Bazı Ehlisünnet âlimleri “hikmeti” şu şekilde tanımlamışlardır: Hikmet, kanun koyucunun kanun koyarken hükümde kastettiği maslahattır.[1] Bu maslahat yarar elde edebilmek veya zararı uzaklaştırabilmek için olabilir.
Hikmeti bu şekilde tanımlarsak Ehlisünnet âlimleri yanında “sebep” ile farkı şöyle olur: Sebepte inzibat şartı da söz konusudur. Yani sebep bazı sınırlar içerisindedir ve onun olmasıyla bazı konulara yakin edilebilir. Ama hikmette böyle bir şart yoktur. Bu yüzden kanun koyucu, onu hükmün var olması için belirleyici kılmamıştır. Hikmet var olma veya yok olma yönünden hükmün dayandığı nokta ve odak değildir. Oysa sebep hüküm için odak ve dayanak noktasıdır.
Elbette hikmetin, hükmün yasalaşmasında kastedilen maslahat olmakla birlikte hükmün odağı olmadığı, aksine sebebin hüküm için merkez noktası olduğu sözü doğrudur. Ancak Ehlisünnet “sebebi” özel bir şekilde tanımladığından sebep ve hikmet arasında düşündükleri bazı farklar kabul edilebilir değildir.
Meselenin özü, sebep ve hikmetin aynı sınıftan olmasıdır; o da kanun koyucunun hükmün verilmesi için dikkate aldığı bazı maslahat ve ölçülerden ibarettir. Hükmü bu gayelere ulaşmak için vermektedir. Ancak fark, bazen bizim hükmün bütün ölçülerine ulaşmamızdadır. Bu durumda da ona sebep diyoruz ve sebep olan her konuda da ayet ve hadis olmasa da aynı hükümle vasıflandırıyoruz. Onun hadis yoluyla belirtilmiş olan konularla kıyas edilmesine hiçbir gerekçe yoktur. Çünkü hükmün sebebi genel bir zahir olabilir. Bu gibi sebebe sahip olan her konu nass ile beyan edilmiş olan konuları da içine almaktadır. Ancak böyle bir meseleye çok az rastlanmaktadır. Çünkü çoğu zaman hükümlerin nedenleri konusunda pek bilgimiz yoktur.
Diğer bir durum ise şudur: Bazen şeriatin zevahiri ve aklın yardımıyla has bir hükmün konulmasında herhangi bir maslahatın etkili olduğu düşünürüz. Bu faraziyede nedenin sadece bir parçasını bilmekteyiz. Bundan dolayı bütün nedenleri bildiğimiz gibi amel edemeyiz ve hükmü onun odağı olarak kabul edemeyiz. Bu durumda ancak “hükmün hikmetine ulaştık” diyebiliriz.
Ehlisünnet âlimleri şöyle diyorlar: “İllet/Sebep” zahirî bir sıfattır. Şeriat onu hüküm için bir alamet ve nişane olarak karar kılmıştır. Onda “inzibat” şartının etkisi vardır. Sebep ve hüküm arasında bir bağ vardır. Hikmetin inzibat şartına ihtiyacı yoktur. Netice olarak da hikmet hükmün alamet ve nişanesi değildir. Bu sözlerin hepsi dinî konularda kıyastan faydalanmak için ortam hazırlamadır. Sebep için bu tür şartları koymak kıyasçıların düşüncelerinden çıkan şeylerdir. Oysa şeriat hüküm için hiçbir nişane belirlememiş hatta hüküm çıkarılmasında bu tür yollardan yararlanmayı şiddetle yasaklamıştır.[2]
Hikmetin anlamının açıklanmasından sonra alışverişteki faizin haram kılınmasının hikmetine başlıyoruz. Buna göre alışverişteki faizin rebevî şeylerde cins birliği olma durumunda fazlalıkla birlikte alışverişi konusudur. Alışverişteki faiz külli olarak iki kısma ayrılmaktaydı.
1. Nakit alışverişteki faiz (Fazlalık ribası): Rebevî şeylerden birisi kendi cinsinden bir şeyle fazlalıkla birlikte ve nakit olarak alışveriş yapılırsa böyle bir alışverişin genel sebebi bu şeylerin nitelğindeki farklılık, paranın yaygın olmaması veya az olmasındandır.
2. Veresiye alışverişinin ribası: Rebevî şeylerden birisinin kendi cinsinden bir şey ile veresiye olarak eşit veya eşit olmadan muamele yapılmasıdır. Bazı âlimlerin görüşüne göre aynı cinsten olmayan iki şeyin veresiye olarak alışveriş yapılması da ribadır.
Bu tür alışverişlerin genel hedefi veresiye ve peşin fiyat farklılığından bir maldan iki ayrı farklı zamanda faydalanmaktır.
Bu iki alışverişin haram kılınması, özellikle birinci kısımda düşünürlerin akıllarında sorular oluşturmuştur. Neden 10 kg. beğenilir buğday ile 15 kg. beğenilmeyen buğdayın alışverişine veya bir kg. tereyağıyla 10 kg. Yoğurdun (değer yönünden eşit olmalarına rağmen iki tarafın da tamamen razı olmalarıyla birlikte) alışverişine faiz ve haram hükmü uygulanmaktadır. Oysa faiz için belirtilen sıfatlar, örneğin zulüm, batıl yere başkasının malını yeme vb. bu durumla uyuşmamaktadır.
Bu şüphe, Ehlisünnet âlimlerinden birini nakit alışveriş faiziyle ilgili hadislerin tamamının uydurma olduğu inancına sevketmiş ve o, şöyle demiştir: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusiler ekonomi işlerinin ve ticarî camiaların dizginini ele geçirmek için bu tür alışverişlerin haramlığını gösteren hadisler uydurarak Müslümanların ticarî faaliyetlerini azalttılar.[3]
Bu söze karşılık şöyle demek gerekir: Her şeyden önce bu konuda olan rivayetler çok olduğundan dolayı uydurma ihtimali ortadan kalkmaktadır. Bunun yanı sıra Şia ve Ehlisünnet âlimlerinin görüşünde nakit alışverişinin haramlığı konusunda geçmişte ve günümüzde görüş birliği vardır. İkinci olarak da nakit alışverişinin haram kılınması, Müslümanların pazar ve ticaretlerinde sınırlama oluşturmamakta ve sadece alışverişin şekli değişmektedir. Yani taraflar cinsle cins alışverişi yapacaklarına herkes kendi malını parayla alışveriş yapmakta ve sonrasında da para ile başka bir mal almaktadır. Şimdilerde karşılıklı iki malın alışverişi az olduğu için Müslümanların bu yönden bir sorunları yoktur.
[1] Usulu’l-Ammeti lil-Fıkhi’l-Mukarrîn, s. 310-311, Mesadiru’t-Teşri’i’l-İslâm’den nakledilmiştir, s. 42 ve 135.
[2] Bu konuda daha fazla mütalaa için bkz. Usulu’l-Ammeti lil-Fıkhi’l-Mukarrîn, s. 320-358. Usulu’l-Fıkh, c. 2, s. 164-176.
[3] İsmail Samed Benda, “Hel Ribe’l-Fazli Halâl” Mecelletu’l-Ezher, cüz. 9, 9. dergi, yıl 1357.
islamivahdet.com
