Kâmil insan kavramının ortaya çıkışı, İslâm irfanının ortaya çıkışıyla eşzamanlıdır. Büyük ihtimalle İslâm irfanında kâmil insan terimini ilk defa İbn Arabî vazetmiş ve kitaplarında, ezcümle Fusûsu’l-Hikem‘inin birinci fassında kullanmıştır. İbn Arabî’den sonra Azizüddin Nesefî, Farsça kaleme aldığı yirmi iki irfanî risaleden oluşan derlemesine kâmil insan terimini başlık olarak seçmiştir. Nesefî’den sonra ise Abdulkerîm Cîlî, el-İnsanu’l-Kâmil adında bir kitap kaleme almıştır.
Kâmil insana kimi zaman hakikî insan (el-insanu’l-hakîkî) diyen İbn Arabî, bazen de onu yeryüzünde Hakk’ın nâibi (nâibu’l-Hakk), gökyüzünde meleklerin muallimi (muallimu’l-melek) sözleriyle niteler. İbn Arabî’nin inancına göre insan, yaratılmışların en kâmilidir; Hakk’ın en kâmil sureti, ilahî sıfatları bir araya toplayan ayna; ezelî hâdis ve ebedî daimdir. Âlemin yaratılmasının asıl gayesi insan, özellikle de kâmil insandır. İlahî sırlar ve hakikî marifetler onun aracılığıyla zahir olur; ilkin sona ittisali onunla gerçekleşir.
Kâmil insan aracılığıyla batın ve zahir âlemin mertebeleri kemale ulaşmış ve âlem yaratılmıştır. O, en büyük ilahî rahmettir. Düşünce yoluyla değil de müşahede yoluyla Allah’ın marifetini elde etmek isteyen kişi kâmil insanı müşahede etmelidir; zira o, Hakk’ın kâmil mazharıdır. Kâmil insan, âlemin ruhudur; âlem ise onun cesedidir. Nasıl ruh ruhani ve cismani yetileriyle bedeni yönetip onda tasarrufta bulunuyor ise kâmil insan da Allah’ın kendisine öğrettiği, ona emanet ettiği ilahî isimler vasıtasıyla âlemde tasarruf edip onu idare eder. Nasıl ruh ve nefs-i nâtıka bedenin fazilet, maneviyat ve hayatının nedeni ise ve ruh, bedeni bıraktığında beden her türlü kemalden yoksun kalıp bozulmaya uğruyorsa kâmil insan da âlemin varlık nedeni, büyüklük ve kemalinin aslı esasıdır. Zira Hakk’ın âleme tecellisinin vasıtasıdır. Kâmil insan olmaz ise bu âlemde hiçbir kemal zahir olmaz; hatta kemallerden biri olan âlem dahi ortaya çıkmaz:“Hüccet olmazsa yeryüzü ehlini yutar.”
İbn Arabî’den önce ârifler insanın nâsûtî ve lâhûtî olmak üzere iki boyutu olduğuna inanır, Hz. Peygamber’in (s.a.a) “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” hadîsine dayanarak insanın üstünlüğünü ilahî surete sahip olmasına tahsis ederlerdi. İbn Arabî, selefi âriflerin insan konusundaki görüşlerini kabul etmekle birlikte söz konusu iki boyutun aslında iki veçhe olduğu görüşünü ortaya koydu. Buna göre lâhûtî boyut batınî veçhe, nâsûtî boyut zahirî veçhe olmaktadır. O bu görüşüyle kendine has ilke ve anlamları olan vahdet düşüncesini temellendiriyordu.
Bazı âriflere göre âlem, ruhu, illeti ve nedeni varlıkların en kâmili yani kâmil insan olan küçük bir varlıktır. İnsan, varlığın en kapsamlı nüshasıdır; bu âlemde olan her şey muhtasar biçimiyle kâmil insanda mevcuttur. Her ne kadar cüssesi âleme oranla küçükse de mânâda çok büyük ve yücedir. Öyle ki tek başına âlemdeki bütün varlıklara eşit, belki de onlardan daha büyük ve onların tamamının benzeridir:
E-tez’emu enneke cirmun sağîr
Ve fîke’nteve’l-âlemu’l-ekber.
Kendini küçük bir cisim zannetme
Senin içinde büyük âlem yatmakta.
