isterse de velayet ve hükmü inşa babından olsun -insanlar muhalefet gösterirse, İmam (a.s) fakihin bu emriyle muhalefet edenlerin aleyhine hüccet ikame eder. Aynı şekilde fakihin emrine itaat edenler de amellerini tevcih etme noktasında bunu delil gösterirler. Velhasıl fakihlerin rivayetin velayet-i fakihe ve Masum İmam’ın (a.s) niyabetine delaleti hususunda hiçbir şüphe yoktur.

islamivahdet.com

——————————————————————————–

[1] Mekais’ul Lügat, c. 6, s. 141; el-Kamus’ul Muhit, s. 1732; el-Misbah’ul Munir, c. 2, s. 396; es-Sihah, c. 6, s. 2528; Tac’ul Arus, c. 10, s. 398

[2] bazı araştırmacılar velayet kelimesi için hakkında dostluk ve yardım etme anlamını inkar etmiş, onu sadece saltanat veya önderlik anlamında kabul etmişlerdir. (Bak. El-MuntaziriDeraset’u fi velayet -i fakih ve fıkh-u devlet -i İslamiyye, c. 1, s.55)

[3] Bak. El-Kamus’ul Muhit, s. 1732; Tacu’l-Arus, c. 10, s. 398;Misbahu’l Munir, c. 2, s. 396

[4] Bak. Muhammed Muin, Ferheng -i Farisi. C. 4; s. 5054-5058

[5] Bak. Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 67 ve 177

[6] Resul i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Kavmin efendisi onlara yolculukta hizmet edendir.” (Meclisi, el-Bihar, c.76, s. 273

[7] Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 177

[8] Subh -i Salih Nehc’ul Belağa, 40. Hutbe s. 82

[9] Bak. Cevadi Amuli, Velayet -i Fakih (Rehberi der İslam) s. 29

[10] Burada imametten maksat İslam ümmetinin önderlik ve yöneticiliğidir. Masum imamlar (a.s) hakkında kullanılan imamet kavramı bazen nübüvvet olmamakla birlikte nübüvvet makamına benzeyen ilahi ilimden nasibi olmak anlamında kullanılır.. Bazıları hataya düşerek imametin anlamını bu ikinci anlama özgü kılmışlardır. (bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 171)

[11] Araştırma ve inceleme yapmaksızın tek akli delilin “lütuf” kaidesi olduğunu kabul eden ve yıllar önce yapılan itirazlara –Fahr-u Razi’nin yaptığı itiraz gibi-dikkat etmeyen bazı yazarların iddialarının tam tersi bir durum söz konusudur. Onlar kendilerinin bu kaideyi ilk eleştiren kimse olduklarını ve bunu reddederek akli istidlal kapısını kapadıklarını sanmışlardır.. (bak. Mehdi HairiYezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 73-176)

[12] Bu konuda yeterli bilgi edinmek için çok yakında yayınlanacak olan yazarın “Mebani -i Kelami -i İçtihad” kitabının ikinci cildine müracaat edilmelidir.

[13] Bu konunun izahı da Mebani -i Kelami -i İçtihad kitabında genişçe yer almıştır.

[14] Bak. Muntaziri, velayet -i Fakih, c.1 , s. 37-73

 

[15) Ahzab suresi 6. ayet

[16] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asrı’l Gıybet, s. 153;Muntaziri, Velayet -i Fakih, c. 1, s. 37-40

[17] Bak. Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 37, s. 108; Muntaziri, Velayet -i Fakih, c. 1, s. 41

[18] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asr’ıl Gaybet, s. 153

[19] Maide suresi, 55. ayet

[20] Bak. Es-Suyuti, ed Durru’l Mansur, c. 2, s. 193; el-Behrani,Tefsir’ul Buhran, c. 1, s. 479

[21] Bak. Şeyh Kuleyni, Usul’ul-Kafi, c. 1, s. 288 (Kitab’ul Huccetbab-u ma nassullahu ve resuluhu ala’l-eimme (a.s) 3. Hadis.

[22] Yazar bu konunun araştırma ve detay yollarını “el Hükm’ülİslam -i fi Asr’ıl Gaybet” kitabında yer vermiştir.

[23] Bak. Saduk “Men la Yehzuruh’ul Fakih”, c. 4, s. 420 (bab’unNevadir, 5919. Hadis) Saduk, Kitab’ul Emali, s. 109 (34. Oturum, 4. Hadis); Saduk, Uyun-u Ahbari’r Rıza (a.s), c. 2, s. 37 (94. Hadis); Saduk, Meani’l Ahbar, c. 2, s. 374 (423. Bölüm); el-Hurru’l Amili, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 65 ve 66, (Kitab’ul Kaza,ebvab-u sifat-i kazi, 8. Bölüm, 50 ve 53. Hadisler) Merhum Nuri,Mustedrek’ul Vesail, (Kitab’ul Kaza, Ebvab- u sifat’il kazi, 8. Bölüm, 10, 11, 48, 52. Hadisler) Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 2, s.25 (Kitab’ul İlm, 8. Bölüm, 83. Hadis) Hindi, Kenz’ul Ummal, c.10, s. 229 (Kitab’ul İlm min kısm’ıl Ekval, 3. Bölüm, 29209. Hadis)

[24] İstilah olarak bu konuya “Kendisine taalluk eden şeyin zikredilmemsinden kaynaklanan mutlak durum” denmektedir. Daha fazla araştırmak için bak. İmam Humeyni, Kitab’ul Bey’ c.2, s. 468, Seyyid Kazım Hairi, Esas’ul Hukumet’il İslamiyye, s.150; Munteziri, Velayet’ul Fakih, c. 1, s. 463

[25] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 186-187 (özetle)

[26] Bakara Suresi 30. ayet

[27] Sad Suresi 26. ayet

[28] İtlak, belli bir kayıt ve ihtisasın olmadığı anlamındadır.

[29] Saduk, Kemal’ud Din, (İkmal’üd-Din, c. 2, s. 483, (et-Tevkiat, Tevki’ur Rabi’, 45. Bölüm)

[30] Şeyh Tusi, el-Gaybet, s. 177

[31] Şeyh Hurr’ul Amuli, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 101, (Kitab’ulKaza, Ebvab-u sıfat’ıl Kazı, 11. Bölüm, 9. Hadis)

[32] Ravinin güvenilir olduğunu beyan etmeye, rical ilminde tevsik denmektedir.

[33] Tusteri, Kamus’ur Rical, . 1, s. 786,

[34] Yazar bu konuyu, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm’ir Rical adlı kitabında genelliği olan güven yolarından biri saymıştır. (bak. Mehdi Hadevi Tahrani, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm’ir Rical,s. 109, 111)

[35] Bak. Seyyid Kazım Hairi, Velayet’ul Emr fi Asr’il Gaybet, s.122-125

[36] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 207-214

[37] İhticac,  istidlal ve hüccet ikame etmek demektir.

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz