Pazartesi , 11 Aralık 2017
Son Eklenenler
Anasayfa » Haberler » Halep’e yolculuk, 2. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak
Halep’e yolculuk, 2. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak

Halep’e yolculuk, 2. Bölüm: NATO propagandasının altına gömülen hakikati açığa çıkarmak

Halep’in kuzey kısmındaki Beni Zeyd kasabası, Temmuz ayında, bizim Halep’e gelişimizden birkaç hafta önce Suriye Ordusu tarafından özgürleştirilmişti. Mahalle kurtarılmadan önce, Batı Halep’teki yerleşim alanlarına fırlatılan ölümcül “cehennem topu” füzeleri için bir fırlatma rampası işlevi görüyordu, bu yüzden de bu gelişme, Suriye halkı tarafından dev kutlamalarla karşılandı.

Humus’tan Halep’e yolculuk

Bir bağımsız gazeteci meslektaşım olan Eva Bartlett, bir çevirmen ve bir taksi şoförüyle yaptığımız yolculukta 14 Ağustos günü, bazı ana akım medya kuruluşlarının “Ölüm Yolu” olarak adlandırdığı Kastello Yolu üzerinden Halep’e girdim. Oraya ulaşmamız için bize verilen güvenlik izniyle, batıdaki Humus şehrinden itibaren, Daeş de dahil olmak üzere çeşitli terörist grupların hiçbir zaman uzak olmadığı ve kaçırılma tehdidinin dikkate alınması gereken yollardan kıvrıla kıvrıla gittik. Bir zamanlar Halep içinde bulunan askeri bölgelere giriş, Suriye Arap Ordusu’nun koruması ve eşlik etmesi olmadan onaylanamıyordu.

Humus’ta, Suriye çapında aşina olunan bir görüntüye tanıklık ettim: yıllardır devam eden terörist saldırılarının hırpaladığı ve iz bıraktığı binalar. Bana, geçtiğimiz bir caddenin adının bir zamanlar 60. Cadde olduğu, fakat kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan gelen terörist saldırılarına maruz kaldıktan sonra buraya Ölüm Caddesi (Şari el-Mavt) adı verildiği söylendi. Bu saldırılarda keskin nişancılar, havan topları ve intihar bombacıları kullanılıyordu; göründüğü kadarıyla teröristlerin Humus’ta Suriyelileri öldürme biçimlerinde hiçbir sınırlama yoktu.

Humus-Hama yolu üzerinden kuzeye doğru yolculuk yaparken, hayat dolu bir yol ayrımında Suriye Arap Ordusu’na ait büyük bir kontrol noktasına geldik. Kaçınılmaz olan güvenlik kontrolünü beklerken, taksi camından dışarı sarkıp gözlem yapma fırsatı buldum. Ancak kontrol noktalarında fotoğraf çekmek yasak.

Orduya ait bu kontrol noktaları Suriye çapında yaygın. Temel amaçları, arabalarda patlayıcı ve silah olup olmadığını, yahut fark edilmeden bir vilayetten bir diğerine geçmeye çalışabilecek, Daeş veya Nusra Cephesi gibi gruplardan aşırıcı militanlar olup olmadığını kontrol etmek. Otomobiller ve başka araçlar, pek çok bölgede, özellikle de pek çok defa hedef alınan ve çok sayıda ölüm ve yaralanmanın gerçekleştiği Humus’un El-Zehra mahallesinde intihar bombası olarak kullanılıyor.

Hama ve Humus yönlerinden bu kontrol noktasına devamlı bir otobüs ve canlı hayvan arabası akışı oldu. Bu otobüslerden çoğu, eşyalarını sıkı sıkı tutan aileleri, muhtemelen mültecileri taşıyordu ve kamyonetler, çeşitli kutular ve çantalarla kaplıydı.

