İslam insanının her türlü duygusallıklardan uzak bir şekilde “akla” yeniden dönüş yapması gerekiyor.
Bugün maneviyat adı altında öğretilmeye çalışılan duygusallık, romantizm dini insanlara İslam’ı, düşünmeyi, akletmeyi değil; cehaleti, koşulsuz itaati ve köleliği öğretiyor.
Akıl kirliliklerinin had safhada olduğu bir çağda yaşıyoruz. Nitekim tevhidin zıttı olan şirk bir akıl kirlenmesi halidir. Bugün tevhitten bihaber yaşayan yığınlar ciddi bir akıl pislenmesi ile karşı karşıyadır.
Akletmenin / düşünmenin karşısında ki engeller insanların kendi cehaletleri olmakla birlikte en önemlileri insanlığın cehaletini istismar ederek onların sırtından geçinmeyi alışkanlık ve din edinmiş kimselerdir.
Bunlar tağutlar, yani haddini aşan ve her türlü insani sınırları zorlayan azgınlar. 21. Asrın modern cahiliyesinin çağdaş firavunları ve din adına beyinlerimizi yıkayan modern bel’amlar ve haman’lardır.[1]
Sessiz çoğunluklar olmaya alıştırılmış müslüman yığınlar bugün hiçbir dönüştürme / değiştirme gücüne sahip değildir. Sanki herkes düşünmemeye kendini alıştırmış gibi (!) Herkes kendi kuytusuna çekilmiş. Akademisyenlerimiz akademiyalarında akademik hazlarını tatmin etmekle, imamlarımız (önde olup halkı yönlendirmesi gerekenler) camilerde halkı sisteme secde ettirmekle, aydınlarımız(halkı aydınlatması gerekenler) fildişi kulelerinden olguları seyretmekle meşguller. Gençlerimiz futbol ile eğlence ile kumar ile şans oyunları ile derken iyice hayattan kopmuşlar. Kapitalizm ve seküler hayat dindarından modernine kadar kızlarımızı yani geleceğin Anneleri konumundaki aile mimarlarını yürüyen canlı mağaza mankenleri haline getirmiş vaziyette. Evliliğin zorlaştırılması ve kapitalizminde etkisi ile bir ekonomik pazarlık ayinine dönüştürülmesi ile birlikte başıboş kalan gençlerimizde “sorumluluk ahlakı” oluşmuyor. Gayesizlik, genç beyinleri öldürüyor. Sokaklar, adeta birbirlerini etkilemek için programlanmış çıplaklarla, teşhircilerle dolu. Küfür ve argo dilimiz olmuş.
Bir daha hiç düşünmemek üzere tarihe mumyalanan biz İslam’ın insanları bir yandan geleneğin etkisiyle, (bu din nakil dinidir akıl dinidir gibi demagojilerle ve saçmalıklarla) aklen zehirlenirken bir diğer yandan modernizmin baştan çıkarmasıyla düşünme kabiliyetimizi yitiriyoruz. Gelenek bizi tarihten, yaşamdan, hayattan, değişimden soyutluyor. Modernizm ise bizi hayatın içerisinde bir kimlik bunalımına sürüklüyor. Modernizm bizi başkası olmaya zorluyor. Modernizm, hayvani içgüdülerimizi reklamlar aracılığı ile medya aracılığı ile durmaksızın dürtükleyerek bizi sürekli alışverişe, eğlenceye, hazza, vurdumduymazlığa zorluyor. Gelenek bizi bir düşünsel sefalete mahkum ederken, modernizm bizi tarihin içerisinde küresel bir felakete sürüklüyor.
İslam insanının atlatması gereken iki önemli badire: Gelenek ve Modernizm
İslam insanı hiçbir ideolojinin, hiçbir yaşam tarzının, hiçbir mezhebin, hiçbir seküler yorumun ve bunun tam tersi olan ruhani bir dogmanın etkisinde kalmadan kendi modernizmini oluşturmalıdır.
