Bölgede İsrail’in yaktığı savaş ateşinde Amerika’nın rolü büyüktür. Lübnan’da Hizbullah’a karşı başlatılan bu savaşın tek sorumlusu İsrail değildir.
Dolayısıyla Siyonist halkın, bu savaşın ilan edilmesinden dolayı liderlerini hesaba çekmesi; beşerî kayıpları, İsrail ordusunun bu savaşta uğradığı utanç verici maddi ve manevi yıkımı sadece liderlerine yüklemesi boş ve anlamsız bir yaklaşımdır.
Siyonist halkın, bu savaş kararının alınmasında sadece liderlerini sorumlu tutup hesaba çekmesi boş ve anlamsızdır diyorum; çünkü savaş kararı, İsrail’in kendi başına aldığı bir karar değildir. Bilakis bu, bir Amerika-İsrail ortak kararıdır. Önce aralarında anlaşıp karara bağladılar, sonra uygulamaya koydular.
Ayrıca savaşın uzamasının ve savaş esnasında Güvenlik Konseyi’nin aldığı ateşkes kararlarının reddedilmesinin sorumlusu da Amerika’dır.
Çünkü Amerika, bu savaşta İsrail’in büyük bir zafer kazanacağını bekliyordu. İsrail yenilgilerinin halkalar hâlinde bü-tün insanların gözlerinin önünde sökün etmesini elbette beklemiyordu.
Amerika ateşkes kararını reddetti, böylece o ve İngiltere, Lübnan’ın altyapısının İsrail hava saldırılarıyla tahrip edilmesinin sorumluluğunu üstlendiler. Onların beklentileri, savaş ve tahribin ilerleyen aşamalarında İsrail’in siyasî-askerî planını gerçekleştirmesiydi. Sözünü ettiğimiz bu çift yönlü emperyalist planın iki belirgin noktası vardır:
1- Hizbullah’ın silahsızlandırılması.
2- İran’ın nükleer programının durdurulması.
Amerika’nın çabası, Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yönelikti. Bunu, Güvenlik Konseyi aracılığıyla, Lübnan, Suriye ve İran üzerinde siyasî ve ekonomik baskılar kurmak suretiyle, son olarak da İsrail’i Hizbullah’a saldırtarak gerçekleştirmek istiyordu.
Amerika çok kere İran’ın barışçı nükleer programından büyük rahatsızlık duyduğunu ve buna karşı olduğunu ifade etmişti… Aynı şekilde Amerika, eğer İran’ın nükleer programı Güvenlik Konseyi veya uluslararası siyasal ve ekonomik baskılar aracılığıyla durdurulmasa, İsrail veya Amerikan askerî gücünün, ne pahasına olursa olsun İran’ın nükleer programını vurmak üzere devreye gireceğini şu veya bu şekilde ilan etmişti. Amerikan liderliğinin dünya kamuoyunun, Amerikan kamuoyunun, Amerika’nın müttefiki olan ülke ve örgütlerin muhalefetini görmesine rağmen, bu tehdidin uygulama aşamasında akıllıca olmayacağının ortada olmasına rağ-men, herkesten önce Amerika ve İsrail’in bunda büyük zararlar göreceğinin gün gibi aşikâr olmasına rağmen Amerika kararlı görünüyordu.
Peki Amerika’nın Hizbullah’ın silahından ve İran’ın nükleer programından bu denli rahatsız olmasının asıl sebepleri neydi?… Gerçekten hayreti gerektiren bir meseledir bu… Ve üzerinde durup düşünmeye değer… Bu meselenin Amerikan stratejisiyle bir irtibatı olsa gerektir. Amerika bu meseleyi, Ortadoğu’ya ilişkin planına yönelik büyük bir tehdit olarak algılamış olmalı. Öyle ya, bu denli geniş Amerikan ilgisinin ve bu derece yüksek bir duyarlılık sergilenmesinin bir sebebi olmalı.
Öyleyse bu iki nokta üzerinde bir nebze duralım. Aslında uzun uzun düşünmeyi gerektiren hususlardır bunlar. Sadece Hizbullah ve İran için değil, bilakis bütün Müslümanlar için üzerinde durup düşünmeyi gerektiren öneme haizdir. Çünkü meselenin, İslâm âleminin kalbi mesabesindeki Ortadoğu’ya ilişkin Amerikan stratejisiyle ilgisi vardır:
Birinci Husus: Hizbullah’ın silahı hakikaten bir güçtür. Amerika da bu gücün bölgede, İsrail’in yanı başında mevcut olduğunun bilincindedir. Bu, birinci hakikat…
İkinci olarak da, bu kuvvetin, kendisinin iradesine boyun eğmediğinin ve Amerikan dışişlerinin bölgeye ilişkin siyasetinin belirlediği uluslararası kırmızıçizgileri dikkate almadığının bilincindedir. Bu da ikinci hakikat… Ki İsrail ve Amerika’nın bundan habersiz olması düşünülemez.