Önümüzden bir Suriye Arap Ordusu askerleri dalgası geçti. Askerler, Halep’te ve şehri çevreleyen kırsalda savaşmanın çetinliğine rağmen, nezaket ve saygıdan başka bir şey göstermiyordu – bunun, Suriye çapındaki dört haftalık yolculuğum boyunca doğru olduğunu gördüm. Bir asker, yol ayrımına park etmiş bir taşıyıcının üzerindeki bir tankın üstünde bacak bacak üstüne atmış halde oturuyordu ve arkadaşlarının kendisine katılmasını beklerken, şimdiden terletmeye başlayan sabah sıcaklığında bize gülümsedi.

Suriye Arap Ordusu’nun ekipmanları dikkat çekici derecede savaşta yıpranmıştı. Silahları savaşın izlerini taşıyordu ve bir süredir değiştirilmemişti. Ve her ne kadar Daeş savaşçılarının yaygın fotoğraflarında genellikle kutudan az önce çıkarılmış gibi görünen silahlar ve başka tedarikler olsa da, Suriye askerlerinin çoğu, yoğun bir şekilde yıpranmış botlar ve ünifomalar giyiyordu.

Suriye Arap Ordusu, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Avrupa Birliği’nin getirdiği yaptırımlardan etkilendi, fakat ABD, NATO ve onların müttefikleri olan Körfez devletleri ve İsrail tarafından desteklenen çeşitli terörist tugaylar etkilenmedi. Onların tedarik zinciri, Türk silahlarının ve teçhizatlarının delik deşik olmuş Suriye sınırından geçmesi sayesinde kırılmadı ve etkilenmedi.

ABD ve AB yaptırımları, Suriye’ye yasal kanallardan her türlü tedariğin girişini etkin bir şekilde engelledi ve biz sık sık, bunun temel sivil altyapı ve askeri personel ve ekipman üzerinde yıkıcı etkiler gösterdiğini gördük.

Ancak yasa dışı tedarik kanalları etkilenmedi ve “ılımlı isyancılar” ve “muhalefet güçleri”nin oluşturduğu çok sayıda tugayı silahlandırarak ve teçhizatlandırarak, çatışmayı kalıcılaştırdı. Söz konusu olan ister Suudi Arabistan, Ürdün, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Balkanlardan gelen silahlarla Daeş’i kalıcılaştırması olsun, isterse Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye üzerinden gönderilen silahlarla birbirinin yerini alan “ılımlı isyancılara” sevkıyat yapması olsun, “silahlı muhalefet”e giden lojistik ve silahlandırma musluğu asla kapatılmıyor.

Örneğin Nisan ayında IHS Jane’s tarafından yayınlanan bir raporda Aralık 2015’te ABD’nin Suriye-Türkiye sınırı üzerinden “Suriyeli isyancılara” yaptığı silah sevkiyatlarına dair bir muhteviyat listesi bulunuyordu. Raporda şu ifadeler kullanılmıştı:

“Belgede listelenen kargo malzemeleri arasında AK-47 tüfekleri, PKM genel amaçlı makineli tüfekleri, DSHK ağır makineli tüfekleri, RPG-7 roketatarlar ve 9K111M Faktoria tanksavar güdümlü silah (ATGW) sistemleri bulunuyor. Faktoria, 9K111 Fagot ATGW’nun geliştirilmiş bir versiyonu olup, aralarındaki temel fark, bunun füzesinin bazı tanklara yerleştirilen patlayıcıya tepkili zırhı (ERA) delmesini sağlayacak ikili savaş başlığına sahip olması.”

“Ilımlı isyancılara” yapılan bu özel silah sevkiyatının Suriye’nin pek çok vilayetinde uygulanan bir ateşkes anlaşması esnasında yapıldığına dikkat edilmelidir.

2014 tarihli bu Deutsche Welle videosu, bugüne kadar devam eden, Türkiye’den Suriye’ye silah gönderme süreci hakkında daha fazlasını anlatıyor. DW, videonun girişinde şu izahatta bulunuyor:

“Her gün, gıda, kıyafet ve başka beslemelerle dolu kamyonlar Türkiye’den Suriye’ye giriyor. Ürünleri kimin aldığı açık değil. Nakliyeciler, kargonun çoğunun ‘İslam Devleti’ milislerine gittiğine inanıyor. Sınırdan petrol, silah ve asker de kaçırılıyor ve şimdi Kürt gönüllüler, sevkiyatları durdurmak amacıyla bölgede devriye geziyor.”