İçtihat kapısını kapatanlar, İslam’ı belli bir asırda dondurdukları gibi, geçmişteki ulemayı yegâne otoriteler olarak putlaştırmışlardır. Bizler genç müslüman bireyler olarak geçmişi çok eskilere dayanan bu tahakkümü kırmalıyız. İçtihat sadece fıkıhla alakalı bir mesele değildir. İslam, sadece fıkıhtan ibaret değildir. İslamı, geçmişte yazılmış fıkıh kitaplarının, akaid kitaplarının içinde bir tarihsel efsane olmaktan kurtarmalıyız. Tarihsel tahakkümlerden sıyrılarak, düşünsel ve zihinsel özgürlüklerimizi elde etmeliyiz. Düşünen, akleden, yeri geldiğinde geleneği tenkid eden gençlerin gerçekleştirmesi gereken en önemli meselelerden biri düşünsel bir devrimdir. İslam bir atalar kültü değildir, atalar kültüne ve hurafelerine çarpık kurumlarına bir itirazdır ve öyle olmalıdır. İslam geleceğin sesi ve soluğu olmalıdır.
Düşünmemiz / akletmemiz istenmiyor.
Neden ?
Bunun altında yatan birçok neden var.
Çünkü düşünürsek eğer sorgulamaya başlayacağız bize tek doğru politikasıyla dayatılan dogmaları, modern hurafeleri. Bir bir gün yüzüne çıkaracağız hakikat meydanında “bizim görmediğimiz yerden bizi izleyen” “vesvasil hannasları”.
İntikam alacağız bizi bilgi köleliliğine tabi tutanlardan.
İntikam alacağız bizi yalın ayak bırakıp askerleri için “kan geçirmeyen” ayakkabılar yapanlardan.
İbrahim (a.s) gibi sorgulayacağız sistemi ve sistemin bize dayattığı putları.
Sonra yüzlerine tükürürcesine zihinlerimize, topraklarımıza, evlerimize dikmiş oldukları demokrasi, kapitalizm, çağdaşlık gibi isimler verdikleri putlarının boyunlarına kesici baltalar asacağız İbrahimcesine.
Biraz düşünürsek ibadetlerimiz dahi rayına oturacak.
Namazlarımızda “iyyake na’büdü ve iyyake nesteiyn”(yalnızca sana ibadet ederiz biz. Yalnızca senden isteriz) dediğimizde, zalimlere el açmak zorunda kalan, din şarlatanlarına ibadet etmek zorunda bırakılan, kendilerini Rabb ilan edip, müslüman, gayr-i müslüm halkların haklarını gasp eden modern firavunların farkına varacağız. Böylelikle namazlarımız bir direnişe bir tepkiye dönüşecek ve bir eylemle sonuçlanacak.
Orucumuz tavizsiz bir duruşun portresi olacak, orucumuz aç bırakılan (kalan değil !) mazlum insanları hatırlatacak. Ve oruç ibadeti bizleri, açlığa ve tüm aç insanlığa bir destek olarak hakkın ve halkın mülkünü kemirerek tok kalabilenlere karşı girişilen direnişin özneleri yapacak. Oruçlarımız bir açlık oyunu değil, karunizme ve onun modern yansıması olan kapitalizme karşı bir protesto olacak.
Zekâtımız bir “sadaka”ya değil zorunlu olarak ödemek zorunda olacağımız “vergiye” dönüşecek. Zekâtımız biriktirmeye ve sınıflaşmaya karşı bir tepki olacak.
Hacc’ımız mezhepleşmelere, ayrışmalara karşı bir tepki olacak. İslam’ın merkezi olan Kabe’nin kapitalizmin işgali altında olduğunu ve Firavun’un yeniden dirilip ışıldayan, gösterişli yüksek binalar inşa ettiğini göreceğiz.
Dualarımız bizi pasifleştiren söylemler değil bizi eyleme zorlayan yeminlerimiz olacak. Ağlamakla insanlığın kurtulamayacağını anlayacağız. Ağlayacağız fakat romantizm rüzgârına kapılmayacağız. Dualarımız eyleme dönüşecek. Dua eylemle birlikte yapıldığı, gözyaşları sömürgeci zalimlerin yaktıkları ateşe doğru akıtıldığı sürece makbul olacak.[2]
Kelime-i Şehadetimiz söylemde kalmayıp aynı zamanda eyleme dönüşecek. La İlahe İllallah deyip tağutu inkar edeceğiz. La İlahe deyip zulmü protesto edeceğiz.
Sorgulayacağız sistemi ve çarpıklıklarını, sorgulayacağız modern dünyayı gerçeğin, hakikatin izinde.
Tozpembe bakmayacağız hayata, sorunlar yumağına atlayacağız yiğitçe.
