Türkiye’de, 15 Temmuz 2016’da korkunç bir darbe girişimi vesilesiyle anlaşıldığı üzere; dini hayat, düşünce hayatı, politik hayat; mehdilik iddiasındaki egomanyak, batıni bir taşra vaizi tarafından yıllarca yönlendirilebilmiştir. Bugün Türkiye’de, demokratik büyük sayılar ve yapılar nezdinde, kendi ifadeleriyle Peygamberimiz Efendimizin ‘sümük-ü şerif’lerine tapan, her biri klinik bir olay olan taşra vaizlerinin itibarı, Müslüman düşünürlerin, alimlerin itibarından çok daha yüksektir.
Yerel-ulusal geçmişle, İslami geçmişle, küresel şimdi’yi nasıl bağdaştırabileceğimize ilişkin çözümlemeler yapmadığımız, cevaplar üretemediğimiz için, İslam toplumlarında özellikle genç kuşaklar nevrotik belirsizliklere sürükleniyor, internet gerçekliği içerisinde günlük hayattan kopuyor, robotlaşmış organizmalara dönüşüyor. Modernlikler, genç kuşaklara evrensel bir kimlik kazandırırken, İslami bünye kendi içerisinde derin sorunlar yaşadığı için, genç kuşaklara ümmet kimliği kazandıramıyor. Bugün, televizyon-internet coğrafyasında yaşayan herkes kültürel melezliklerle, mekansız kimliklerle karşı karşıya geliyor.
Televizyon-internet coğrafyasında yaşayanlar; dünyayı ve olayları ancak medya aracılığıyla görebiliyor. Medya aracılığıyla görmek, uluslararası iletişim tekelini elinde tutan endüstrilerin dünya görüşü doğrultusunda görmek/anlamak/yorumlamak anlamına geliyor. Sözünü ettiğimiz endüstriler “ötekilerin” de kendileri tarafından temsil edilmeleri gerektiğini iddia ediyor. Medya aracılığıyla görmek, medyatik güncelliğin sınırlarını aşamadığı için; tek yanlı görmek ve bütün boyutları görememek gibi problemler taşıyor.
Küresel-elektronik dünya; anlık, derinliği olmayan bir dünya oluşturuyor. Tüketim kültürü açısından bakıldığında, bugün herkes dünya vatandaşı haline geliyor. Küresel vatandaşların hayat tarzları, kültürleri, tüketim kültürleri aynılaşıyor. Ekonominin küreselleşmesi, hayatın bütün boyutlarını ve kültürel hayatı da dönüştürüyor. Bu dönüşüm, küresel kültür endüstrilerinin iradeleri/çıkarları doğrultusunda yaşanıyor.
Bütün halklar, bu noktadan bakıldığında; kolonyal merkezin değerleri ve öncelikleri tarafından teba-madun haline getiriliyor. Birbirinden çok farklı, birbiriyle çatışan birçok dünyada; her şeyi bir parça halinde yaşıyor, hiçbir dünyayı bir bütünlük içerisinde temsil etmiyoruz. Bu nedenle; gerçek, bütüncül İslami kimlik, kişilik, karakter ve temsil; bir hayal ve yanılsama haline geliyor. Bugün, aziz İslam, hayatlarımızda göreceli bir gerçeklik olarak var.
İslami ilgi ve dikkatin, güncelliğin sınırlarını aşarak, aşmaya cesaret ederek, İslami kimliğin, varoluşun, bilginin, dilin, tarihin, nasıl ikincil-tali bir bağlama mahkum edildiğini tartışması, bu soruna ilişkin olarak ikna edici cevaplar bulması gerekir. Kendi değer sistemine, dünya görüşüne sahip olamayan bir toplumun ve kültürün, asli görevi, kendi değer sistemini ve dünya görüşünü özgürleştirmek olmalıdır. Taklit/kopya değer sistemleriyle, dünya görüşleriyle, ancak; sahte, yapay, tuhaf varoluşlar yaşanabilir.