Silahlı militanların oluşturduğu çeşitli fraksiyonları birbirinden ayırt etmek zor. Pek çok defa, belli bir saldırıyı hangi silahlı grubun gerçekleştirdiği konusunda açıklama istedim ve bana Suriyelilerin çoğunun bu tür ayrımlar yapmadığı söylendi. Sivillere göre bu gruplar suçlulardan, paralı askerlerden ve teröristlerden oluşuyor ve başlıkları önemli değil.

Amerika Birleşik Devletleri bu durumdan kendisine avantaj sağlayacak şekilde yararlandı ve “isyancı” grupların “birbirine karıştırılmasını” Rusya ve Suriye’nin Daeş ve Nusra Cephesi gibi, resmi olarakterörist ilan edilmiş grupları hedef alma çabalarını durdurmak için bir mazeret olarak kullandı, zira aralarında ABD’nin kendi amilleri de olabilirdi. Bu haliyle, etkin bir şekilde destekledikleri grupların içindeki ABD amilleri, ABD’nin görünürde savaş yürüttüğü, Daeş gibi terörist gruplar için “canlı kalkan” haline geldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby 28 Nisan tarihinde basına verdiği bir brifingde şunları kaydetti:

“Çok akışkan, dinamik bir çevre olduğunu, grupların birbirine karıştığını biliyoruz. Bunlardan bazıları kasıtlı, çünkü birbirlerine yakın olmak istiyorlar; bazıları ise tesadüfi. Ve işte bu yüzden Halep ve civarındaki saldırılar daha problemli bir mesele, çünkü coğrafi olarak bunları birbirinden ayırmak ve yalnızca peşinden koştuğunuz grubun vurulmasını sağlayacak kadar net olmak çok zor.”

Halep’e giden yolumuzun üzerinde Suriye askerleri tarafından çeşitli türden araçlar –kırık dökük, arkası açık canlı hayvan kamyonları, eski otobüsler, parlak renkli tedarik araçları– kullanılıyordu, fakat Suriyeli sivillerin askerlere gösterdiği saygı ve hayranlığın seviyesi elle tutulur türdendi.

Humus ve Hama arasındaki kontrol noktasından sonra, eşkıyaların yolcuları kaçırmak için otomobilleri ve otobüsleri yoldan çıkarmasıyla kötü nam salmış olan bir yol uzantısı var. Taşıdığı risklere rağmen bu yol, mısırlar, zeytinlikler ve ay çiçekleriyle pitoresk türdendi. Yeşillenen manzarada ilk canlı hayvan izleri – tavuklar, koyunlar ve inekler – göründü.

El-Selamiye şehrinden geçerken, bize Daeş’in yolun 10 kilometre kadar doğusunda kamplarının olduğu söylendi. Ufka doğru uzanan sonu gelmez gibi görünen çöle bakarken, bu terörist topluluklar tarafından görüldüğümüzü düşünmek zordu.

Yol Halep’e doğru devam ederken, Daeş’in daha da yakında olduğu bir alana vardık ve bize onların yalnızca 2 kilometre uzaklıkta olduğu söylendi. Önümüzden, Humus’tan Halep’e giden ve Suriye Arap Ordusu askerleri için beslemeler taşıyan kamyonlar geçtiğinde, bunun Halep’in güneydoğusundaki El-Ramuse’de bulunan terörist yuvalanmalarına karşı düzenlenen operasyon için yapılan takviyeler olduğunu varsaydım.