Bizi düşündürmesi gereken bu dinin bizi neden uyuşukluğa sevk ettiğini düşüneceğiz.
Bize dayatılan dinle, bizi düşünmeye / direnmeye davet eden din arasındaki farkı göreceğiz.
Düşünerek varolmanın, insan olmanın ve düşünen bir varlık olmanın şuuruna ereceğiz.
Düşünürek direneceğiz tüm insanlık düşmanı zorba güçlere.
Düşünmek işte tehlikelidir bu yüzden, egemen güçlerce, insanlık tacirlerince ve hakkı batılla karıştırmış müşrik beyinlilerce.
…
Düşünmek hele de şu çağda akıllarımızın dondurulduğu, kapitalizmin bizi yürüyen canlı mankenler, demokrasinin bizi seçim yapmakta özgür putperestler yaptığı çağımızda düşünmek gerçekten çok tehlikeli bir olaydır.
Zulüm çağının aktörleri, insanların hele helede düşünmeye başladıklarına büyük bir güce iman gücüne sahip olacak Müslümanların düşünmesini isteyebilirler mi ?
Elbetteki istemezler ve düşüncenin önüne türlü türlü engeller koyarlar kimi zaman satılık din adamları, kimi zaman kiralık aydınlar kimi zaman ise kitleleri peşinden sürükleyen önderler eliyle.
Toplumu ıslah etmek adına, sürüleştirirler. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, (ise) “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.[3]
Böyle bir toplumda düşünmeye çağırmak bir sapıklık, düşünmek ise bir sapkınlıktır.
Üstad Şeriati’nin anlattığı dine karşı dinin savaşı[4] bir nevi düşünmeye karşı düşündürtülmenin savaşıdır.
Sürüleşmeye çağıran sonradan türedi kültürün üretmiş olduğu dine karşı, bireyselleşmeye davet eden, korunmuş olan Kur’an’da ki dinin savaşı.
…
İslam bizden özgür bireyler olmamızı ister ama bu bireyselleşme batılı düşüncenin ortaya çıkardığı vurdumduymaz, sorumsuz bir bireyselleşme değil, düşünen ve toplumun dertleriyle dertlenen, emanete ihaneti hıyanet bilen, komşusu açken tok yatamayan sorumlu bir bireyselleşmedir.
Cemiyetin içinde sürü-birey olmaksızın, söz sahibi olan, istişare eden, fikirlerini özgürce beyan eden, gerekirse karşı çıkan bir aktif-birey olarak toplumda varolabilmektir İslam’ın bizden istediği.
Oysaki kan emiciler, insanlığı sömürenler, iktidar sevdalıları böyle bir birey olgusuna karşı her zaman tetiktedirler.
Sistemin oyunlarına çomak sokan böyle bireylerin varlığı “anarşi” demektir.
Evet ama neyin anarşisi bu ?
Anarşizm biraz uç biraz sertte olsa, halkı bir özne olarak görmeyip bir nesne olarak görenlere karşı, despotizme karşı yükselmiş hakiki ve bir o kadarda acı bir tepki.
Anarşi denilen şey esasında nesnelleştirilen, koyunlaştırılan insanın öznel bir varoluşla, ikiyüzlü sahtekar çobanların yüzünde patlattığı bir tokat sillesidir.
Düşünmenin suç olarak algılandığı bir yerde düşünmenin anarşisidir yapılan şey.
İslam ise başlı başına bir isyan hareketidir. Bozuk sistemleri yıkmaya yemin etmiş muvahhidlerin destanıdır İslami hareket. İslami anarşizm gibi tabirler kullanmak en az İslami demokrasi demek kadar saçmadır. Fakat şunu da hatırlatmak gerekir ki, “İslam’ın büyüklüğü ideolojilerin, düşüncelerin hakikat paylarını tanımasından ileri gelmektedir.”
Eskiden beridir Amerikan emperyalizmine karşı olmanın adı “komünist”lik yapmak olmuştur. Amerikan mandasındaki sözde özgür demokratik (!) ülkeler komünizmle mücadele dernekleri oluşturmuştur. Bizim gibi düşünenler ise sırf AMERİKANCI olmadığımız için yeşil komünistlikle yaftalanmıştır.
Amerika kendisine karşı olmayanları üstün demokrat olmakla ödüllendirmiş, çıkarlarını zedeleyenleri ise komünist olmakla cezalandırmıştır.