Sömürgeci kavram ve kurumların nesnesi haline gelen; sömürgeci, ırkçı, seksist bilgi ve kültürü, nitelikli bir çerçeve içerisinde yapıbozuma uğratmayan, Batının merkezi rolünü ve konumsal üstünlüğünü sorgulayamayan bir toplum ve kültür, özne olma iddiasında bulunamaz. Öteki’ni, yabancı’yı değersizleştirerek, aşağılayarak kendi kimliğini oluşturan nevrotik Batılı ırkçılık; bu ırkçı karakterine rağmen, evrensel referans noktası olma özelliğini sürdürebiliyor. Bu ırkçılık; kibirli, farklı, aşağıladığı farklıyı ya dışlıyor, ya teslim almaya zorluyor. Farklılığı kimlik kusuru olarak görüyor. Bu noktada; İslam dünyası toplumlarının kendi referans sitemleri doğrultusunda, sömürgeci yapılara karşı durabilmesi için, ne pahasına olursa olsun kolektif İslami bilinci ve ortak kültürü; kapsamlı, derinlikli ve büyük bir bilinç dayanışması içerisinde birlikte inşa etmeleri gerekir.
İslami bilinç ve bilgelik, dünyaya/hayata/olaylara, hem içeriden, hem de dışarıdan, bütün boyutlara bakan, bütün boyutlarla ilgilenen, kapsamlı bir dikkate sahip olmayı gerektirir. Müslüman olmak, tek bir yorum çerçevesine mahkum olmaksızın, bir kaç çerçeveyi içerisine alan bir ufka sahip olmakla anlam kazanır.
Medyatik dil-kültür; gerçeği değersizleştirir, bayağılaştırır. Medyatik dil-kültür, hangi alana ilişkin olursa olsun, İslami bilinci tahrif eder. Dini popülizmler de, politik popülizmler de, hiçbir zaman bilince, nitelikli düşünceye, eleştiriye geçit vermezler. İslami hayatta hiçbir şey, popülist/hamasi/batıni tek çerçeveye kapanmak kadar yıkıcı olamaz.
Türkiye’de, 15 Temmuz 2016’da korkunç bir darbe girişimi vesilesiyle anlaşıldığı üzere; dini hayat, düşünce hayatı, politik hayat; mehdilik iddiasındaki egomanyak, batıni bir taşra vaizi tarafından yıllarca yönlendirilebilmiştir. Bugün Türkiye’de, demokratik büyük sayılar ve yapılar nezdinde, kendi ifadeleriyle Peygamberimiz Efendimizin ‘sümük-ü şerif’lerine tapan, her biri klinik bir olay olan taşra vaizlerinin itibarı, Müslüman düşünürlerin, alimlerin itibarından çok daha yüksektir. İslami düşünce hayatımız, entelektüel tarihimiz ve şimdimiz, her gün, her vesileyle bu popülist bayağılıkla, patolojilerle, bu aşağılık ve utanç verici yorumlarla somut/maddi bir biçimde karşılaştıkları halde, bunlar karşısında sessiz kaldıkları için sorumludurlar.
Bugün etrafımızda olup bitenler hakkında, sağlıklı-tutarlı-bütünlüklü değerlendirmeler yapabilmek için, medyatik-güncel-sansasyonel yaklaşımları, polemikleri aşarak, felsefi/tarihsel çapta çözümlemeler yapmamız gerekir. Medyatik güncel yorumlar, kendi döneminin önyargılarından kurtulamaz.
Bilginin, bilincin, sahiciliğin ve sorumluluğun; hayatına, hayatiyetine saygı duyanlar; putlaştırdığımız, dokunulmaz kıldığımız, gelenek olarak yaşattığımız, “mübarek” saydığımız bütün patolojilerle birer birer hesaplaşmak zorundadır. Bu patolojilerle, İslam dünyası toplumları olarak, hep birlikte hesaplaşmadığımız takdirde, tarihin varoşlarında yaşamaya devam edeceğiz.