Çölün içinde, yanmış kamyonlar ve ters yüz olup yakıcı sıcakta yavaş yavaş parçalanan otomobiller gibi, Suriye’ye dayatılan savaşın ürkütücü hatırlatıcıları baş gösterdi. Bir diğer NATO müdahalesinin parçaladığı bir ülkenin kıyametvari bir görüntüsüydü bu; akan kanı ve Suriye halkını ödediği yıkıcı bedelleri umursamaksızın “rejim değişikliği” amacıyla egemen bir ülkeye açılan kirli bir savaşın sonuçları.

Halep eteklerine iyice yaklaştığımızda, Suriye Arap Ordusu’nun alışılan batı yolunu güvenlik nedenlerinden ötürü kapadığı anlaşıldı. Şehrin doğusuna ulaşmak için önce El-Sefira bölgesindeki Hanasır kasabasına, sonra da Şeyh Neccar sanayi köyüne yölendirildik; bundan sonra ise yol dolanarak Kürtlerin elindeki Şeyh Maksud mahallesi üzerinden Batı Halep’in kuzey girişine yöneldi.

Halep’in, şehrin doğu kısmında yer alan ve en yoğun şekilde terörist işgali altında bulunan bazı bölgelerinin eteklerinden geçtik. Bu teröristlerin Daeş,  Nusra Cephesi, Ahrarüşşam, yahut Hareket el-Nur el-Zenki veya başka grupların üyesi olması muhtemel. Bu harita, çeşitli silahlı isyancı gruplarının ellerinde bulundurduğu bölgeleri açık bir şekilde gösteriyor. Siyah, Daeş’in elindeki bölgeleri temsil ediyor; yeşil “ılımlı isyancı güçleri”, sarı Kürtleri, kırmızı Suriye Arap Ordusu’nu, zeytin rengi ise ihtilaflı bölgeleri temsil ediyor. Suriye Arap Ordusu özellikle el-Ramuse’de ilerledikçe, bu harita devamlı olarak değişiyor.

Bu noktada, “keskin nişancı kümeleri” daha fark edilir hale geldi, yolun her iki tarafında da kum ve moloz birikmişti, bazılarının tepesinde araç kalıntıları ve yolcuları keskin nişancıların görüşünden ve ateşinden korumak için perde gibi kullanılan hurda metaller veya variller vardı.

Kastello Yolu’na gelmeden önce bir t-kavşağına geldik ve kafası karışan taksi şoförümüz sağa dönmeden önce tereddüt etti.

Saniyeler sonra ise başka bir araç ardımızdan geçti ve içinde bulunan Suriye Arap Ordusu askerleri bize bağırarak sola dönmemizi söyledi. Sağa dönmemizin bizi doğrudan doğruya Daeş’in elindeki bir bölgeye götüreceği yönünde ikazda bulundular.

Halep girişine yaklaşırken, şehrin kuzeybatısındaki sanayi bölgesi El-Leyremun’a pek de uzakta değilken, askerlerin bizden öteki araçlarla mesafemizi korumamızı istediği bir kontrol noktasından geçtik. Teröristlerin havan topu ateşi açması riskinin yüksek olduğu ve araçlarla mesafeyi korumanın, bir aracın vurulması halinde kayıpların azaltılması anlamına geleceği izahında bulundular.

Sert çatışmaların ardından Suriye Arap Ordusu, Temmuz ayında El-Leyremun’u Nusra Cephesi’nden ve Özgür Suriye Ordusu’nun 16. Tümen’inden geri almıştı. Bölge, doğrudan doğruya Türkiye’den gelen teröristlere besleme ve silah sevkıyatı için ana arter konumunda olan Kastello Yolu’yla sınırdaş olduğu için stratejik önem taşıyor. Suriye Arap Ordusu bölgeyi geri aldıktan sonra ise, Türkiye’den gelen tedarik zincirini etkin bir şekilde kesti.