Kâmil insan, Allah’ın en kâmil cilvesi ve mazharıdır. Âle-min bütün suretlerinde tecelli eder. İnsan, bütün hakikatleri ve varlık mertebelerini kendisinde toplamıştır. Varlık mertebelerinde en büyük âlemin bütün kemalleri, Allah’ın kemalleri -isimleri ve sıfatları- ile birlikte yansımaktadır. O, Allah’ın halifesidir. Allah’ın celal ve cemalinin mazharı olan tek varlıktır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: İnsanın büyüklüğü, ululuğu, fazileti ve Allah’ın halifesi oluşuna dair söylenenler surette insan, mânâda hayvan olan insan için geçerli değildir. Söylenenler Allah’ın halifesi, ilahî hakikatlerin mazharı, rabbanî nurların aynası, kısacası hakikî insan için geçerlidir.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise şudur: Bütün değerler, makamlar, cilveler, zuhurlar ve hilafet, insanın ruhuna ilişkindir. Dolayısıyla söz konusu makamlara ulaşma yönünden kadın-erkek bütün insanlar eşittir. Allah’ın halifeliği makamı asla erkeklere özgü değildir. Nitekim Kur’ân’daki hitapların muhatabı kadın-erkek bütün insanlardır. Allah’a yolculuk (seyri süluk) da erkeklere münhasır değildir. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber (s.a.a), kadınların kemaline tanıklık etmiş ve şöyle buyurmuştur:“Erkeklerden kâmil olanlar çoktur; kadınlardan kâmil olan ise İmrân’ın kızı Meryem ve Firavun’un karısı Asiye’dir.”
İbn Arabî’ye göre hilafet, yalnızca kâmil insanlar için tahakkuk eder. O, Fusûsu’l-Hikem‘inin Âdem Fassı’nda şöyle yazar: “Hilafet yalnızca kâmil insan için sahihtir.” [1] Başka bir deyişle hilafet elbisesi yalnızca kâmil insanın üzerine oturur.
Ârifler açısından kâmil insan, âlemin zuhurunun kökeni ve var oluşsal hakikatler de insanın taayyünleridir. O, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının yetkin mazharı, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını bir araya toplayan Allah’ın ilk tecellisidir. Kâmil insanın hakikati ism-i a’zamdır. Dolayısıyla o, âlemin ilmî ve aynî hakikatlerinin mazharıdır. Kayserî Mukaddime‘sinde bu konuda şöyle yazar:
Âlemin hakikatleri ilim ve aynda, hepsi Allah isminin mazharından ibaret insanî hakikatin mazharlarıdır. Aynı şekilde, âlemin ruhları da ister felekî, ister unsurî, isterse hayvanî olsun insanî büyük ruhun cüzleridir. Âlemin suretleri de bu hakikatin suretleri ve gerekleri de bu hakikatin gerekleridir. Bundan dolayı ehlullah, mufassal âlem büyük insandır, demişlerdir. Zira insanî hakikat ve gerekleri bu âlemde zuhur etmektedir. İşte böyle bir kapsayıcılık ve tüm ilahî sırlar sadece kendisinde zuhur ettiğinden dolayı tüm hakikatler arasında hilafete hak kazanmıştır. Allah aşkına söyleyenin şu incisine bakın!
Subhâne men ezhâra nâsûteh
Serra bi-na lâhûtehu’s-sâkıb
Summe bedâ fî halkihi zâhira
Fî sûreti’l-âkili ve’ş-şârib.
Nâsûtumuzu izhar edip parlak lâhûtunu gizleyeni ulularım.
Sonra, yiyen içen suretinde varlıkları açıkça yaratmaya başlayanı.
Mümkün varlıkların ayân-ı sâbitelerinin, kâmil insanın hakikatinin ilim ve vahidiyet hazretindeki tecellisinden zuhur ettiği anlaşılınca, ayânın zuhur kökeninin ve ayanın haricî zuhur ve tahakkuklarının nedeninin Muhammedî Hakikat olduğu kendiliğinden anlaşılır. Allah’ın ism-i a’zamı, zahir ile mazharın birliği bağlamında tüm varlıklar arasında kâmil insanın ayn-ı sâbitidir. Dolayısıyla ruhlar âlemi, ister yatay ruhlar olsun ister, dikey ruhlar olsun en büyük ruhun ve Nebîlerin Sonuncusunun (s.a.a) küllî hakikatinin cüzleri ve ferîleri olur. Aynı şekilde diğer oluş âlemleri de aynı hükümdedir.
Bu hakikat zat makamında taayyün etmez. Ancak varlık âlemlerindeki zuhuru ve yatay ve dikey hakikatler itibarınca her hakikatin aynı olur; Hak ile halk arasındaki aracılık konumu nedeniyle hilafet makamını hak eder. O, ayân-ı sâbitede mütecellidir ve diğer bütün nebîlerin de küllî mazharlarıdır. [2]
[1]- Fusûsu’l-Hikem, Fass-ı Âdemî, s.55.
[2]- Seyyid Celaleddin Aştiyanî, Şerh-i Mukaddime-i Kayserî, s.650.
Dr.Rıza Ramazani