Amerika kendisine karşı olmayan müslümanları hoşgörülü olmakla ödüllendirirken ve bu minvalde faaliyetlerde bulunan ılımlı demokrat (!) müslüman aydınlara, barış rozetleri takmıştır ve halende takmaktadır.
Kendi çıkarlarını zedeleyen müslümanları radikal olmakla, terörist olmakla, çağ dışı olmakla cezalandıran büyük şeytan Amerika, dünya çapında işlemiş olduğu katliamı böylelikle göz ardı edebilmektedir.
Müslüman birey ve müslüman bir ümmet eğer gerçekten yeniden varolmak istiyorsa, ilerlemesinde önüne çekilen engelleri aşmak istiyorsa bunları düşünmelidir. Müslüman akıl zihnine çekilen kirli perdeleri düşünerek yırtmalı ve perdenin arkasında oynanan çirkin oyunları görebilmelidir.
Müslüman akıl zihinsel sömürgeden kurtulmalı ve artık düşünmelidir. Düşünen müslüman bir akla sahip olan birey, önüne çıkacak bütün belalara ve musibetlere hazır olmalıdır. Küresel güçler koyunlaştırmak istediği halkın içinden, düşünen bir bireyin varlığın çıkmasına tahammül edemez. Küresel güçler akleden bir müslümanın, reddeden bir müslümanın, horgörülü bir müslümanın, mücahid bir müslümanın varlığına tahammül edemez.
Çünkü böyle bir bireyin varlığı dahi onların saraylarının artçı depremlerle sarsılması ve doğuşu dahi yanan sahte ateşlerinin sönmesi, yerle bir olması demektir.
Bir Muhammedi’nin varlığı bütün zulüm sistemlerini tehdit etmektedir.
Bir İbrahimi’nin varlığı, baltası ile birlikte bütün bu zulüm sistemlerinin ve bu sistemleri ayakta tutan bütün putların kellesinde kendisini hissettirmektedir.
Bir İbrahimi’nin baltası Beyaz Saray’ın bütün baba putlarının varlığını tehdit etmektedir.
İslam’ın tarihi mu’cizeler, mimari eserler tarihi olmayıp, bütün dünyaya meydan okuyan bir düşüncenin, tevhid eksenli bir hürriyet davasının tarihidir.
Oysaki menkıbeleştirilen tarih bize bu şuuru vermemektedir.
Mucizeleştirilen kimi olaylar gerçek üstüleştirilmekte ve bu anlatılanlardaki diriliş düşüncesi yok edilmektedir rivayet tutkunu saray alimlerince.
İşte bu yüzden tarihimizin yeniden okunması, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerekir.
İslam’ın geçmiş tarihte ne olduğu değil, çağımızda ne olması gerektiği anlatılmalıdır.
Düşünme ve onun götürdüğü bütün sonuçlar bilinçlenme ve şuurdur, şuursuzluğun bizi getirmiş olduğu konum ise pislik içinde yüzmektir.
Şuursuzluğun panzehiri ise akletmek ve içtihat etmektir. Yeni bir hareket fıkhı geliştirebilmektir.
Şuursuzluk tehlikeli bir hastalıktır. Şuursuzluk en tehlikeli urdur. Bunun sonucu sürüleşmektir yani köle olmaktır müstekbirlere, diktatörlere, insanlık tacirlerine.
İslam düşüncesinde içtihat, sadece fıkıhla sınırlandırılamayacak kadar geniş yelpazeli bir faaliyettir. İçtihat devamlı özgürleşmek devamlı taze olmak ve ilkinki gibi diri olmak demektir.
Gelenek içtihat kapısını kapatarak zalimlerin, zorbaların, egemen güçlerin ekmeğine yağ sürmüştür. İçtihat kapısının kapanması ile birlikte müslüman akıl öldürülmüş, işlevsiz hale getirilmiş ve itiraz kabiliyetleri yok edilerek, müslüman birey gassalın önünde bir meyyite dönüştürülmüştür.
Egemen güçlerin istediği etliye-sütlüye sömürüye-zulme karışmayan, akletmeyen ve düşünmeyen bir müslüman tipi oluşmuştur zamanla.
Malik bin Nebi’nin haklı olarak belirttiği gibi: Sömürü, sömürülmeye hazır hale gelmek demektir.