Yol üzerindeki tarlalarda onlarca patlamamış gaz kapsülü, “cehennem topu” – genellikle patlayıcı, cam, şarapnel, çivi ve hatta kimyasalla doldurulan ateşli bombalar – vardı. Hedeflerini vuramamış olanlar kırsal alana saçılmıştı. Bunlar, Halep’in doğu kısımlarını işgal eden çeşitli silahlı isyancı grupların Batı Halep’teki Suriye hükümeti kontrolündeki bölgelere her gün fırlattığı eğreti füzeler.

Halep Tıp Birliği’nin mevcut rakamları, hükümet kontrolündeki Batı Halep’in nüfusunu 1,5 milyon sivil olarak veriyor. Çeyreği teröristler ve aileleri olmak üzere 200 ila 220 bin arası insan da şehrin, Amerika Birleşik Devletleri, NATO ve onların Suudi Arabistan ve İsrail de dahil müttefikleri tarafından desteklenen çeşitli silahlı isyancı grupların kontrolündeki doğu kısmında yaşıyor.

Bununla birlikte, “isyancı” güçlere sempati beslediği bilinen bir medya kuruluşu olan On the Ground News‘e göre Doğu Halep’te sivil kalmadı.

Eski Halep Merkez Hapishanesi’nden geçiş

Ahrarüşşam koalisyonu, Daeş ve bağlaşıklarının uzun süre kuşatma altında tuttuğu ve Suriye Arap Ordusu askerlerini Nisan 2013’ten Mayıs 2014’e kadar sıkışmış halde tuttukları eski Halep Merkez Hapishanesi’nden geçtik. Hapishanenin dışarıdan saldıran Suriye Arap Ordusu güçleri tarafından kurtarılması sonrasında yazılan açıklayıcı bir  El-Ahbar makalesine göre, kuşatmanın iki ana sebebi vardı:

“Militanlar iki tali amaca ulaşmak istiyordu: bazı mahkumları ‘özgürleştirdikten’ sonra aralarına katmak ve hapishanenin stratejik konumundan istifade etmek. Ana amaçları ise, çoğu (tam olarak 61’i) Cund el-Şam üyesi olan onlarca mahkumu kurtarmaktı.”

“Esad gitmeli”, “uçuşa yasak bölge”, “sahaya asker inmeli” anlatısını sürdürmede ABD Dışişleri Bakanlığı’nın arkasından yürüyerek savaş tamtamlarını çalan medyanın asla bahsetmediği bir gerçek budur: Suriye çapında sözde “ılımlı isyancılar”, mahkumları – tecavüzden cinayetten ve başka ağır suçlardan hüküm giymiş insanları” – kendi terörist ordularına katmak üzere serbest bırakmışlardır.

Halep’e giriş

Kürtlerin kontrolünde olan ve Özgür Suriye Ordusu’nun 16. Tümeni ile Nusra Cephesi de dahil olmak üzere mahalleyi kuşatan terörist çetelerin sert saldırılarına uğrayan Şeyh Maksud mahallesi üzerinden Halep’e girdik. Mahallenin önemli bir kısmının yok olması, NATO destekli teröristlerin cehennem topu denilen havan toplarıyla ve ilkel, eğreti cihazlardan ABD’nin sağladığı daha sofistike ekipmanlara kadar bir dizi farklı araçtan fırlatılan çeşitli roketler, patlayıcı mermiler ve füzelerle dövülen bütün öteki kasabalar, köyler ve şehirlerde olduğu kadar şok ediciydi.

Ancak silahların – füzeler, gaz kapsülleri, su ısıtıcılar ve öldürücü patlayıcılarla ve kol-bacak parçalayan malzemelerle dolu her türlü öteki kaplar – ana akım medyada vurgulanması, hatta bunlardan bahsedilmesi ender görülen bir durum. Anlatısını blogumda yayınladığım isimsiz Suriyeli şunları da aktarmıştı:

“Teröristler havan toplarını, patlayıcı mermileri, mutfak tüpü bombalarını ve ‘Cehennem Topu’ dedikleri, içi patlayıcılar, şarapnel ve çiviyle dolu sıcak su tüpü bombalarını kullanıyor (bu silahları google’da arayın veya  YouTube videolarını izleyin). Mutfak tüpü çelikten yapılır ve yaklaşık 25 kg ağırlığındadır. Bir topla sivilleri vurmak üzere fırlatıldığını düşünebiliyor musunuz? Ve içinin patlayıcılarla dolu olduğunu düşünebiliyor musunuz?”