Amerika ise, bölgede kendisine boyun eğmeyen bir güce tahammül edememektedir. Öyle ki, akla uygun olsun olmasın her yolu deneyerek bu gücü ortadan kaldırmaya çalışır.
Evet, Hizbullah, bölgedeki birçok Arap örgütü ve rejiminin aksine Amerikan nüfuzunun dışında bir harekettir; başkaları gibi Amerika’nın avucunun içinde değildir.
İ kinci Husus: İran’ın nükleer faaliyetleri amacına ulaşmak üzeredir. Bu sayede İran, yüksek elektrik enerjisi elde etmek üzere nükleer enerjiden yararlanabilecek… Bu ise, Amerikan iradesine boyun eğmeyen bir ülkenin ileri teknoloji ve bilimsel güce sahip olması demektir. Amerika ise, dünyada kendisinin iradesine boyun eğmeyen bir teknoloji ve bilim istememektedir… Sorunun özü budur işte. Eğer İran şu veya bu şekilde Amerikan nüfuzu altında olsaydı, Hindistan ve Pakistan gibi Amerika’nın kırmızıçizgilerine bağlı kalsaydı, askerî amaçlar için dahi olsaydı, Amerika bu programı engellemeye çalışmazdı.
Ancak Amerika çok iyi biliyor ki İran, kendisinin avucunda değildir… O hâlde ileri teknolojiye sahip olmaması gerekir.
Amerika, İsrail aracılığıyla Hizbullah’ı ve İran’ı birlikte vurmayı; Hizbullah’ı silahsızlandırmayı, İran’ın da nükleer alt yapısını tahrip edip durdurmayı istedi. Ama Allah’ın dilemesi, Amerika’nın istediğinden farklıydı. İsrail bu savaşta yenildi. Beş milyar dolar zarara uğradı. Ordusundan çok sayıda kayıp verdi. En önemlisi, 1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’ndan beri edindiği askerî heybetini yitirdi.
Söz konusu savaşta İsrail, Arap rejimlerini yenilgiye uğratmış, Arap rejimleri bu savaşla birlikte İsrail karşısında perişan olmuşlardı.
Amerika, bölgede kendisine boyun eğmeyen bir teknoloji de istemez, bir kuvvet de istemez. Daha doğrusu bütün dünyada böyle bir şeyi görmeye tahammül edemez. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra dünyada tek güç olarak kalmayı amaçladığı ve “Yeni Dünya Düzeni” sloganını bayraklaştırdığı günden beri bu böyledir…
Şu iki durumdan başka bir gücün veya teknolojinin ortaya çıkmasına müsaade etmez Amerika.
Birincisi: Bu teknoloji ve güç, kendisinin iradesi ve egemenliği altında olursa…
İkincisi: Bu güç ve teknoloji, dünyanın herhangi bir bölgesinde pratik olarak kendini kabul ettirirse ve Amerika da bu pratik durumu aşacak imkânı bulamazsa…
Hiç kuşkusuz Rusya’da ve Çin’de bulunan güç ve teknoloji Amerikan iradesine boyun eğmemektedir. Ama Amerika’nın iradesine rağmen bu, reel bir durum olarak değerlendirilmektedir. Amerika’nın bunları durdurması veya yok etmesi mümkün değildir.
Bu iki örnek ve durum dışında, Amerika hiçbir güce ve hiçbir teknolojiye kendini gösterme iznini vermemektedir.
Böylece biz, bu hakikatten hareketle dördüncüsü olmayan üç yol ve seçenekle karşı karşıyayız:
Ya Amerika’nın İslâm âlemi üzerindeki egemenliğini kabul edeceğiz. Ki ancak o zaman bizim bu teknolojiye ve güce sahip olmamıza izin verecek.
Ya da zayıflık ve bilimsel yetersizlik hâlini benimseyeceğiz ve bilimsel çaresizlik içinde geri kalmışlığımızı içimize sindireceğiz.
Ya da bu şıkların her ikisini de reddedeceğiz, ileri teknoloji ve güce sahip emperyalizmin iradesine rağmen çaba göstereceğiz, direneceğiz, sebat edeceğiz ve bir reel durum mey-dana getirerek, Amerika’nın planlarımızı bozmasına, işlevsiz hâle getirmesine imkân bırakmayacağız. Üçüncü yol işte budur.
İlk iki yolu reddettiğimiz zaman, önümüzde sadece bu üçüncü yol kalır. Kuşkusuz bu yolun gerçekleştirilmesi çok zordur. Amaca ulaşmanın yolu meşakkatlerle doludur.
Ama bu tercih; onurumuzu, bağımsızlığımızı, ülkelerimizin bağımsızlığını, çocuklarımızın onurunu ve bağımsızlığını koruyacak niteliktedir.
Ayetullah Muhammed Mehdi Asifi , 2006
islamivahdet.com