Müslüman zihin cehaletin, hurafelerin etkisiyle sömürüye hazır hale getirilmiştir. Müslüman zihnin yeniden devrimci bir düşünce ile dirilmesi kendisine gelmesi gerekmektedir.
Düşünmeyen bir birey ve düşünmeyen koyun bir toplum.
Kapitalist sistemin insanlar için biçmiş olduğu yaşam modelide bu değilmidir ?
Demokrasi denen sahte özgürlük avuntusunun taraftarları için seçtiği insan prototipi bu değilmidir?
Kapitalizm tabilerine adeta şöyle demektedir: Düşünmeden tüket ve şuursuzca ye. Sorgulamadan harca ve kendinden başkasını düşünme.
Demokrasi taraftarlarına, çığırtkanları şöyle öğüt vermektedir: Putlardan herhangi birini seçmekte özgürsün. Seçmiş olduğun putu seçtikten sonra sorgulama hakkın yoktur.
…
Müslüman zihnin düşünmesi demek, çağa şahitlik etmesi ve Ashab-ı Kehf misali çağın zorbaları olan küresel güçlere direnmesi demektir. Müslüman aklın faaliyete geçmesi demek, insanlığı laçkalaştıran ve gittikçe bir felakete doğru sürükleyen bütün yapmacık, yakıştırmacık sistemlerin yerle bir oluşu demektir.
Bizim dinimiz bizi akletmeye ve düşünmeye çağırmaktadır. Bizim dinimiz akıl düşmanlarını yermekte ve aklın önünü tıkayan bütün engelleri cehaleti, taassubu vd. lanetlemektedir.
Düşünmek bir kuytuya çekilip sorumluluklardan kaçmak değildir. Düşünmek bir sorumluluk üstlenmektir.
Düşünmek direnmektir sahte tanrılara ve bu tanrıların egemen olduğu zulüm çağına, düşün ! diyen Allah’ın adı ile.
[1] “Tarihte krallar, isyanlar karşısında tek hedef olmaktan çıkmak için saha genişleterek kendilerine yakın bir sınıf oluşturmuşlardı. Firavunun yaptığı gibi. Bugün de aynı ayrıcalıklı blok mevcuttur. Kuran terminolojisindebunun adı“Mele” dir. “Gözdeler” denilen ve soylu kılınan bu sınıf, iktidara yakın olup burokrat kesimi oluşturur. Siyaset bunların elindedir. “Şımarık zenginler” diye isimlendirilebilecek “Mutref” ise, bu grupla dirsek teması kurar. Bunlar da Karun’un alt tabakası olup sermayeyi ellerinde tutarlar. Bir de “Belam” denilen ve ilmiyle sistemin işleyişine meşruiyet kazandırma görevini üstlenenler vardır. Hepsi kariyer sahibidirler. Alt tabakaları ise,“Haman” dır. Bazen zulmün emrinde teknoloji üreten mühendis takımı, çoğu zaman da ilk ikisinin yapıp-ettiklerini Allah’ın iradesi ile örtüştüren“ilim” ve özellikle “din adamı” sınıfıdır, bunlar. Böylece bütün âlemi paylaşırlar.” (Şeytan Ülkesinin Suç Ortakları, Söz ve Adalet Dergisi, Yıl 1 Sayı 1, Şubat 2008)
[2] Herhangi bir yerde zulüm söz konusu olduğunda müslüman kardeşlerimize bu zulümleri anlattığımızda oturup kaç kere dua ettin, kaç kere gözyaşı döktün bu insanlar için gibi saçma sapan cevaplar alıyoruz. Aynı zamanda bu anlayış sahiplerine göre şu an bir devletimiz olmadığı için güçlü olmadığımız için(!) yalnızca elimizden dua etmek gelir. Müslüman zihnin bu saçma sapan düşüncelerden arınması gerekiyor. Bir kere artık İslam denen bir din var ve bu dinin mensupları var. İslam cemaati bir bütündür ve bu bütün içerisinde herhangi bir ferdin başına bir şey geldiğinde tüm İslam toplumu sorumludur. Bu aynı zamanda din, ırk, dil fark etmeksizin bütün insanlık için geçerlidir.
[3] Bakara 11
[4] Bu konuda detaylı bilgi için Üstad Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” kitabına bakılabilir.
Mustafa Büyüksoy