Bir gönüllü hekim olan Dr. Muhammed Casim yakın zamanda RT’ye şunları söyledi:

“2016 yılının Şubat ve Nisan ayları Şeyh Maksud için en kötü dönemdi. Binlerce saldırı gerçekleşti, çok farklı türden toplar fırlatıldı ve benim istatistiklerime göre ölen ve yaralanan sivil sayısı yaklaşık 800 oldu ve mahalle büyük ölçüde yıkıldı.”

20 Nisan günü, ABD’nin Irak ve Suriye’de Daeş’e karşı yürüttüğü Kararlı Çözüm Operasyonu sözcüsü Albay Steve Warren, Bağdat’taki karargahından video yoluyla Pentagon’daki gazetecilere hitap ederken, “Halep’i elinde tutan ağırlıklı olarak El Nusra’dır” diye kabul etmişti.

Biz Şeyh Maksud’a girerken ortam gergindi. Bu bölgeyi Kürtler kontrol ediyor, ancak bize Kürt güçlerinin bulunduğu kontrol noktaları yakınında fotoğraf çekmememiz söylendi.

Çocukların silahlaştırılması

Terörist saldırıları ve Batı destekli “ılımlı isyancıların” Suriyeli sivilleri her gün katletmesi arasında, bu saldırıların sakat bıraktığı çocuklar ana akım medyada hemen hemen hiç görünmüyor. Ancak ana akım medya, Ümran Dakniş’in hikayesi gibi hikayeleri gösteriyor – içinden türedikleri kaynakların şüpheli olmasına rağmen NATO anlatısına hizmet eden ve onu güçlendiren hikayeler bunlar.

Eğer Batı medyası savaştan etkilenen çocuklar hakkında gerçekten kaygılıysa, Temmuz ayında ABD destekli bir terörist grup olan Hareket Nur el-Zenki,  Abdullah İsa isimli 12 yaşındaki bir Filistinli çocuğun kafası kesildiğinde bu vahşete niye yer vermediler?

Neden ABD Dışişleri Bakanlığı masum bir çocuğa karşı uygulanan bu iğrenç suçu açıkça kınamaktabu kadar zorlanırken bir başkası aynı Dışişleri Bakanlığı tarafından derhal, “Suriye’de olanların gerçek yüzü” diye tanımlandı?

The Guardian gazetesi, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby’nin şu sözlerini alıntıladı:

“Küçük çocuk hayatında, kendi ülkesinde savaşın, ölümün, yıkımın, yoksulluğun olmadığı tek bir gün yaşamadı.”

Gazeteye göre Kirby ayrıca, “Ümran’ın olayının geniş bir ateşkes sağlanması yönündeki çabaları teşvik etmesi gerektiğini” savundu. Bu resmi, yürekleri cız ettirme amaçlı propaganda alanına fırlatmadan önce bir soruşturma yapılmasına ise ihtiyaç duyulmuyor.

Abdullah’ın vahşice kafasının kesilmesi, Hareket el-Nur el-Zenki’den bir ateşkes çağrısı gelmesine veya Dışişleri Bakanlığı’nın “ılımlı” katillerini silahlandırmaya ve desteklemeye son verme sözü vermesine yol açmadı.

Abdullah’ın vahşice kafasının kesilmesi videosu ABD’ye katillerine verdiği “destek hakkında duraksama” yaşatırken, üzeri kan ve toz kaplı Ümran’ın videosu, bir uçuşa yasak bölge, askeri müdahale, insan yardımlara yönelik kısıtlamaların arttırılması ve yaptırımların güçlendirilmesi de dahil olmak üzere geniş bir şiddet çağrıları yelpazesini beraberinde getirdi.

Ümran Dakniş’in hikayesinin nereden başladığını anlamak önemlidir. Bu hikaye, yukarıda sözü edilen Halep Medya Merkezi tarafından ve Abdullah İsa’yı infaz eden Hareket el-Nur el-Zenki üyeleriyle çekilmiş bir fotoğraftaki militan olarak tanımlanan “foto muhabiri” Mahmud Raslan tarafından yayıldı.

Ümran Dakniş hikayesi, epey sorgulanabilir – ve Raslan örneğinde, muhtemelen suçlu – iki kaynak tarafından üretildi, ancak Batı medyası tarafından güvenilir ve kitlesel çapta yayılmaya değer bulundu.

Avusturalyalı bir akademisyen ve yazar olan Tim Anderson, 31 Ağustos tarihinde teleSUR için yazdığı bir makalede, medyanın Ümran ve Abdullah’ı ele alma biçimleri arasındaki farkı şöyle vurguladı:

“Küçük Ümran’ın, cihadçılara destek veren gruplar tarafından ortaya konulan resimleri, beş yıldan daha uzun zamandır devam eden vahşi terörist savaşta mezhepçi çeteleri desteklemiş olan Batı medyasında geniş bir ilgi gördü. Öte yandan, küçük Abdullah’ın öldürülme videosu büyük ölçüde görmezden gelindi, yahut çocuğun aslında 18 yaşında olduğu, ya da Suriye yanlısı Filistinli milis grubu Liva el-Kudüs’ün ajanı olduğu iddialarıyla küçümsendi.”

Bu iki hikayenin karşılaştırılmasında belki de en rahatsız edici şey, çocukların, NATO çizgisindeki medya makinesi tarafından desteklenen kinik istismarı ve silahlaştırılması. Bu, bir çocuğun savaşı savunmak ve meşrulaştırmak için psikolojik bir araç olarak kullanılması, bir başka çocuğun işkence gördükten sonra soğukkanlılıkla katledilmesinin ise bu savaşı devam ettiren ABD ajanlarını korumak için marjinalleştirilmesidir.

Halep şehri

Halep’in banliyölerine doğru ilerledikçe, gördüğümüz hasar daha az yoğun hale geldi. Bir normallik cilası, Selefi aşırıcılıktan  ve etnik temizlikten – Batı Halep’te hükümet kontrolündeki bölgelerde yaşayan dini azınlıklar buna ilişkin dev bir korku taşıyor – kaçıp sığındıkları yerin sınırlarında kamp kurmuş silahlı isyancı grupların her gün saldırısına uğrayan bu şehrin karşı karşıya olduğu terörün üzerini örtüyor.

Dr. Nebil Antaki, Batı Halep’te çalışan ve NATO çizgisindeki medyanın büyük ölçüde görmezden geldiği 4,160 doktordan biri. Antaki, Şii Müslüman ve Hristiyan topluluklar gibi azınlıkların, Suriye Arap Ordusu’nun yukarıda bahsedilen çeşitli terörist çeteler tarafından buradan çıkarılması halinde sonucun, bu azınlıkların katledildiği Musul’dakine benzer olmasından korktuklarını söyledi.

Dr. Antaki’ye göre bu azınlıklar, Suriye Arap Ordusu’nun savunma hatlarını kırmaları halinde bu terörist güruhlardan kendilerini korumaya çalışmak için şehri konvoylar halinde terk etmek için acil durum planları yapıyordu.

Beni Zeyd ziyareti

Halep vilayetinin kuzey kısmında yer alan Beni Zeyd kasabası, Temmuz ayında, bizim Halep’e gelişimizden birkaç hafta önce Suriye Arap Ordusu tarafından özgürleştirilmişti. Mahalle kurtarılmadan önce, Batı Halep’teki yerleşim alanlarına fırlatılan ölümcül “cehennem topu” füzeleri için bir fırlatma rampası işlevi görüyordu, bu yüzden de bu gelişme, Suriye halkı tarafından dev kutlamalarla karşılandı.

Kurtarmanın nasıl gerçekleştiği konusundaki bilgiler üstünkörüydü, ancak bize Suriye Arap Ordusu’nun bölgeyi kuşatma altına almasından sonra bir hafta boyunca hava saldırılarının ve top ateşlerinin devam ettiği söylendi.

Bize, Beni Zeyd’de yerleşik çok sayıda Nusra Cephesi savaşçısı ve ÖSO 16. Tümen üyesi olduğu anlatıldı. Suriye Arap Ordusu, teröristlerle beş gün sürecek çetin yüzyüze çatışmalara girmeden önce militanların mevzilerinin birkaç metre yakınına kadar tüneller kazmıştı; ardından özgürleştime süreci tamamlandı ve militanlar teslim olmak ya da bölgeden kaçmak zorunda kalmıştı.

Biz dolanırken Beni Zeyd’de bir mayın temizleme programı halen sürdürülüyordu, bu yüzden ana yollardan uzaklaşamadık ve binalara ya da yolların arasındaki aralıklarda görülen varillerden yapılmış keskin nişancı yuvalarına giremedik.

Beni Zeyd’de, çöle dönmüş sokaklar ve evler üzerinde bekçilik yapmak için özgürleştirilmiş kasabada kalmayı tercih eden birkaç Suriye Arap Ordusu askeri ve sivil gönüllüyle karşılaştık.

Ulusal Savunma Güçleri olarak bilinen Suriyeli gönüllü güçlerin bir üyesi olan İhab’ın üç oğlu var ve hepsi Suriye Arap Ordusu’nda savaşıyor. Kardeşlerinden biri, NATO’nun Suriye’deki vekaleten istilasına karşı savaşırken öldürülmüş.

Üç oğlundan biri, El-Ramuse yakınlarındaki askeri akademi içinden savaşırken, bir diğeri dışarıda terörist isyancılarla savaşıyormuş.

El-Ramuse, Halep’in en sıcak ihtilafın yaşandığı kısımlarından biri. Bu bölgenin Suriye Arap Ordusu tarafından özgürleştirilmesi, bir süredir çeşitli “ılımlı isyancı” gruplarının kontrolünde olan Güney Halep’ten Şam’a yeni bir yolun açılması anlamına gelecek.

Bir diğer sivil gönüllü olan Ahmed, Beni Zeyd’i terörist girişlerinden koruyabileceği, bombalanmış bir evde yaşamayı seçmiş. Kasabanın kurtarılmasından beri bu koşullarda yaşamasının sebebini, “ülkemi korumak benim vazifemdir” diye açıklıyor.

Çevresini mümkün olabildiğince konforlu hale getirmiş ve küçük bir gelir getirme aracı olarak askerlere sigara satıyormuş.

Beni Zeyd’deki bu kısa tur esnasında, ABD’nin desteklediği ve teçhizatlandırdığı ÖSO 16. Tümeni’nin karargahı olarak kullanılan evin yıkıntılarını da gördük. Bu tümenin başında Yusuf ve Halid Hayani isimli iki kardeş varmış. Halid hava saldırılarında ölürken, Yusuf hayatta kalmış.

16. Tümen, Suriye hükümeti kontrolündeki Batı Halep’in ve Kürtlerin kontrolündeki Şeyh Maksud’un içindeki yerleşim alanlarına düzenlenen çok sayıda füze saldırısından sorumluydu.

Bu katliamlar ve korkunç saldırılar NATO çizgisindeki medya tarafından devamlı olarak görmezden gelindi. Batı tarafından finanse edilen STK ağları da kamuoyuna, her zaman NATO üyesi devletlerin Suriye’de, “rejim değişikliği” de dahil olmak üzere peşinden koştuğu hedeflerin ayak izinden giden imal edilmiş haberler ve temelsiz anlatılarla hakim oldu.

Vanessa Beeley-Mint Press News

Devam edecek…

Çev: Selim Sezer

www.medyasafak.net

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
avatar
wpDiscuz